Kayıtlar

Temmuz, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Ortaçağ’dan Bugüne Bir Sınıf Suçu"**

 **"Ortaçağ’dan Bugüne Bir Sınıf Suçu"** Güne yine bir kadın cinayetiyle uyandık. Yani bir erkek, bir kadını öldürdü. Yani bir hayat, bir eril zihniyet tarafından hunharca söndürüldü.  Yani bir toplum, bir kez daha kadının acısıyla yüzünü yıkadı. Bu bir münferit vaka değildir. Bu, nefsine yenilen bir adamın öfke patlaması değildir.  Bu, sistematik bir suçtur. Bu bir düzendir. Bu bir düzendir. Trabzon Beşikdüzü'de gencecik ,hayat dolu bir kadın ayrılmak üzere olduğu eşi tarafından katledildi. Bu nasıl bir "adamlık"tır, erkekliktir. Şiddet sınıfsal değilse böyle aşağılıktır, alçaklıktır.  Hep söyledik: Kadın cinayetleri politiktir. Ama sadece bir "kadın sorunu" değildir. Bu, topyekûn bir sınıf sorunudur.  Çünkü kadın yalnızca kadın olduğu için değil; yoksul, güvencesiz, yalnız bırakılmış bir kadın olduğu için ölüyor.  Çünkü bu toplumun efendileri, erkeğe tahakküm yetkisi, kadına itaat yükümlülüğü veriyor. Çünkü devlet, diniyle, yasasıyla, medyasıyla, kad...

**"Grev Yasakları, Pazarlıklar ve Sınıfın Burnunu Sürttürme Operasyonu"**

 **"Grev Yasakları, Pazarlıklar ve Sınıfın Burnunu Sürttürme Operasyonu"** 30 Temmuz 2025 , 10150 sayılı Cumhubaşkanlığı kararı ile Kamu işçilerin aldığı grev kararı ,milli güvenlik sebebiyle 60 gün ertelendi.  Konu bu ülkede işçinin, emekçinin hak arama mücadelesine gelince ortaya bir milli güvenlik çıkıyor. Bu "Milli Güvenlik " meselesi nedense sermayenin çıkarlatı konu olduğunda hiç gündeme gelmiyor.  Neymiş işçilerin hak aramasının yarattığı milli güvenlik meselesi, bir savaş durumu mu var ortada. Hayır. Sadece düzenin sermayeye aktardığı paydan işçilerin hak istemesi. Bütün mesele bu.  Kamu işçilerinin toplu sözleşme süreci, artık bir ücret pazarlığı değil; bir rejim krizi, bir sınıf gösterisidir. Sermaye kendi sınıfsal duruşunu kendi devleti ve onu temsil eden AKP - SARAY hükümeti ile işçilere gösteriyor.  Herkesin dilinde aynı cümle: “5-6 puanlık fark, 8-10 milyar lira için mi bütün bu tantana?” Ama gelin görün ki mesele rakam değil, rıza. Çünkü bu bir m...

**"Siyasi Operasyonlar ve Karanlığa Doğru"**

 **"Siyasi Operasyonlar ve Karanlığa Doğru"** İBB ve diğer CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonları artık açık bir siyasi tasfiyeye dönüşmüş durumda.  Öyle ki, iktidarın en sadık savunucuları bile bu tabloyu medya ekranlarında izah edemez hale geldi. Sokaktaki yurttaşın bile “Bu artık yolsuzluk değil, siyasi operasyon” dediği bir noktadayız. Operasyonun büyüklüğü öyle bir anlatılıyor ki, CHP’nin yanından geçenin bile payını aldığı bir yolsuzluk ağı varmış gibi bir algı pompalanıyor. Oysa gerçek yolsuzluk böyle olmaz. Bu başka bir şey: Yeni rejimin muhalefeti yok etme stratejisidir. Son 25 yıla dönüp baktığımızda Ergenekon, Balyoz, FETÖ ve şimdi de CHP’ye yönelik hamlelerin tamamı, AKP’nin otoriter rejimini inşa etmek için gerçekleştirdiği siyasi operasyonlardır.  Üstelik bu operasyonlar her seferinde bir halk desteğiyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Ancak bu kez işler farklı: Derinleşen ekonomik krizle birlikte halk desteği ciddi oranda erimiş durumda. Fakat ikt...

**"Ekolojik notlara devam ... "**

 Ekolojik notlara devam ...  İklim sorununun çözümü konusunda iki ana strateji vardır.  1- Düzen içi çözüm : sistem içinde, nedenleri gidermek yerine enerji dönüşümüne ve belirtileri hafifletmeye yönelen semptomatik ( belirtisel) önlemler. Bu hegemonik siyasettir.  2- Düzen dışı çözüm : sömürülen emekçiler, ezilen toplum kesimleri olarak halkın, kapitalizm karşıtı iklim siyaseti.  İki siyaset iklim sorununun nedenleri balımından birbirinden ayrılırlar.  Kapitalizm ortadan kaldırılmadan onun yapısal sorunlarından kurtulmak imkansızdır. Bu yüzden bu mücadele anti - kapitalist bir düzleme oturtulmalı ve sınıf mücadelesi kapsamında yürütülmelidir.  Çünkü sorunun kaynağı kapitalizmdir. Ve onun yarattığı sınıfsal saldırıdır. Sorunun ne olduğunu ortaya çıkarmak çözümün ne olduğunu da görmemizi sağlar.  Toplumsal mücadele, ekonomik, sınıfsal, siyasal, ideolojik ve mekansal ölçek boyutlatı ile içiçe geçmiş olarak yürütülür.  İklim krizi,  1- İdeo...

**"Filozofların Ortak Düşü”**

 **"Filozofların Ortak Düşü”** Kant’ın ahlak anlayışı, bireyin aklına dayalı evrensel ve koşulsuz buyruklarla şekillenir: Ahlaki eylem, herkes için geçerli olabilecek ilkelere göre yapılmalıdır.  Oysa materyalist ahlak anlayışı, ahlakı tarihsel, toplumsal ve sınıfsal koşulların ürünü olarak görür.  Kant için ahlak akıldan, materyalistler için toplumsal yaşamdan doğar; biri evrenselliği savunur, diğeri tarihsel göreceliliği. Burada nereden ahlakı alırsanız alın , Her iki bakış açısı da bencilliği, keyfiliği ve tahakkümü reddeder. Her iki yaklaşımda da ahlak, ya aklın evrenselliği ya da toplumsal eşitlik ilkesi yoluyla, başkasının özgürlüğünü ihlal etmeyen bir erdemli yaşam inşa etmeyi amaçlar. Sonuç olarak:  Kaynakları farklı olsa da, hem Kantçı hem materyalist ahlak, insan onurunu ve özgürlüğünü çiğnemeyen, adil ve erdemli bir toplumsal yaşamı hedefler. Bütün mesele budur. Bütün filozofların amacı daha yaşanabilir bir dünya inşa etmektir. Filozoflar, ister eskiyi yık...

**" Kant’ın Ardından Dünyaya Bakmak"**

 **" Kant’ın Ardından Dünyaya Bakmak"** Uzun zamandır Kant üzerine okuyorum. Öyle kolay değil doğrusu… Bir felsefeciyi okumaktan çok, onunla yürümek gibi: bazen durup soluklanıyorsun, bazen de yokuşta kendi iç sesini duyamayacak kadar suskunlaşıyorsun. Ama ilerliyorsun , düşüncenin yürüyüşü böyle bir şey. Kant’ın en önemli ve en çok tartışılan eseri "Saf Aklın Eleştirisi’ni " ara ara , dinlene dinlene, notlar ala ala okumaya çalıştım.  Dürüst olmak gerekirse, her satırını ilk seferde anlayamadım. Defalarca geri dönerek okudum. Ama kavrayabildiklerimi kendi düşünce sistematiğime aktarmaya, onunla bağlar kurmaya çabaladım. Kitap bitmedi; hala beynimde yoğurulmaya devam ediyor. Çünkü Kant’ta kitap bitince düşünce başlıyor. Şimdi "Pratik Aklın Eleştirisi" ve "Yargı Gücünün Eleştirisi" ile üçlemeyi tamamlamaya çalışacağım.  Ama elimdeki notlarla yetinmeyip, bir sosyalist olarak bu felsefenin bendeki yankılarını da yazıya dökmek istedim.  Çünkü bilgi s...

**"Korkunun Duvarlarında Çürüyor Cesaret"**

 **"Korkunun Duvarlarında Çürüyor Cesaret"** Hakkın için, haklılığın için, eşit bir dünya için, ekmeğin için… Sesini yükseltmeyip, “Ne yapabilirim ki?” diyorsan, “Konuşanı içeri alıyorlar,” diye fısıldıyorsan ardına bakmadan, Zaten kaybetmişsin demektir. Henüz zincirlerin bile paslanmamışken, sen onları kutsal bir güvenlik duvarı sanıyorsun. Ama hak, susanların değil, haykıranların yüreğinde yeşerir. Bir çocuğun ağzındaki bayat ekmek kokusu, Bir kadının sokakta tek başına yürüyememesi, Bir işçinin gece vardiyasında ezilen omuzları, Senin "yapacak bir şey yok" dediğin o cümleye her seferinde başını eğiyor. Korku, öyle sinsidir ki; önce dilini bağlar, sonra aklını... En sonunda kalbini. Ve sen artık bir duvar olursun: Dilsiz, hissiz, hareketsiz. Yıkılmaz değil, ama kendini bile unutmuş bir duvar. Oysa cesaret, sadece büyük meydanlarda, devrim pankartlarında değildir. Cesaret, bazen bir "hayır" demektir tam zamanında. Bir çocuğun gözünün içine bakıp, “Senin g...

**"Yeşil Maskeli Birikim Rejimi"**

 **"Yeşil Maskeli Birikim Rejimi"** Son haftalarda Meclis’ten geçen bir yasa var: Adı "İklim Yasası". Gerekçesi de “iklim krizine çözüm olmak”. Ama biz biliyoruz ki, mesele ne sadece karbon ne de sadece doğa.  Mesele, sermayenin krizlerini nasıl yöneteceğini yeniden planladığı, halkı, emeği ve doğayı bir kez daha sömürmek için giydiği yeşil bir kostümdür. Ve bu yasa, işte bu kostümün kalıbıdır. Uzun zamandır doğayı savunan mücadelelerin içindeyim. Vadisinde HES'e direnen kadınlardan, madenle zehirlenen köylülere, betonlaşan yaylalardan toprağını kaybeden çiftçilere kadar tanıklık ettiklerim, bana sadece bir çevre yıkımı değil; bir sınıf yıkımını gösterdi.  Bu yüzden meseleye sadece doğa meselesi olarak değil, sınıf savaşı olarak bakıyorum. Çünkü doğaya yapılan her saldırının arkasında bir “birikim rejimi” vardır. Ve o rejimin adı, kapitalizmdir. Bugün "yeşil dönüşüm" diye pazarlanan şey, aslında kapitalizmin ömrünü uzatmak için bulduğu yeni sömürü yoll...

**"Devrim Öncesi Hedef, Devrim Sonrası Sınav"**

 **"Devrim Öncesi Hedef, Devrim Sonrası Sınav"** “İktidar hedefi olmayan mücadele, burjuvazinin gündemine mahkûmdur; sosyalist, sınıf kavgasını ancak iktidar perspektifiyle burjuvaziden kurtarabilir.” Bir kaç gün önce sınıf, sınıf perspektifi ve sınıfsal mücadele üzerine yazmıştım. Bir dost e güzelde bu iktidar sorununu nasıl çözeceğiz diye yorum yapmıştı.  Harika bir yerden hem devrim öncesi hem de devrim sonrası iktidar sorunu ne yapacağız dedi. Haklıydı Bu konuda herkes hala tartışdığımız, belki de tartışmadığımız hepimizin , durduğu yerden kendine ve geçmiş yaklaşımlara ve deneyimlere dayanarak bir duruş sergiledikleri bir durum var ortada.  Peki bu durumun aşılması gerekmiyor mu? Bu şekilde bir şeyleri somut temeller üzerine oturtmadan " Birleşik Emek Mücadelesi"  bu koşullarda mümkün mü?  Ben de kendimce bu konuda bir şeyler karalamak istedim. Belki buradan tartışırsak bir ortak iktidar perspektifi oluşturabiliriz diye iddia etmiyorum. Sadece belki bir dam...

**"Bu Ülke Hasan’ı Kaybetti, Emine Anayı Unutamaz”**

 **"Bu Ülke Hasan’ı Kaybetti, Emine Anayı Unutamaz”** Bu ülkenin en suskun ama en gür seslerinden biri iki gün önce aramızdan ayrıldı. Emine Ocak, 89 yıllık bir ömrü, devletin en karanlık koridorlarında kaybedilen oğlunun ardından adalet arayışıyla yoğurdu. 1995’te gözaltına alınan Hasan Ocak’tan tam 55 gün haber alınamadı. Bu bir annenin yaşayabileceği en uzun 55 gündü .  Ve sonunda... Beykoz ormanlarında işkenceyle öldürülmüş bedenine ulaşıldı Hasan’ın. Devlet onu sadece öldürmedi. Onu tanımsızlaştırmak, bir “kimsesiz” haline getirmek istedi. Ama Emine Ocak buna izin vermedi. O günden sonra her Cumartesi, Galatasaray Meydanı’na oturdu. Elinde Hasan’ın vesikalık fotoğrafı, gözlerinde insanlık suçu işlemiş bir rejime tutulmuş ayna gibi. Hiç konuşmasa bile, orada oluşuyla bile bağırıyordu: "Ben buradayım. Bu ülkede adalet yok. Bu ülkede oğlumu kaybettiler." Ve o meydanda her hafta, onun gibi nice anne oturdu. Kimi Cizre’den, kimi Dersim’den, kimi Gazi Mahallesi’nden, kimi...

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

 **"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"** İki gün önce sabaha karşı Aksa Enerji işçileri güne işten atıldıklarını öğrenerek başladı. Ama nasıl bir atılma? SGK kayıtlarına kod 46 ile – yani “hırsızlık” suçlamasıyla.  Evet, patron bu işçileri hırsızlıkla suçladı. Üstelik bu işçiler bir yıl kadar önce kendi gelecekleri için, düşük ücretlerine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı direnmişlerdi.  Rize, Trabzon ve Giresun’daki enerji emekçileri, patronun kurduğu sahte sendikal duvarları yıkarak kendi sendikalarını, Bağımsız Enerji İşçileri Sendikası’nı kurmuş; örgütlenmiş; greve çıkmışlardı.  O grev sayesinde şirket ücretlerde düzenlemeye gitmek zorunda kalmış, iş güvenliğinde bazı geri adımlar atmıştı. Ama sınıf mücadelesi öyle bir şeydir ki patronlar hiçbir şeyi unutmaz, hele hele kaybettiklerini asla affetmezler.  O grev, o kazanım, o birlik duygusu Kazancı Holding’in kalbinde bir ukte gibi kalmış olacak ki, bir yıl sonra intikam soğuk bir sabah...

**"Konuşuyoruz, tartışıyoruz ve çokça düşünüyorum…"**

 **"Konuşuyoruz, tartışıyoruz ve çokça düşünüyorum…"** Sosyalist hareket güçsüz diyoruz. Öncüler öncü olabilme yetkinliğinde kadrolara sahip değil diyoruz. En azından sayıları az profesyonel kadroların. Elbette çok emek harcıyorlar asla inkar edilemez, yadsınamaz.  Bu kadrolardan daha fazlası örgütsüz. Çünkü oldukları yerde örgüt içi işleyiş yüzünden ayrılmak zorunda kaldılar. Kalıp mücadele etmek diye söyler teori ama her şey teorinin dediği gibi olmuyor.  Bir şekilde çeşitli alanlarda farklı platformlarda varlar. Yani aslında kavganın içindeler. Ama hep suçlanırlar ; sınıf kavgası bir örgütle verilir. Örgüttür kavgayı var eden. Lenin'de öyle demiyor mu şartlar sayıyor ve sonunda devrimci bir örgütün varlığından söz ediyor.  Peki böyle olmayınca kavga sınıfsal olmuyor mu? İşte bu sorular bu tartışmslar büyük enerji kayıpları da yaratıyor. Örgütlü değilsen kavganın bir anlamı yok gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Elbette örgütlü olmak insanı daha diri, daha canlı, daha ...

**"Bilincin Terazisinde Gerçek"**

 **"Bilincin Terazisinde Gerçek"** İnsan çoğu zaman karşısındakini değil, kendini duyar. Söylenen söz değil, içindeki yankı konuşur zihninde.  Çünkü anlamak, sadece kelimeleri çözmek değil; bilinçle yoğrulmuş bir bakışın sonucudur. Ve bilinç, yalnızca akıl yürütme değil, arzunun, tarihin, deneyimin süzgecinden geçmiş bir farkındalık halidir. Sen, yaşanabilir bir dünyanın hayalini kurarsın belki ; eşitliğin, emeğin, özgürlüğün mayasıyla yoğrulmuş bir toplumu… Ama biri çıkar, o düşü kendi arzularının gölgesinde okur.  Çünkü bilinci şekillenmemiş olan, düşü düşünce değil dürtüyle yorumlar. El ele mücadele vermeyi  değil, sahip olmak arzusu ile yorumlar. Birlikte yol yürümeyi bir çağrı değil, başka bir çağrıya bahane sayar. İşte bu yüzden, herkes senin ne söylediğini anlamaz. Kimi anlayacak yetide değildir; kimi de anlamak istemez, çünkü anladığında değişmek zorundadır. Anlamak, kendinden çıkmayı gerektirir. Ve herkes buna cesaret edemez. Belki de sen yanlış anlatmışsınd...

**'Ekmek ve Savaş"**

 **'Ekmek ve Savaş"** Ekmek yere düştüğünde eğiliriz, yerden alırız, öperiz belki, alnımıza koyarız. Bir yoksulluk terbiyesi değildir bu sadece; bir halk hafızasının, binlerce yılın açlığına karışmış sessiz bir dualar zinciridir.  Ekmek yere düştüğünde savaş çıkmaz. Hatta tam tersine, o an sessizlik olur, saygı olur, utanç olur.  Fakat kimsenin görmediği başka bir yerde, başka bir sofrada, ekmek kabarıp da şatafatlı masaların ortasında ihtişamlı dilimlere bölündüğünde, asıl orada başlar sınıf savaşı. Çünkü yoksulun sofrasında ekmek bölüşülür; patronun sofrasında ise sahiplenilir. Biri için hayattır, diğeri için istatistik. Biri için günün alın teriyle yoğrulmuş kutsal bir uğraştır, öteki için kar tablosunda artı hanesine yazılmış bir rakam.  Ve ne gariptir ki bu rakam büyüdükçe, o kutsal uğraş küçülür, ezilir, sömürülür. Ekmek büyürken değil, büyütülürken suç işler. Patronun sofrasında semiren o ekmek, aslında başkasının hakkıyla kabarmıştır.  Ekmek burada artık...

**"Sartre’ye yaslandım"**

 **"Sartre’ye yaslandım"** Evet ,artık tüm benliğimle Satre'ye yasladım kendimi. Bu bir varoluş kavgası.  Bütün olaylar benim dışımda gelişti. Ne bir planın parçasıydım, ne de bir eylemin faili. Ama sonuçları hep beni buldu.  Bir söz söylenmeden önce danışılmadım, bir tercih yapılırken  sorulmadım. Fakat en sonunda dönüp dolaşıp suç yine bana kesildi.  Kendimi savunamadım. Çünkü neyi savunacağımı bilmiyordum. O an anladım: Ben bu oyunun figüranıydım haberim olmadan oynanan ama faturasını bana kesiyorlardı. Başrol bile değildim. Hani o sahnede bir an görünüp yok olan ama olayın bütün kurgusu o'dur Sartre’yi hatırladım tam da bu zamanlarda.  “Cehennem başkalarıdır” demişti. Ne kadar aşırı, ne kadar radikal gelmişti ilk duyduğumda. Oysa şimdi bu söz, yaşadığım duygunun kristal bir özeti gibi.  İnsan bazen kendi cehennemini yaratmaz; başkalarının beklentileri, yargıları, suçlamalarıyla inşa edilen bir cehennemin içinde bulur kendini.  Bazen suçsuzsun ...

**"Bu Toprak Bizim, Bu Savaş Sınıf Savaşıdır!"**

 **"Bu Toprak Bizim, Bu Savaş Sınıf Savaşıdır!"** Her şeyi elinden alınıyor. Yaşamı çalınıyor. Hala sessiz, hala umurunda değil, her şey hikayeymiş gibi geliyor.  Öyle bir uyku halimi, korku halimi, inanmamak mı? Bu halk yıkımı yaşadıktan sonra inanıyor. Bunu geçmişte Hes mücadelesinde gördük. Zararlar ortaya çıkınca anladılar.  Şimdi yine aynı durum.Bir yanda vadileri maden sahası ilan edenler, öte yanda vadisinde doğmuş çocuklar… Bir yanda doğayı “enerji yatırım alanı” görenler, öte yanda suyunu içtiği derede çocukluğunu büyütenler… Bu çelişki artık sadece bir doğa tahribatı değil; bu, sınıf savaşıdır! Yasalar şirketler için yazılmış, mahkemeler şirketler için karar veriyor. “İklim krizi” diyerek halkın aklını bulandırıyorlar.  Oysa mesele açık: Sermaye yeni birikim modeline geçti. Artık petrolün yerini nadir madenler aldı, topraklarımızın altı “yeşil enerji” yalanlarıyla talan ediliyor.  Karbon ayak iziymiş, sürdürülebilir kalkınmaymış… Hepsi palavra! Sermaye...

**"Yalnızlığım Benim Pasaklı Kontesim”*"

 **"Yalnızlığım Benim Pasaklı Kontesim”*" Kalabalıklar boğuyordu beni. Gürültüler, sözler, gözlerin ardındaki hesaplar… Her şey çok fazlaydı, çok yapmacık, çok kalabalık. Bir tebessümün ardına kaç yüz sahtelik sığar, hiç saydınız mı? Ben sayamadım. Saymak istemedim. Bir gün sustum. Kimse fark etmedi. Sustum, çünkü gürültüye katılmak değildi var olmak. Çünkü insan bazen konuşarak değil, susarak kendine döner. Sığındığınız kalabalıklardan sıyrıldım. Kendi içime çekildim, kendimle tanıştım. İçimde yankılanan sessizlikle konuşmayı öğrendim. İçimde yürümeyi, düşmeyi, yeniden doğrulmayı… Ve o anda anladım: Yalnızlık bir yoksunluk değil, bir yuvaymış aslında. Kimseye ait olmayan bir oda, kimsenin gölgesine düşmeyen bir ışık… Yalnızlık, benim özgürlüğümmüş. Kalabalıklar arasında kaybolmayı reddettim. Çünkü ben, sesimi sessizlikte buldum. Dışarıda hayat koşuyor. İnsanlar birbirine yaslanıp düşüyor. Ben, düşmemeyi yalnızlığımla öğrendim. Bana sarılmadı kimse; ama o hep omzuma çöktü ,  ...

**"Ne Yapmalı?"**

 **"Ne Yapmalı?"** 123 yıl önce 1902 de İsviçre'de Lenin kendisine bu soruyu sordu ve bu konuda bir dizi makale yayınladı. O soru Çarlık topraklarına illegal yollarla taşınarak devrimin rehberi oldu.  Şimdi 123 yıl sonra şimdi de aynı soruyu kapitalizm yapay zeka çağını yaşayıp, iklim krizi paravanı ile yeşil dönüşüm, yeşil enerji retoriği ile yeni birikim döneminin alt yapısını hazırlayıp ,yoksul halkları, yoksul ülkeleri daha da fakirleştirecek adımları atarken, bunun için bütün doğayı rant alanına çevirip   nadir elementlerin peşine vahşice düşerken bizim bu soruyu tekrar sorma zamanımız gelmiştir. Tabi eğer Lenin'i rehber alıyorsak.  Bugün Sokaklar yoksulluğun, kentler nefessizliğin, meydanlar korkunun diliyle konuşuyor. Faşizmin gölgesi büyüyor.  Sermaye, iklim krizini "yeşil fırsatlara", yapay zekâyı ise “daha fazla verim”e çeviriyor. Bir avuç zengin her gün daha zengin olurken; işçiler, kadınlar, gençler daha güvencesiz, daha yalnız, daha örgütsüz. P...

**"Yeşil Dönüşüm: Türkiye’de Yeni Bir Madencilik Dalgası mı?"**

 **"Yeşil Dönüşüm: Türkiye’de Yeni Bir Madencilik Dalgası mı?"** Sermaye, “yeşil dönüşüm” adı altında sadece enerjiyi değil, toprağı da yeniden paylaşmaya hazırlanıyor.  Bu dönüşüm, fosil yakıtların yerine kritik mineralleri ve nadir toprak elementlerini koyarken, Türkiye’de hemen her ilin yüzölçümünün %50-60’ı madenciliğe ayrılmış durumda.  Eskişehir’den Sivas’a, Burdur’dan Kayseri’ye kadar pek çok bölgede lityum, nikel, grafit, manganez ve bakır gibi madenler “yeşil enerji” adına aranmaya başlandı. Karadeniz'de buraya dahi.  Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın raporları, elektrikli araçların batarya ihtiyacını karşılamak için lityum, kobalt ve nikel gibi metallerin üretiminin artırılması gerektiğini belirtiyor.  Bu da, yenilenebilir enerji için yeni bir madencilik dalgası demek. Ancak bu madencilik, toprağın altını üstüne getiriyor: ormansızlaşma, arazi değişimi, hava-su kirliliği, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu, yerel halkın geçim kaynaklarının yitirilm...

**"Böyle Daldığıma Bakma”**

 **"Böyle Daldığıma Bakma”** Böyle daldığıma bakma. Bir ağacın gölgesinde sessizce oturuyorsam, bil ki içimde orman yangını var.  Gözlerim sabit bir noktaya ilişmişse, orada çoktan yıkılmış bir evin harabelerini izliyorumdur. Sustuğum her an, içimde bin kelime birbirine çarpıyor.  Fırtınalı bir yolculuğun yolcusuyum ben; görünmez dalgaların içinde, yorgun bir salın ucunda. İnsan bazen en çok dururken gider. Bir yüz, bir anı, bir cümle gelir tutar kolundan geçmişin. Zaman kıvrılır, mekan silinir, içindeki yolculuk başlar.  Sanki kimseler fark etmez ama sen çoktan yola çıkmışsındır. Kimse bilmez; bir omuz silkişi, içindeki dağların üstüne çöken sisin ta kendisidir. Fırtına dışarıda değil; içimde. İçimde sarp patikalar, düşmüş taşlar, kopmuş köprüler var.  Yıllardır süren bir arayış bu. Ne tam bir varış noktası var ne de geri dönüş umudu. Her an, yeni bir yol ayrımında gibiyim. Seçtiğim her yol, bir başka yaramın üzerine basıyor. Ama yine de gidiyorum. Çünkü bazı f...

**“Komünist Manifesto’yu 21. Yüzyılda Yeniden Okumak"**

 **“Komünist Manifesto’yu 21. Yüzyılda Yeniden Okumak"** Son dönemde, her şeyi baştan düşünme ihtiyacı doğdu bende. Bilim, teknoloji ve yapay zekânın hızla ilerlediği bir çağda… Hayatın nereye aktığını, mücadelenin nasıl şekillendiğini daha iyi kavramak için, temeli yeniden okumak gerektiğini hissettim. Ve başladım. Komünist Manifesto’yu yeniden okudum. Notlar alarak. Soru sorarak. Bugünle karşılaştırarak. Ve her sayfasında düşündüm “Bu kitap 1848’de yazılmış ama sanki bugün için yazılmış.” Tarih, zenginle yoksulun savaş alanı Marx ve Engels’in şu sözü hala taze:  “Bugüne kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Yani bugünkü yoksulluk, işsizlik, borç batağı… Bunların tesadüf olmadığını; binlerce yıllık bir düzenin sonucu olduğunu söylüyor. Bu düzen hâlâ sürüyor.  Bir aynası 2025’te Türkiye’de; Üniversite mezunları asgari ücrete mahkûm, Milyonlar açlık sınırında, Patronlar servetlerine servet katıyor, Grev yasakları, taşeronlaşma, yeşil düzen, yenilen...

**"Yeşil Dönüşüm mü Dediniz? Kimin İçin, Kime Rağmen?"**

 **"Yeşil Dönüşüm mü Dediniz? Kimin İçin, Kime Rağmen?"** Eskiden savaşlar toprak için ganimet için yapılırdı, şimdi savaşlar para için. Yani egemen'in ganimet hırsı hiç bitmiyor.  Bu savaşlar artık devletler arası olurken her devlet artık kendi halkıyla da bir savaş yürütüyor. Ne için? Elbette her şeyin sebebi para! Hatta artık savaşlar doğrudan paranın kendisiyle, yani sermayeyle yapılıyor. Hani şu "yeşil enerji", "temiz dönüşüm", "sıfır karbon" gibi kulağa hoş gelen kelimeler var ya... Hepsinin arkasında dev bir kasa savaşı dönüyor. Evet, yanlış duymadınız, mali savaş!   Doymayacaklar, yok etmeye devam edecekler!  Bir yanda kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil enerji şirketleri var. Bunlar yıllarca dünyayı zehirlediler, havamızı kararttılar, iklim değişikliklerini hızlandırdılar, bozdular.  Şimdi ise yerlerinden kalkmak istemiyorlar. “O kadar kâr ettik, daha da edeceğiz,” diyorlar. Ama karşılarında yeni bir rakip var: yenilenebilir enerji şi...

**"Evladına Sahip Çıkan Trabzon"**

 **"Evladına Sahip Çıkan Trabzon"**  Altan Öymen görseydi gülümserdi. Ruhun şad olsun büyük gazeteci, genel başkan, çünkü senin uğruna kalem oynattığın halkın ta kendisi, Silivri yolunda Trabzon'da  tarih yazdı bu kez. On gün önceydi. Trabzon CHP İl Teşkilatı bir şeyin farkına vardı: Artık mesele sadece bir seçim değil, bir evlat meselesiydi. Ve Karadeniz’in evlatlarına nasıl sahip çıktığını tarih çok iyi bilir. Harekat başladı. İl başkanı, İl örgütü, Ortahisar örgütü, kadın kolları, gençlik, milletvekili Sibel Suiçmez, büyükşehir adayı Hasan Süha Saral ve bütün ilçeler... Herkes sahada. Ama bu sıradan bir saha faaliyeti değildi; bu, haysiyetin, halk iradesinin ve memleket sevdasının  yürüyüşüydü diyelim. Öyle olsun, gönlümüzden geçen bu.    Ahmet Kaya’yı da unutmamak gerek. Ortahisar Belediye Başkanı sıfatını bir kenara bırakıp adeta seçim öncesi günlerdeki sokak ajitatörleri gibi tek tek kapı çaldı, insanlarla konuştu.  Böylece CHP, belki de tarihind...

**"Ya Devletin Çarkında Diş Olacağız, Ya Da O Çarkı Parçalayıp Yeni Bir Dünya Kuracağız!"**

 **"Ya Devletin Çarkında Diş Olacağız, Ya Da O Çarkı Parçalayıp Yeni Bir Dünya Kuracağız!"** Bugün 19 Temmuz 2025 . Trabzon Atatürk Meydanında akşama CHP'nin mitingi var. Son bir haftadır toplantılar yapıyoruz. En geniş toplumsal muhalefet kesimlerini oraya nasıl getiririz diye.  Bunu yaparken hem kendimle hem dostlarımla tartışıyorum. CHP 'nin alanlarına kan taşımak zorunda mıyız diye.  Ben işin "evet" tarafındayım. Çünkü orada olacak kitle farkında olmasa da işçi sınıfına ait toplumun değişik kesimlerinden gelen insanlar. Elbette bu sınıfa ait olmayan maddi dırumları çok iyi küçük burjuva karakterli kesimler de var. Ama çoğunluk işçi diye tariflediğimiz tanımın altına oturuyor.  Bir kısım yoldaşlar da o alanlar bizim değil biz direk sınıfla bağ kurup kendi işimizi yapmalıyız. Bırakın faşizm gelsin, bırakın yoksulluk artsın, ne demokrasisi, sınıf kendini kurtaracak özneyi arayacak hale gelsin diyor.  Ama biliyoruz ki en ceberrut faşizm koşullarında veya din...

**"Benim Cennetim"**

 **"Benim Cennetim"** Ben bir Marksistim. Sonra Leninist. Çünkü değiştirmek için bu fikirlere sahibim; altüst etmek için, üretim ilişkilerini işçilerin, yoksulların lehine çevirmek, üretim araçlarını tüm sınıfa vermek için.  İnsanlığın mutlu yaşadığı, kadınların sadece kadın oldukları için ezilmedikleri, özgür oldukları bir dünya için.  Çocukların gülüp oynadığı, gelecek korkusunun olmadığı, uçurtma uçurup istedikleri kadar dondurma yiyebilecekleri bir dünya için.  Emeklilerin rahatça, keyifle yaşayabildikleri bir yaşam için. Özgür, eşit, adil bir dünya için, son nefesime kadar inatla mücadele edeceğim. Çünkü benim cennetim bu. Başka bir dünya beni mutlu etmez. Ve bunun için savaşmamak da beni mutlu etmez. Bu benim tercihim. Ben bu savaşı seçtim. Ve benim gibi inanan yoldaşlarım var: Kılkola, el ele, omuz omuza yürüyeceğiz. Daha azına asla razı değilim. Doğaya, tüm canlılara sahip çıkacağım; son nefesimde bile bir hayvanı severek ölmek, mutlulukların en büyüğü olur b...

**"Kırılacak Bu Buz, Kalkacak Bu Karanlık"*"

 **"Kırılacak Bu Buz, Kalkacak Bu Karanlık"** Biliyorum, içimde beni aylardır rahatsız eden bir yol çağrısı var. Derinlerde, henüz kimsenin ayak basmadığı bir patika… Soğuk ve suskun. İçimde ki fırtınanın yarattığı ateşle yakmak istiyorum artık.  Ama ben o suskunluğun içinden geçmek istiyorum. Çünkü buz kırılmadan su akmaz, karanlık dağılmadan şafak gelmez. Bu karanlık o ateşin ışığı ile aydınlanacak. Tanrılardan çaldığım ateş yaksın küle çevirsin eski olan ne varsa.  Bazen içimde bir çekiç gibi çarpıyor yüreğim; her atış, bir çatlak daha açıyor içimdeki donmuş göle. Çatlak oluşturmak marifet,bütün hırsımla vuruyorum O soğuk buz gibi yüreklere.  O çatlaklardan bir ışık sızıyor sanki, önce titrek, sonra cesur. O ışık ben oluyorum; ben kendime doğuyorum. Bu yol kolay değil, biliyorum. Ama kolay olan hiçbir şey hakikat değil. Bedelse, ödemeye hazırım; cansa, işte bedenim, işte ruhum. Çünkü buzu kırmak, sadece karanlığı dağıtmak değil; yeniden doğmaktır, kendini yaratmak...

**"Allah Hükümetimize, Bankalara Zeval Vermesin(!)"**

**"Allah Hükümetimize, Bankalara Zeval Vermesin(!)"** Bir sabah uyandık, Resmi Gazete’den soğuk bir haber sızdı: Yargıtay, bankaların emekli maaşlarına bloke koyabileceğine hükmetti. Neymiş efendim? Kredi sözleşmesinde onay verilmişse, maaşa el konabilirmiş. O kadar kağıtı hızlı, seri bir şekilde imzalıyorsun ki parayı bir an önce alıp ihtiyacını gidermek için.  Oysa bu ülkede yıllardır “emekli maaşı kutsaldır, haczedilemez” diye anlatılırdı. Ama şimdi kutsal olan maaş değil, banka kârları. Ben bir emekliyim. Yıllarca öyle böyle çalıştım. Şimdi aldığım maaşla pazardan tane ile sebze alıyorum. Şimdi emekli ne yapsın Fatura mı ödesin, ilaç mı alsın , toruna harçlık mı versin, bilmiyor, çaresiz.  Açlık sınırı 35 bin lirayı geçmiş, benim maaşım 17 bin lira. Kış aylarında kredi çekmesem doğalgazı bile yakamıyorum. Ama banka, bir gün bakmışım el koymuş maaşıma. Neden? Çünkü “rıza göstermişim.” Evet, aç kalmamak için rıza göstermişim. Açlığın imzası bu. “Eskiden köyde tefeciye borcu...

**“Yağmurun Altında Unuttuğum Şeyler”**

 **“Yağmurun Altında Unuttuğum Şeyler”** Bugün gökyüzü susuyor. Sanki ben de onunla birlikte susuyorum. Kapalı, hafif yağmurlu bir hava var dışarıda.  Ama asıl ıslanan pencerenin camı değil; içimdeki yalnızlık. Elimde bir kitap var, sayfalarını çeviriyorum, ama kelimeler bir boşluğu dolduramıyor artık. Bir şey eksik… Ne olduğunu bilmiyorum, ama yerini çok iyi hissediyorum. İçimde tarifini yapamadığım bir boşluk oluştuğunda, her şey anlamını yitiriyor. Gülüşler başkalarının yüzünde kalıyor, sesler bana dokunmuyor.  Ne yapsam olmuyor. Günler geçiyor, ama ben bazen sabaha uyanmakta bile isteksizim. Gece yorgunluğu üstümden hiç inmiyor. Sanki içimde bir düğüm var, ne çözülüyor, ne de tamamen kopuyor. Zaman zaman soruyorum kendime: “Ne yapmalıyım?” Ama cevabını bilmediğim bir sorunun ağırlığı daha da yoruyor beni. Sadece susuyorum.  Çünkü bazen insan sessizliğin içinde bile yalnız kalabiliyor. Ve en kötüsü de, bu yalnızlığı ben çağırmadım. O, usulca geldi, içimin en kuytu...