Kayıtlar

Aralık, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"HER YENİ YIL YENİ UMUT MUDUR ?"**

 Benim de yönetiminde olduğum hatta çıkartılan  BKS derginin yayın kurulunda Sol parti'li dostların teveccühü ile görev aldığım, Bilim Kültür Sanat Evi’nin ( BKS) geçtiğimiz günlerde Trabzonlu değerli şairlerle düzenlediği şiir buluşmalarının ilkinde, şiirlerine büyük önem verdiğim, felsefe kokan dizelerinin içinde kaybolduğum değerli üstat, felsefe yolcusu Bürran Saka   ile felsefe üzerine bir sohbetimiz oldu.  “Sohbet” diyorum ama ben hala  felsefenin kıyılarında dolaşırken, o engin düşünce derinliğinde bana kısa ama sarsıcı bir yolculuk yaşattı. Söylediği cümle basitti, fakat yankısı büyük oldu: Kendini var ettiğin, var olduğunu hissettiğin yerden yürü. Bu söz benim için kritik bir eşikti. Çünkü bir süredir varoluşçuluk üzerine yoğunlaşıyorum; ama Tanrı’ya, metafiziğe, soyut kurtuluş vaadine yaslanan bir varoluşçulukla değil.  Ayağı yere basan, tarihe, sınıfa, siyasete değen bir varoluş arıyorum. Var olmayı, bireysel içe kapanışta değil; politik, id...

**"Roboski: Devlet Aklının Bombaladığı Yoksulluk"**

 Roboski, bir “hata” değil; yoksulluğun, Kürt olmanın ve sınıfsal inkarın gökten bombalanmasıdır. Devlet aklı korundu, bir halkın emekçi çocukları öldü; dosya kapandı ama suç kapanmadı. Bu yüzden Roboski’yi hatırlamak vicdan değil, sınıf görevidir. **"Roboski: Devlet Aklının Bombaladığı Yoksulluk"** Hemen konuya gireyim.Roboski; oğlunu cesetler arasında arayan bir annenin “Benim oğlum uzundu, beni öperken hep eğilirdi” diye haykırdığı yerdir.  Devlet aklının göğü karartıp genç bedenleri paramparça ettiği 28 Aralık 2011’dir. Bir yanımız insanlık adına, bir halkın acıları adına bu coğrafyada, Halepçe’de elma kokusuyla nefessiz kalırken, bir yanımız Roboski’de parçalanır; bu bir “olay” değil, üstü örtülmüş bir katliamdır.  Roboski’de bombalanan şey bir “istihbarat hatası” değildi; yoksulluktu, sınıftı, Kürt olmanın ve sınırda hayatta kalmaya çalışmanın bedeliydi.  Devletin gözünde mazot bidonlarıyla yürüyen çocuklar, köylüler, emekçiler; birer “hedef”ten ibaretti. Çünkü...

**"Demokratik İslam Mümkün mü?"**

 “Demokratik İslam Kongresi” açılımı bir inanç tartışması değil; sınıfsal, tarihsel ve siyasal bir yönelim meselesidir. Dinle kurulan her stratejik temas, ulusal hareketlerin tarihinde ya ilerici bir geçiş dili olmuş ya da geri dönüşü zor bir ideolojik savrulmanın kapısını aralamıştır." **"Demokratik İslam Mümkün mü?"** Diyarbakır’da düzenlenen Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu 1. Olağan Kongresi’ne bir mesaj gönderen Abdullah Öcalan, "demokratik İslam" vurgusu yaptı. "Orta Doğu’nun kanayan yaralarına ancak Demokratik İslam yorumu şifa olabilir. Demokratik İslam, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir. Bilinmelidir ki gerçek cihad, nefsimize ve zulme karşı sürekli özeleştiriyle sürdürülen mücadeledir" dedi.  Buradan devam edelim ve asıl soruyu koyalım masaya.  Demokratik İslam olur mu veya daha genelleştirelim demokratik din olur mu ? Bu soru bir inanç sorusu değildir. Bir iktidar, tarih ve sınıf sorusudur. Çünkü dün Avrupa'ya karanlık bir...

**"Birlikte yaşam mı? Önce aynaya bakın"**

 **"Birlikte yaşam mı? Önce aynaya bakın"** Bir taraftan mecliste, siyasette barış komisyonları kuruluyor öteki tarafta olanca hızıyla ırkçılık körükleniyor. Memleketin bazı statları ırkçılığın sesi olmuş durumda ve barış diyenler ne yazıkki cılız seslerle cevap veriyor bu duruma.  “Kürdü şehrine istemiyorsun, takımını tribününden kovuyorsun, adını ağzına almaya tahammülün yok… Sonra dönüp ‘bölücü kim?’ diye soruyorsun.” Bu sorunun cevabı zor değil ama rahatsız edici. Ayrıştıran sensin. Bölücü olan da. Bodrum’daki Amedspor maçında yaşananlar bir “futbol gerilimi” değildi. Bursaspor tribünlerinden Leyla Zana’ya edilen küfürler bir “taşkınlık” hiç değildi. Vanspor maçında sahaya, kente, kimliğe yönelen saldırılar ise münferit falan değil. Bunlar, yıllardır sistemli biçimde üretilen ırkçı iklimin doğal sonucudur. Siyaset kürsüsünden “Kürt halkı yoktur”denildiğinde, tribünde edilen küfürle arasında öz farkı kalmaz. Biri mikrofonla söyler, diğeri megafonla. Biri takım elbiselidir,...

**"Buradayım, Ama Artık Değilim"**

 Bir dizi repliğinden bana dokunan bir cümleden bir deneme.  **"Buradayım, Ama Artık Değilim"** Bedenim bu evrende kaldı.Sandalyede oturuyor, aynaya bakıyor, aynı sokaklardan geçiyor. Nabzı burada atıyor, ciğerleri bu havayı soluyor.  Kimse fark etmiyor. Zaten kimse, gidenin beden olmadığını kolay kolay anlamaz. İnsan çoğu zaman bedeniyle değil, anlamla yaşar. Anlam çekildi mi, beden geride kalan bir kabuk olur. Ben gidiyorum. Fiziki bir hareket değil bu. Kapı gıcırdamıyor, valiz sürüklenmiyor. Ama içimdeki ağırlık yer değiştiriyor. Aynı şehirde kalıp başka bir evrene geçmek mümkünmüş, bunu geç öğrendim.  Meğer kaçış, haritada değil bilinçte olurmuş. Burada her şey fazla tanıdık olmaya başlamıştı. İnsanlar cümlelerini ezberden kuruyor, duygularını tasarruflu kullanıyordu.  Anlam, hızlı tüketilen bir şeye dönmüştü; indirimli, seri üretim, geçici. Aynı kahveler,çaylar, aynı şakalar, aynı yarım itiraflar… Zaman akmıyordu, sürünüyordu. Ben de onunla birlikte sürünüy...

**"Doğan Durgun’a Yanıt: Sosyalizm Meclis Sopasıyla Kurulmaz"**

 Sosyalizm yeniden yorumlanabilir; tarihte bunun sayısız örneği vardır. Ancak sosyalist eleştiriye “meclis dışı bırakma” imasıyla yanıt vermek ne Marksizm-Leninizm’e, ne özgürlük mücadelesine, ne de savunulan “yeni sosyalizm” iddiasına sığar. **"Doğan Durgun’a Yanıt: Sosyalizm Meclis Sopasıyla Kurulmaz"** Bugün pazar. Dışarı çıktım, sokaklar boştu. Bir tur atıp eve döndüm. Bilgisayarı açtım; haber sitelerinde, dergilerde gezindim. Bu aralar özellikle Yeni Yaşam Gazetesi’ne daha sık bakıyorum. Malum, Abdullah Öcalan’ın “yeni sosyalizm” tarifinin altını nasıl dolduruyorlar, nasıl bir teorik çerçeve kuruyorlar diye. Gezinirken gözüm Doğan Durgun’un “Sosyalizm ve sınıfta kalanlar” başlıklı yazısına kaydı. Okudum. Baştan sona. Yazı, sosyalizmin dogmatik bir ideoloji olmadığı tespitiyle başlıyor; bu yönüyle doğru bir yerden söz alıyor.  Zaten Marksizm-Leninizm, kutsal metinler toplamı değil; yaşayan, dönüşen bir mücadele kılavuzudur. Ama yazı ilerledikçe mesele, sosyalizmin nasıl g...

**"Yanlış Melodiyle Dans Edenler İçin "**

 **"Yanlış Melodiyle Dans Edenler İçin "**  Sanki tüm hayatım boyunca yanlış melodiyle dans etmiş gibiyim.Bu bir duygu değil artık; bir tespit.  Geçici bir ruh hali değil, geriye dönüp bakınca netleşen bir muhasebe. Adımlarım eksik değildi belki, hatta çoğu zaman doğruydu; ama müzik başkasına aitti. Ritmi bana göre yazılmamış bir hayatın içinde, uyum sağlamam beklendi. Ben de uzun süre buna “olgunluk” dedim. Meğer adı itaatmiş. İnsan içine doğduğu düzeni çoğu zaman doğal sanıyor. Ona öğretilen ritmi kader zannediyor. Bu yüzden sorgulamak geç geliyor. Çünkü sorgulamak, sadece bugünü değil, bugüne gelene kadar “doğru” bildiğin her şeyi de yıkıyor. Ben uzun süre bunu göze alamadım. Güvenli olanı seçtim. Uyumlu olanı. Sessiz olanı. Yanlış melodiyle dans eden insanın ilk yanılgısı şudur: Sorunun kendisinde olduğunu sanır. Daha iyi uyum sağlarsam, daha çok çabalarsam, daha az itiraz edersem belki bu huzursuzluk geçer diye düşünür. Oysa huzursuzluk geçmez. Çünkü sorun adımlarda ...

**"Kavga mı? Evet. Ama Kimin İçin?"**

 **"Kavga mı? Evet. Ama Kimin İçin?"** Zengine sermaye aktarımı tam gaz sürüyor.  26 Mart 2025 tarihli Birgün gazetesinin ekonomi sayfasında ki haber biz yoksullara çok şey anlatıyor aslında. Tabi anlayana, anlamak isteyene.  Ama bu ülkenin yarısı neredeyse anlamak istemiyor. İşi vay benim liderime karşı teröristler sokakta diye gerçeklerin uzağında bir dil kullanıyor.  Diğer yarısı mı? Onun da büyük çoğunluğu bu ülkede CHP ile kurtulacaklarını sanıyor. Azımsanmayacak toplum kesimleri ise kurtuluşun ne AKP  SARAY  rejiminde, ne de CHP de olduğunu düşünüyor ve kavgayı büyütüyor.  Evet kavga var dedik. Memlekette kavga var. Her gün başka bir cephede, başka bir manşette. Düşmana karşı, teröre karşı, enflasyona karşı, bazen dolara karşı, bazen kuru soğana karşı... Ama tüm bu kavgaların sonunda hep aynı taraf kazanıyor: sermaye. Maliye Bakanı Şimşek, yatırımcıyla telefonda. Kur düşmesin, güven sarsılmasın, yabancı para Türkiye’den kaçmasın diye dil döküyor....
Dün tanklarla bastırılan halk iradesi, bugün sarayın karanlığında zincire vuruluyor. Zincirleri kıracak olan yalnızca örgütlü halkın gücüdür. Bugün yine 12 Eylül. Darağacına giden yoldaşlar geliyor insanın aklına. İşkenceden geçirilen binler, sakat kalanlar. Bu toprakların kaderidir sanırım gençleri ölüme göndermek, onulmaz acılar yaşamak. Geçmişe bakınca öfke ile doluyor insan. Bugün ise başka bir versiyonu yaşanıyor.  12 Eylül 1980 yalnızca bir askeri müdahale değildi; bu ülkenin bağrına saplanmış bir hançerdi. İşçi sınıfının yükselen mücadelesini, meydanları dolduran gençliği, köylerde toprağı sahiplenen köylüyü boğmak için sahneye kondu.  Burjuvazi çıkışsız kaldığında, devreye tanklar girdi. Binlerce insan gözaltına alındı, zindanlar dolduruldu, işkence tezgâhları gece gündüz çalıştı. Grevler yasaklandı, sendikalar dağıtıldı, siyaset kapatıldı. 12 Eylül, halkın değil, sermayenin iktidarıydı. Ardından gelen program çok açıktı: toplumu teslim almak ve neoliberal yağmayı haya...

**" Biraz Bahar Gerek..."** 'Huzur denilen o şeyin her santimine ihtiyacım var bu aralar. Bana biraz bahar gerekiyor. Çok üşüdüm.' Maksim Gorki Huzur denilen o şeyin her santimine ihtiyacım var. Yalnızca bir evin içinde değil, bir halkın bağrında eksik bu. Yüzyılın en uzun kışını yaşıyoruz belki de; aylar değil, rejimler birikti üzerimizde. Betonun, baskının, ekranların ve yalanların arasında sıkışmış bir hayat sürüyoruz. Ve ben, bu gri sabahların içinden geçerken, ruhumun çatlayan yerlerinden Bahar sızsın istiyorum. Çünkü çok üşüyorum… Üşümek, sadece hava soğukken olmuyor. Bazen insan kendi ülkesinde vatansız, kendi bedeninde yurtsuz hissediyor. Gün oluyor, sabah haberleri bir bıçak gibi saplanıyor içimize; bir çocuk daha açlıktan ölmüş, bir kadın daha susturulmuş, bir işçi daha göçük altında kalmış. Ve biz, hâlâ yaşıyoruz sanıyoruz. Oysa bu bir donma hali… Topluca bir soğukta, topluca titriyoruz. Ben artık bir çiçeğin inadı kadar direngen, bir çocuğun gülüşü kadar inançlı olmak istiyorum. Biraz Bahar gerek. Biraz sokaklarda yeniden yürüyebilmek, bir meydanda adımızı bağırabilmek, bir dostun gözlerinde güven bulabilmek… Çünkü Bahar, sadece doğanın değil; halkların da dirilişidir. İçimde bir kadın konuşuyor bazen. Dağların tepesinde, tüfeğiyle değil, sözüyle nöbet tutan bir kadın. Diyor ki: “Bahar, teslim olmayanların mevsimidir.” Onun sesiyle ısınıyor kalbim. Ve ben anlıyorum ki, huzur sadece sükûnet değil; bazen bir devrimin en kırılgan, en zarif hali... Evet, Gorki haklıydı. Huzura ihtiyacım var. Ama öyle sehpanın üstünde duran bir mum gibi değil. Küllerinden doğan bir halkın yankısı gibi. Öyle bir Bahar gerek ki, hem insanı hem toplumu sarıp sarmalasın. Çünkü ben artık donmak istemiyorum. Çünkü biz artık donmak istemiyoruz. Biraz Bahar gerek. Biraz adalet. Biraz eşitlik. Biraz insanlık.

**“Küllerinden Doğan Orman”** (Sonbaharın Pagan Ağıtı) Bugün güneşi sabah bulutların arasında görünce yine dağlara doğru çekti yüreğim. Gel diye bir annenin çağrısını hissettim bütün bedenimde. Kalktım kahvaltı yapmadan çıktım evden yanıma bir ekmek, biraz peynir, onlara eşlik edecek iki adet domates aldım. Arabaya binmeden gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Bir pınar başında uzanıp kahvaltı yapmak iyi gelecekti. Belki orada uzanıp gökyüzünü izlemek, doğanın kuçağında uykuya dalmak. Uyuyamamıştım gece boyu. Başka bir boyutta dertlerim yine benimleydi gece boyunca. Sığınmak istedim o kutsal kadim toprak anaya. Durdum bir yerde, bıraktım arabayı orada, yürümeye başladım. Yol, dağların kalbine kıvrılarak iniyordu. Sanki bir yılanın derisini her yıl yeniden soyduğu o eski pagan ayinlerinden kalmaydı ormanı saran bu renkler: sarının yakarışı, turuncunun direnişi, yeşilin vedası… Ben o yolun kenarında, yitirdiğim bir aşkın külleriyle yürüyordum. O külleri savurmak istiyordum renklerin içine ama yapamadım. Çünkü o küllerde saklıydı umutlarım. Sonbahar, aşk mıydı, yoksa doğanın kendi iç çekişi mi? Kim bilir, belki o da benim gibi varlığını sürdürmek için ölümü göze alan bir mevsimdi. Rüzgâr, saçlarıma dokunurken bir tanrı kadının elleri gibiydi; eski mitlerin tanrıçasıydı belki. Demeter’in sabrını, Persephone’nin sessizliğini, Artemis’in yalnızlığını taşıyordu. Ve ben, insan denilen o haddini bilmez varlık, onların hükmettiği bir dünyanın ortasında, sadece bir yolcuydum. Yamaçlardan aşağıya süzülen yapraklar, birer eksen gibi dönüyordu zamanın etrafında. Her biri, bir “olmamışlık”tı. Bizim gibi… Birbirine dokunmadan yan yana duran iki ruhun sembolüydüler. Bir keresinde bana, “Beni seviyorsun ama anlamıyorsun,” demişti. Oysa anlamak, bir insanı öldürmekti. Çünkü anlamak, onu sabitlemekti; oysa ben onun değişimini, onun mevsim gibi dönüşen halini seviyordum. Anlaşılmaz olmasıydı benim için çekici olan belkide. O, hep bir sonbahar kadınıydı. Bir şeyleri bitirerek başlatan, yakarak yeşerten. Ağaçların arasında ilerledikçe bir tür sessizliğe vardım. Felsefi bir sessizlikti bu , Platon’un mağarasından değil, Herakleitos’un ateşinden doğmuştu. Her şey akıyordu: renk, gölge, benlik. Ve ben, kendi akışımda artık ona değil, onun bıraktığı boşluğa aşıktım artık. Bir yerde gökyüzü açıldı; mavi bir yırtıktan ışık sızdı. O an fark ettim ; aşk, bir tanrının intikamıydı aslında. İnsanı kendi derinliğine çeker, sonra orada boğardı. Ben hala yoldaydım. Yol, tıpkı onun gibi, hiçbir yere varmıyordu. Ama ben yine de yürüyordum. Çünkü yürümek, unutmanın değil, hatırlamanın biçimiydi. Yürüdükçe daha çok hatırlıyor, daha çok acı çekiyor bazen de mutlu hissediyordum. Ve ormanın sonunda bir açıklıkta, bir fısıltı duydum. Rüzgârın değil, yaprakların konuştuğu o ince pagan diliyle: “Aşk, toprağa düşen son yapraktır. Düşmeden önce parladığı kadar hatırlanır.” Ben de parlamıştım bir zamanlar. Sonra düştüm. Ama hala yanıyordum. Sonbahar, aslında bir yangındır. Ama bu yangın, hiçbir ormanı yok etmez , tam tersine, her ağacın içinde saklı kalan ruhu açığa çıkarır. Yeşilin yerini alan o kızıllık, doğanın kendi kendini yakma ayinidir. Paganların eski inancında buna “ölmeden yeniden doğmak” denirdi. Çünkü onlar bilirlerdi ki, toprak yalnızca çürüyenle nefes alır. Ben o sabah dağ yoluna çıktığımda, orman yanıyordu , ateşle değil, renkle. Sarı, turuncu, pas kırmızısı... Her biri ayrı bir tanrının imzasıydı. Güneş ağaçların tepesine vurdukça, yapraklar titriyordu. O titreyiş, bir dua gibi yayıldı havaya. Belki de o dua, yitirdiğim kadının sesiydi; belki de doğanın kendi ağıtıydı. Hangisi olduğunun önemi yoktu. Çünkü insan, sonunda her sesi kendine çevirir. Bir yaprağın dalından ayrılışı bile sessiz bir başkaldırıdır. Kökten koparken bir anlığına havada asılı kalır, kendi ölümüyle dans eder. İşte o anda ben, onun içinden geçtim. Bir zamanlar “biz” olan şeyin, rüzgarda savrulan bir “hiç”e dönüşünü gördüm. O kadının gözlerinde de hep böyle bir mevsim vardı: Ne tam yaz, ne tam kış… Hep arada kalmış bir doğa gibiydi. O yüzden ona “Sonbahar Kadını” derdim. Sevdiğinde yakar, giderken yeşertirdi. Kimi insanlar baharda aşık olur, çünkü çiçeklerin açtığına inanır. Ben sonbaharda aşık oldum, çünkü çiçeklerin öldüğüne. Ölümün içinden yeniden doğabilen bir güzellikti bu. Belki de aşk dediğimiz şey, doğanın kendi kendini kandırma biçimidir: Çürüyüşü estetikle saklamak… Herakleitos’un dediği gibi, “Ateş, her şeyin hem babası hem kralıdır.” O gün, ormanın kalbinde bunu anladım. Aşk da tıpkı ateş gibi, bir şeyleri yakmadan var olamıyor. Ve biz, her seferinde yeniden yanmaya razı oluyoruz. O yol kıvrıldıkça, içimdeki renkler de değişti. Bir an sarıydım , korkak ve yorgun ; Sonra turuncuya döndüm , arada kalmış, yanmakla sönmek arasında. Ve sonunda kırmızıya ulaştım , öfke, tutku, kayıp, hepsi bir arada. Bir ağacın kabuğuna elimi koydum, soğuktu. Ama o soğukluğun içinde bir hayat vardı. O an, doğanın felsefesini anladım: Her şey ölür, ama hiçbir şey kaybolmaz. Tıpkı aşk gibi , biçim değiştirir, ama yok olmaz. Bir bakarsın yaprak olur, bir bakarsın taşın içindeki damar. Ve ben, o yolda yürürken şunu fark ettim: Sonbahar, aslında bir çağrıdır. Tanrıların artık unuttuğu bir insanın, doğaya dönüş çağrısı. Bir pagan için bu, ölüm değil; yeniden doğmaktır. Aşk, bazen bir dua gibi başlar, bir suskunlukla biter. Benimkisi ikisinin arasına sıkıştı: ne tam bir dua olabildi, ne de gerçek bir sessizlik. O kadın, doğanın tam ortasında kayboldu , bir rüzgârın savurduğu yaprak gibi. Ne uğurlayabildim, ne de unutabildim. Yalnızca kaldım, tıpkı bu orman gibi; her mevsim başka renge bürünen ama asla yerinden kımıldamayan bir varlık gibi. Bazı akşamlar, adını içimden geçiriyorum. Sesim, bir derenin taşlara vuruşu kadar kırık, bir dağ yankısı kadar yorgun çıkıyor. Biliyorum, beni duymuyor. Ama doğa, kaybolan sesleri saklar; hiçbir yankı kaybolmaz. Bir çam kozalağının içinde, bir yaprağın damarında, bir taşın gölgesinde yankılanır. Belki de benim “seni seviyorum” deyişlerim şimdi bir tilkinin gece ulumasına karışmıştır. Kim bilir? Bir zamanlar, ona dokunurken doğaya dokunur gibiydim. Teninde rüzgârın serinliği, gözlerinde bulutun ağırlığı vardı. Ve dudakları… sanki toprağın yeni yağmurla buluştuğu ilk andaki koku gibiydi , nemli, sıcak ve kaçınılmaz. Ama hiçbir mevsim kalıcı değildir. Sonbahar bile, kendini kışa teslim etmek zorundadır. Bir gün bana, bir rüyasını anlatmıştı. Dedi ki: “Bir kulübe var ormanın içinde. Dışarda kar, tipi, fırtına... İçeride bir şömine yanıyor. Alevlerin sesiyle karın uğultusu birbirine karışıyor. Pencereye vuran dallar kapıyı dövüyor sanki. Tam o sırada, bir gölge beliriyor dışarda. Kapıyı açıyorum ve sen içeri giriyorsun. ‘Korkma,’ diyorsun, ‘ben senin kurtarıcınım.’ Ateşin karşısında oturuyoruz. Senin gözlerinde karın beyazı, benim yüzümde ateşin kızıllığı. Sonra birden, sen kayboluyorsun. Yalnız kalıyorum. Ateş sönüyor.” Böyle anlatmıştı rüyasını. O rüya, onun bana anlattığı son şeydi. Aslında ilk anlattığı da buydu. O günden sonra bir daha görüşmedik. Belki hâlâ o rüyanın içinde, o kulübenin önünde bekliyordur beni. Belki ben o kapıdan hiç girmedim. Belki de sadece hayalinde yaşadım. Oysa o biliyor muydu , o kulübedeki adam gerçekten bendim. Ama şimdi o adam, onun için sadece bir rüya. Ben, bir zamanlar onu kurtaracağına inandığı hayal oldum. Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum: Bizim hikayemiz bir doğa yasasına dayanıyordu. Yaratılış ve çürüme arasındaki döngüye… Biz birbirimizi sevmedik, biz birbirimizde doğayı yaşadık. Ben onun içindeki ateşi sevdim, o benim içimdeki toprağı. Ama ateş toprağı kavurur, toprak ateşi söndürür. Ve sonunda biri kalır, diğeri yok olur. Bir keresinde bana “Seninle konuşurken kendimi ilkel hissediyorum,” demişti. İlkel… Belki de öyleydik. Kelimelerden önceki çağların çocuklarıydık. O, tanrısız bir inancın son tanrıçasıydı; ben, o inancın artıklarından doğan bir put kırıcı. Birbirimizi anlamamız zaten mucize olurdu. Oysa onun sessizliğinde bile bir felsefe vardı. Spinoza’nın dediği gibi, “Tanrı doğadır.” O kadın da doğa gibiydi: anlamaya kalktığında senden uzaklaşırdı. Bırakınca, yeniden geri dönerdi. Ama artık çok geçti. Çünkü aşkın bir kuralı vardı: Yeniden dönen hiçbir şey, eskisi gibi dönmezdi. Her adımda, bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz o yolda kendimi yeniden buluyorum. Kayaların arasında hala onun ayak sesleri yankılanıyor gibi. Rüzgâr birden yön değiştiriyor, sanki biri kulağıma fısıldıyor: “Her insan, sevdiğini kaybettiği yerde biraz tanrılaşır.” Belki de haklı… Belki de aşk, bizi tanrılara yaklaştıran tek günah. Şimdi, bu dağlarda yürürken fark ediyorum , Ben aslında ona değil, onunla birlikte kaybolduğum o zamana aşığım. Aşkın düşüşü, bir insanın değil, bir anın kaybıdır. Ve o anı geri almak için insan her seferinde yeniden yanar. Bu yüzden belki de hâlâ yürüyorum. Yol bitmiyor, çünkü içimdeki yangın bitmiyor. Ama artık biliyorum: Aşk, ateşi söndüğünde bile külleriyle ısıtır insanı. O küllerde hem ölüm hem yaşam vardır. Ve ben o külleri savurdukça, bir yanım hala ona dokunuyor. ( devam edecek.....)

 **“Küllerinden Doğan Orman”**                   (Sonbaharın Pagan Ağıtı) Bugün güneşi sabah bulutların arasında görünce yine dağlara doğru çekti yüreğim. Gel diye bir annenin çağrısını hissettim bütün bedenimde. Kalktım kahvaltı yapmadan çıktım evden yanıma bir ekmek, biraz peynir, onlara eşlik edecek iki adet domates aldım.  Arabaya binmeden gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Bir pınar başında uzanıp kahvaltı yapmak iyi gelecekti. Belki orada uzanıp gökyüzünü izlemek, doğanın kuçağında uykuya dalmak.  Uyuyamamıştım gece boyu. Başka bir boyutta dertlerim yine benimleydi gece boyunca. Sığınmak istedim o kutsal kadim toprak anaya.  Durdum bir yerde, bıraktım arabayı orada, yürümeye başladım.  Yol, dağların kalbine kıvrılarak iniyordu. Sanki bir yılanın derisini her yıl yeniden soyduğu o eski pagan ayinlerinden kalmaydı ormanı saran bu renkler: sarının yakarışı, turuncunun direnişi, yeşilin vedası… Ben o yolun ke...

RED VİRGİN ( LA VİRGEN ROJA)

 RED VİRGİN ( LA VİRGEN ROJA)                     (Sinema filmi)  **"İlericiliğin Karanlık Aynası"** Gece yaklaşık 2 saatimi aldı. 1930 İspanya'sında geçen gerçek bir hikayeden uyarlanan bir sinema filmi. Uykusuzluğuma değdi. Bir annenin kendi elleriyle yaratmaya çalıştığı özgür, donanımlı, duygulardan arındırılmış bir kadın yaratma çabası ve sonunda kendi yarattığı heykeli kendi elleriyle yok etmesini anlatan gerçek bir hikaye.  Bu filmi bir tavsiye üzerine izledim; iyi ki de öyle olmuş. Red Virgin, izleyeni rahat ettirmeyen, alkış beklemeyen, ideolojinin vitriniyle değil arka odasıyla ilgilenen bir film. Hızlı söyleyeyim, Kolay bir seyir değil ama gerekli bir seyir. Film, 1930’ların İspanyası’nda geçen gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Cumhuriyetin eşiğinde, iç savaşın gölgesinde. Hildegart Rodríguez, annesi Aurora Rodríguez tarafından bilinçli olarak dünyaya getirilen bir “proje çocuk”. Amaç net: Toplumu dönüştürecek ...

**"Erdal Eren, bu ülkenin vicdanına sıkılmış kurşundur"**

 **"Erdal Eren, bu ülkenin vicdanına sıkılmış kurşundur"** 12 Eylül’ün soğuk duvarlarında asılı duran sadece bir genç beden değildi; işçi sınıfına, yoksul çocuklara, itiraz etme hakkına verilmiş bir gözdağıydı.  “Bir kişiyi asarak milyonları sustururuz” dediler. Devlet aklı böyle çalışır, korkuyu kurumsallaştırır, cinayeti hukuk diye pazarlar. Erdal’ı astıklarında yaşını büyüttüler. Çünkü bu ülkede gerçekler, egemenlerin işine gelmediğinde nüfus cüzdanı kadar esnek olur.  O gün ipi çekenler generallerdi; bugün kravatlı teknokratlar, yargı sopasıyla, kayyımla, grev yasağıyla işi sürdürüyor. Kadro değişti, sınıf kini aynı kaldı. 12 Eylül bir tarih değil, bir rejimdir. Sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme, “aman sus” pedagojisi…  Bugün asgari ücretle hayatta kalmaya zorlanan milyonlar, o darbenin uzatılmış mesaisidir. Hapishaneler doluysa, grevler yasaksa, üniversiteler kelepçeliyse; bilin ki Erdal hala hedef tahtasında duruyor. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı: Erd...

**"Kalbimin Saklı Eşiğinde Bırakılan Şeyler Üzerine"

 **"Kalbimin Saklı Eşiğinde Bırakılan Şeyler Üzerine"** Her insan gizli bir kutu taşır içinde. O kendine aittir. Yazmaya başladığımda O kutuyu açmayı denedim. Ama olmadı. Sadece aralayabildim.  Denemeler yazmaya çalışıyorum. Bir de bir belgesel roman niteliğinde bir roman yazdım. Fena eleştiriler almadı yazdığım roman. Bir edebiyatçı dostum ile yazmak ve edebiyat üzerine konuşurken yazmaya çalıştığım denemelerden bahsettim. Ve ona iç dünyamı, yaşadıklarımı, çatışmalarımı olanca netliği ile yazmaya cesaret edemiyorum. Bir şeyler bende kalsın istiyorum dedim.  Bana " bence kendini koyver, saklama, saklarsan anlatamazsın ve olmax" dedi  Bir kaç kez denedim, sildim, yazdım ama yine beceremedim. Yani bir şekilde bir edebiyatçının o özgürlüğüne kavuşamadım.  Yazmayı denedim yine beceremedim ama sanki biraz daha fazla araladım kapıyı. Belki yazdıkça ne geçmişten, ne yaşadıklarımdan hiç bir şeyi saklamayacağım.  İnsanın geçmişi, bazen bir dağın yamacında unutulmuş ...

**"Din mi, Ahlak mı? Yoksa Sınıfsal Bir Çürüme mi?"**

 **"Din mi, Ahlak mı? Yoksa Sınıfsal Bir Çürüme mi?"** Kadın cinayetleri, tacizleri, çocuk istismarı, çocuk sömürüsü, uyuşturucu, yalan, vurgun, talan..  Artık bu ülkede öyle bir hale geldi ki sanki bu ülkenin normaliymiş gibi bir hal aldı. Yıllarca her gün sabah akşam bir ülkeyi yalanlarla yönetip bunu televizyon ve gazetelerinizden halka propaganda ederseniz bu çürümenin müsebbibi olursunuz.  Utanmıyor musunuz? diye sorulduğunda da pişkince insanların yüzüne karşı HAYİR UTANMIYORUZ dersiniz. Başınızda da güzel ahlakı temsil ettiğini söylediğiniz İslamın simgesi başörtüsü türbanınız ile.  Gündem yoksulluktan, barınma sorunundan, açlıktan toplumsal çürümüşlüğe kadar geldi. Bu ülkenin Meclisi'nde çocuk tacizi yaşanıyorsa, ele geçirilmiş ekranlarında sözcüleriniz çalışanlara ahlaksız teklifler yapıp, uyuşturucu ile anılıyorsa, çocuklar iş dünyasına ucuz iş gücü olarak sunuluyor ve oralarda ölüyorsa toptan bir çürüme içindeyiz demek.  Meclis kürsüsünde taciz i...

**"Hakikati Tanımlamak Kimin Yetkisinde? "**

 **"Hakikati Tanımlamak Kimin Yetkisinde? "** Bese Hozat 'ın “Önderliğin Alevilik üzerine yaptığı değerlendirmeler kesinlikle doğrudur. Kürt Alevi inancı Rea Heq inancıdır, temeli Zerdüşlüğe ve Neolitik toplumun kalıntılarına dayanıyor. Aslında Kürt Aleviliği bir bakıma doğa inancıdır, ekolojik bir inançtır..." diye bir açıklama yaptı.  KCK Eş Başkanı Bese Hozat’ın “Alevilik doğa inancıdır, kökleri neolitiktir” minvalindeki bu ifadeleri, teorik olarak elbette tartışılabilir, bence doğrudur da.  Aleviliğin Zerdüştlükle, doğayla, ritüel pratikleriyle ilişkisini konuşmak kimsenin aman aman itiraz edeceği bir şey de değil. Ama mesele tam da şurada başlıyor dostlar. Bu yaklaşım doğru bir yaklaşım değildir. Bu tam da ;  “ Her şeyi biz tarif ederiz.” anlayışıdır. Biz belirleriz.  İnancı, halkı, tarihi; yaşayan öznelerinin yerine bir politik hareketin tanımlaması… Bu, Ortadoğu’nun siyasal geleneğinde sık gördüğümüz bir “hakikati merkezden kurma” refleksinin yeni bir ver...

**"ÇÖPÜN DEĞİL, SÖMÜRÜN KOKUSU"**

 Araklı Taşönü’nde iki aydır maaş alamayan işçilerle ve yıllardır kokudan nefes alamayan köylülerle konuştum. Korkunun, yoksulluğun ve sömürünün nasıl kurumsallaştırıldığını bir kez daha gördüm. Bu ülkenin asıl çöpü işçi değil; işçiyi ezen düzenin kendisi. **"ÇÖPÜN DEĞİL, SÖMÜRÜN KOKUSU"** Bugün Araklı Taşönü’ndeki katı atık tesisinde direnen işçileri ziyaret ettim. Daha kapıdan girer girmez ağır çöp kokusundan önce çarpan bir şey oldu, korku.  Öyle bir korku ki insanın derisini kesen cinsten. İşçiler avluda bir aradaydı ama kimse konuşmak istemedi. “Yetkiliden izin almamız lazım” dediler. O an anladım , Bu ülkede işçiye artık söz hakkı değil, yalnızca susma hakkı tanınıyor. Konuşmak isteseler bile o cümle boğazda düğümleniyor. Çünkü herkes biliyor, bir kelime fazla söylersen, bir kare fazla fotoğraf karesine girersen, bir hak arama işaretini belli edersen,ertesi gün kapının önündesin. İşçilerin gözlerindeki tereddüt, bu ülkenin 23 yıllık işçi politikalarının bir aynasıydı. Ç...

**"Yalan Ekonomisi"**

 **"Yalan Ekonomisi"** Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "Kasımda yıllık enflasyon son dört yılın en düşük seviyesi olan yüzde 31,1'e geriledi" diyerek TÜİK verilerinden duyduğu memnuniyetini X hesabından paylaştı. Bağımsız akademisyenlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu'nun (ENAG) verilerine göre kasım ayında enflasyon aylık bazda yüzde 2,13 arttı. Yıllık enflasyon ise yüzde 56,82 olarak gerçekleşti. Yalan artık politik bir araç değil; yeni bir ekonomik model. Resmi adı konmamış bir post-enflasyonist epistemoloji (gerçeği veriyle değil propaganda ile kuran bilgi anlayışı) .“Gerçek ne kadar az görünürse, o kadar kolay yönetilir.” Yalan bu hükümetin ahlakı olmuştur.  Yalan bu hükümetin can simitidir. Bir talimat gelir, bir veri düşer. Bir veri düşer, bir hayat çöker.  Enflasyon makyajlanırken açlık derinleşiyor; siyasi memurlara seyyanen lütuf dağıtılırken halkın sofrasından kırıntılar bile çekiliyor. Yalan büyüyor, hakikat yoksulların yüzünde bağırıy...
 **“Sınıf Eksenine Geri Dönmek”** Ulusal sorun, Türkiye'de Kürt hareketi ile devlet arasında sürdürülen artık adına barış bile söylemeye dilimin varmadığı bir süreç iyice kafalarımızı bulandırdı.  Sanırım ülkede barış istemeyen yoktur. Herkes silahlar sussun istiyor. Barışı sadece buraya bir süreç olarak kabul ediyor ama bir halkın taleplerini kimi ulusal bakış açısıyla ulus devletin parçalanması ,  emperyalizmin bölge politikalarının bir parçası olarak görüyor.  Sosyalistler ise haklı olarak sınıfsal baktığından burjuva sistem içinde nihai bir barışın olamayacağını asıl barışın işçi sınıfı iktidarında gerçekleşebileceğini söylüyor.  Bu söylem teorik olarak doğru elbette. Fakat bunun için güçlü bir sınıf hareketi gerekiyor ki bu henüz gerçekliği olan bir olgu değil.  Ulusal hareketler Marks ve Lenin tarafından net bir çizgiye oturtulmuştur. Sadece bu çizgiyi çok iyi okuyabilmemiz gerekiyor. Nerede, nasıl, hangi koşullarda desteklenir. Burada kafalarımız, ka...

**" Çözüm Sürecinin Yeni Gerçekliği"**

 Süreç kapının eşiğinde bekliyor. Fakat o kapı artık “iyi niyet” ya da “tarihsel kardeşlik” sözleriyle açılmıyor; çıtası yükseltilmiş, çıplak gerçekliğin diliyle konuşuyor. **" Çözüm Sürecinin Yeni Gerçekliği"** 1 yılı aşkındır hala tanımlayamadığımız, üzerinde zaman zaman gelişen süreç içerisinde sert tartışmalar yaşadığımız bir "barış" süreci yaşıyoruz.  Bu sayfada da çok tartıştık. Özellikle de İmralı ziyareti üzerine üzerine. CHP gitmeli mi, gitmemeli mi diye. Bu konuyu tekrar açmıyorum çünkü taraflar kararlarını verdi ziyaret bir şekilde gerçekleşti.  Sonrasında çeşitli açıklamalar taraflardan geldi. Oy hesapları yapıldı, demokratikleşme, Suriye meselesi, Kopenhag sendromu derken karşılıklı açıklamalar gündeme düştü.  Bugün de PKK tarafıntan biz gerekli adımları attık şimdi sıra devlette, eğer devletten herhangi bir adım görmezsek başka adım olmayacak .  Belki ki bu süreç belli bir kamuoyunun beklentisi olan barış ve demokratikleşmeye ilerleyecek bir süreç ...