Kayıtlar

Haziran, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Kuşak ve Yol: Sermayenin Yeni İpek Oyunu"**

 **"Kuşak ve Yol: Sermayenin Yeni İpek Oyunu"** Son zamanlarda Yeni İpek Yolu üzerine çokça yazı okudum. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni anlamaya çalışırken, bazı dostlarla ve yoldaşlarla yaptığımız uzun sohbetler zihnimde yeni pencereler açtı.  Suriye’nin yeniden dizaynı, Kürt meselesindeki kırılmalar, Lazkiye limanının geleceği, Mersin üzerinden yürütülen lojistik hamleler, İran ile İsrail arasındaki örtük ve açık savaş hâli, bunların hepsi aslında bir büyük oyunun parçası gibi duruyor. Çin, ABD, AB ve Rusya arasında yürüyen bu yeni ekonomik savaş; görünürde limanlar, demiryolları ve enerji hatlarıyla ilgili. Ama özünde, sermayenin kâr oranını sürdürebilme mücadelesi var.  Çin, bir yandan Afrika’ya, Orta Asya’ya ve Latin Amerika’ya uzanırken; diğer yandan Türki  Cumhuriyetlerine, Afganistan’a “yardım” paketleri ve karşılıksız altyapı kredileri gönderiyor.  Zengezur Koridoru tartışmaları, sadece Ermenistan-Azerbaycan gerilimi değil; Çin’in Avrasya’daki kuşatmas...

**"Adamlık Enkazında Yoldaş Aramak"**

 **"Adamlık Enkazında Yoldaş Aramak"** Bu deneme yazı feodal kalıpların içimizdeki izlerini ve dönüşüm sancılarını anlamaya çalışan, yaşadığımız dünyayla bir hesaplaşma. Erkeklik, adamlık üzerine bir kaç söz için yazıldı.Biraz uzun oldu, ama sabır gösterirseniz beraber düşünebiliriz. Feodal erkekliği yerle bir etmek için o kadar uğraş, düşün, öz eleştiri ver, dönüşümün izini sür… Ama ilk çelişkide, o enkazın üzerine yeniden bir kahraman anıtı dikilmesini beklensin . "Adam gibi davran" denilsin. Üstelik bunu diyen, birlikte değişmek isteyen kişi olsun.  Bu bir ironi değil, bu bir çelişki. Ve tam da bu çelişki, içinde yaşadığımız sistemin duygusal haritasını açığa vurur. Oysa gerçek dönüşüm, sahiplenmenin romantize edildiği bir “adamlık” duygusuyla değil; yoldaşlıkla, birlikte sınıfı yıkma iradesiyle mümkündür.  Çünkü kadın ve erkek, bu sistemde yalnızca cinsiyetleriyle değil, sınıflarıyla da kuşatılmıştır. Ve o kuşatma, yalnızca ekonomik değil; duygusal, psikolojik v...

**"Makineleşen İnsan"**

 **"Makineleşen İnsan"** Dün gece Oppenheimer filmini bir kez daha izledim. Yalnızca bir adamın değil, bütün insanlığın zihinsel ve ahlaki kırılma anına tanıklık ettim yeniden. Atom bombasının mucidi, ilk patlamayı gördükten sonra fısıldar ve Bhagavad Gita'dan alıntı yapar;  “Şimdi ben ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.” diye. Evet istemeden yaklaşık 210 bin kişinin ölümü olurlar. İlk denemeden 20 gün sonra.  Bir bilim insanı için ne kadar acı verici bir durum değil mi?   Bu söz, bir bilim insanının taşıyamadığı vicdanı kadar, bir sistemin insanı nasıl dönüştürdüğünü de özetler. Aslında atom bombasını icat edenler, dünyayı yok etmek için yola çıkmamıştı. Onlar fiziğin sınırlarını zorluyor, insan aklının kudretini sergilemeye çalışıyorlardı.  Tıpkı buharlı makineyi bulan ya da bugün yapay zekâyı geliştirenler gibi… Ama bir farkla: Bilimi yöneten eller farklıydı. O çalışmayı finanse edenler.  Tarihte bilimsel gelişmelerin çoğu, başta insanlığın faydasın...

**"Sessizliğin Oturduğu Masa"**

 **"Sessizliğin Oturduğu Masa"** Denize bakan bir masa. Üzerinde yarım bir bardak çay.Tüten bir sigara, rüzgârla savrulan külü. Ve boş bir sandalye... Ama hayır, bu masa gerçekten boş değil. Orada biri vardı. Hâlâ da var aslında. Ama görünmüyor. Ya da artık görünmek istemiyor. Kimileri buna gitmek der. Kimileri unutulmak. Ama bazen bir insan, hiçbir yere gitmeden kaybolabilir. Beden aynı şehirde, aynı evde, aynı masada kalır da ruh çoktan başka bir yöne sapmıştır. Hayatın içinden silinmenin en sessiz şeklidir bu: görün- memek. Ve görünmemek… çoğu zaman kaybolmaktır bu düzende. Çünkü bu dünya artık sadece sesini yükselteni duyar, kendini sürekli hatırlatanı “var” sayar. Geri çekilen, içine kapanan, sessizleşen biri bir sabah “yok” kabul edilir. Oysa o hâlâ vardır. Ama başka bir boyutta, başka bir dille. Belki yalnızlıktır onu görünmez kılan. Belki de bu dünyada yanlış anlaşılmaktan yorulmuştur artık. Çayını yarım bırakması, bir sohbete değil, bir iç hesaplaşmaya aittir. Sigara...

**" CHP’de Neler Oluyor?"**

 **" CHP’de Neler Oluyor?"** Ben bu ülkenin sıradan bir vatandaşıyım. Her gün pazara çıktığında filesi boş dönen, faturaları öderken boğazı düğümlenen, çocuklarına bakarken içi burkulan milyonlardan biriyim. Ama ben sadece dertleri olan biri değilim. Ben bu ülkenin daha iyi olabileceğine de inanan biriyim. Çünkü yıllardır bizi ezen bu sistemin değişmesi gerektiğini düşünen, yeni bir nefes arayan,emek, özgürlük, eşitlik,hak, hukuk, adalet ,hatta devrim diyen milyonlardan biriyim. Milyonlar devrim mi diyor diyeceksiniz. Sokaklarda gördük ; hak, hukuk, adalet, emek, özgürlük sloganları aslında birer devrimi isteme sloganlarıdır. Çünkü bunların tek çözüm adresi orasıdır.  Ve şimdi... Son 25 yıldır yaşadıklarından bunalan, her geçen gün daha da fakirleştirilen, çocuğu için bir gelecek tasavvur edemeyen, umut olması gerekenlerin de güçsüz olduğu bir ortamda bir küçük nefes için "umudunu" temsil etmesi gereken bir partinin, yani CHP’nin, kendi içinde ne yapacağını bileme...

**"Yolumu Yeniden Çiziyorum Artık"**

 **"Yolumu Yeniden Çiziyorum Artık"** Son zamanlarda sık sık düşünüyorum. Neyi yaşıyorum, neyi erteliyorum? Hangi korkuyu susarak büyütüyorum içimde? Ve en çok da hangi yalanı huzur sanıyorum? Çünkü anladım ki huzur dediğimiz şey, çoğu zaman bir barış değil. Sadece sessizlik. O da kısa ömürlü. Epikür der ki: "Mutluluğu arzuların ve korkuların ortadan kaldırılmasında ara."  Ama ben görüyorum ki, bir şeyleri görmezden gelerek, içimde birikenleri yok sayarak, kaygılarımı uykuya yatırarak o "huzura" varmak… bana iyi gelmiyor. Ruhu olan biri için bu tür bir huzur, bir tür çürümedir aslında. Bir devrimcinin derdi sadece sokakta olmaz. Kendi içindedir en yakıcı çatışma. Ve devrimcilik, önce kendine karşı dürüst olmayı gerektirir. Ben bunu geç fark ettim belki ama fark ettim ya, artık geç kalmadım diyorum. Eskiden her şeyden biraz kaçardım. Geriye yaslanır, "zamanla geçer" derdim. Oysa zaman geçmiyor; sadece üstünü örtüyor bazı şeylerin.  Sustum, sabrett...

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

 **“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”** Bir adam… Adını vermeyeceğim. Çünkü onun adı bir kişi değil, bir zihniyet. Bir kadına bağırıyor. Yetmiyor, yüzüne tokat atıyor sertçe, bir tehdit gibi. Topluluğun ortasında. Ve en acısı? Bu kişi kendini sosyalist olarak tanımlıyor. Bütün mücadele alanlarında öne çıkıyor. Eşitlik nutukları atan, sokakta pankart taşıyan biri. Ama evde, ya da sokakta, bir kadının sesini bastırmak için sesini yükselten biri. Bize bu mu kaldı yoldaşlar? Marksist olmak, bir metin ezberlemek değil; Özgürlükçü olmak demektir. Ve en ağır tutsaklık zinciri, kadının her gün maruz kaldığı görünmez prangalardır. Kadınları ezen sistem sadece kapitalizm değil; Onu doğuran ve besleyen ataerkil tahakkümün ta kendisidir. Bir erkek, ister sağcı ister solcu olsun; kadına şiddet uyguladığında egemenin suretini taşır. Sen hangi bildiriyi imzalamışsın, hangi yürüyüşe katılmışsın, önemsizdir. Kadına tokat atan el, sınıf kardeşliğini de, eşitliği de, halkın onurunu da p...

**“Formanı Değil, Cebini Yırtıyorlar!”**

 **“Formanı Değil, Cebini Yırtıyorlar!”** Trabzonspor'dan son günlerde borsa ve sermaye artırımı, rüçhan hakkı konusında açıklama üzerine açıklama yapılıyor.  Çünkü sermaye artırımı, borç yönetimi, rüçhan hakkı konularıyla kulübü iyice sportif faliyetlerin dışında bir de borsa üzerinde batırıp birilerinin buradan da para kazanmasını sağlıyorlar.  Ne borç azalıyor, ne sportif başarı geliyor, ne taraftar mutlu, ne de hisse sahipleri. Borsada da Trabzonspor ismine zarar geliyor.  Toplanan paralar yeni transferler için harcanacak ve borç daha da yükselecek belli.  Bir kulüp düşünün… Taraftarı cefakâr, sevdası büyük. Ama başındaki yöneticiler kendi beceriksizliklerinin faturasını bu taraftara ve hisse sahiplerine ödetiyor.  Trabzonspor iki kez “sermaye artırımı” adı altında borsada yeni hisse sattı. Gerekçe neydi? “Borçları kapatmak.” Yani klasik masal:  “Kulübü ayağa kaldıracağız, sen de destek ol.” Peki, ne oldu? Taraftar parasını koydu. Ya elindeki hisse...

**'Bir Ülkeyle Dünyayı Değiştiremezsin, Ama Başlarsın"**

 **'Bir Ülkeyle Dünyayı Değiştiremezsin, Ama Başlarsın"** Bazen düşünüyorum, kendi kendime. Diyorum ki: Madem dünya bu hale geldi, madem orman yanıyor, gökyüzü boğuluyor, insanlar toprağa düşmeden aç kalıyor  biz neyi bekliyoruz? Devrimi mi? Ekolojik dönüşümü mü? Yoksa hâlâ bir yerlerden “umut” ithal etmeye mi çalışıyoruz? Bakıyorum dünyaya; kafamda döndürüp duruyorum şu soruyu: Tek bir ülkede sosyalizm mümkün mü? E, diyelim ki mümkün ,peki bu sosyalizm, doğayla barışık olabilir mi? Bilmiyorum. Ya da biliyorum da, söylemesi ağır geliyor. Çünkü şöyle oluyor: Bir ülke diyelim ki devrim yaptı. Toprak reformu, eşit ücret, kadın-erkek eşitliği, tamam.  Ama sıra geliyor betona, asfalta, nükleere, fosile… Orada devrim birden “kalkınmacı” oluyor. “Yatırımsız devrim olmaz” diyorlar. Nehirleri baraja, ovaları maden sahasına, ormanları turizm rotasına çeviriyorlar.  Ee elbette bir planlama dahilinde.  Böylede olsa Kapitalist dünyanın rekabetçi ve seni kar, rant olarak görm...

**" DEMOKRASİ Mİ, PETROL MÜ, HALKLAR MI?"**

 **"  DEMOKRASİ Mİ, PETROL MÜ, HALKLAR MI?"** Bir yanda Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan Siyonist bir rejim, diğer yanda Tahran’da kendi halkını baskıyla yöneten mollalar. Ortada ise halkların nefrete, açlığa, bombaya ve sürgüne mahkûm edildiği bir coğrafya var: Ortadoğu.  Bugün adına savaş denen şeyin ne bir başlangıcı, ne de bir tarafı var. Herkesin masaya oturduğu ama halkların masada olmadığı bir oyun bu. Netanyahu’nun sosyal medya paylaşımı, bir tiyatronun replikleri gibi yankılanıyor: “Tiranlar roket fırlattı.”  Peki, ya 15 bin çocuğun hayatını yitirdiği Gazze? Bombalanan hastaneler, engellenen yardımlar, susuzluktan ölen bebekler, elektrik kesildiği için  morgda çürüyen ölü insan bedenleri?  Hangi tiran? Kim kimden hesap soracak ? Gerçek şu: emperyalizmin vekâlet savaşlarında, her aktör halkına düşman, her aktör kendine meşru. Ve biz, Türkiye. Bir NATO ülkesiyiz. NATO’nun tarihsel misyonu bellidir: kapitalist emperyalizmin jandarması olmak.  ...

**"Toprağın Kızıllığında Bir Umut: Kızıl Ekolojik Devrim"**

 **"Toprağın Kızıllığında Bir Umut: Kızıl Ekolojik Devrim"** Bir kitap tanıdımı daha. Öyle böyle bir kitap değil. Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm pek çok soruya da cevap buldum kitapta.  Okurken de büyük keyif aldım. Yormadı, sürükleyici ve anlaşılır bir dili var. Başlayınca bitirmeden bırakmayacaksınız. Ben öyle yaptım.  Gelelim kitabın içeriğine ; Bir ormanın ortasında, bir yanda kurumuş yapraklar, diğer yanda filizlenen yeni fidanlar... Bir yanda doğayı parça parça yutan makineler, diğer yanda çamura basarak direnen yoksullar... İşte bu çelişkinin içinden doğuyor Kızıl Ekolojik Devrim. Victor Wallis’in kaleminden çıkan bu kitap, ne sadece bir çevre savunusu ne de yalnızca sosyalist bir metindir. Bu kitap, yaşamın tümünü savunmaya çıkan bir çağrıdır. Toprağı, suyu, havayı; ama aynı zamanda işçiyi, çiftçiyi, kadını, çocuğu... tüketilmek istenen ne varsa hepsini yeniden soluklandırma çabasıdır. Wallis, bizi sömürünün iki yüzüyle yüzleştiriyor: Doğanın sınırsızca yağmala...

**"İranlı Komünistlerin Çağrısı Doğru mu?"**

 **"İranlı Komünistlerin Çağrısı Doğru mu?"** İran - İsrail savaşı diye adlandıralım. Şimdilik bombalar patlıyor, şehirler yıkılıyor, insanlar ölüyor. Bu bir operasyon değil çünkü karşılıklı silahlar konuşuyor. O zaman savaş diyebiliriz.  Ne kadar sürer bilemiyoruz. Ama biz zamana yayılacak  bir savaş olarak düşünüp İran Komünist Işçi Partisi'nin çağrısını ona göre yorumlamaya çalışalım.  Elbette bu yorum bana ait bir yorumdur. Başka insanlar farklı düşünebilir. Ama önemli olan tartışmak değil mi?  İki devlet savaşıyor. İki halk ölüyor . Ama bir halk ayağa kalkarsa, belki bir rejim yıkılır. İran Komünist İşçi Partisi bir bildiri yayınladı. Bildiri, İsrail’in İran’daki nükleer ve askeri merkezlere, generallere yönelik saldırılarını bir fırsat olarak tanımlıyor.  “Bu saldırılarla İran halkını katledenlerin bazıları öldürüldü. Bu, cellatlara darbedir. Ancak kurtuluş, halkın kendi elleriyle bu rejimi yıkmasındadır” diyorlar.  Ve çağrıları açık: “Kadın, yaş...

**"Siyonizmin Bombaları, Halkların Direnişi ve Tarihin Gidişatı"**

 **"Siyonizmin Bombaları, Halkların Direnişi ve Tarihin Gidişatı"** Orta Doğu bir kez daha ateş çemberinde. Halklar ölüm tehdidi altında. İsrail devleti, uluslararası hukuku ayaklar altına alarak İran’ın başkentinden Tebriz’e, Natanz’daki nükleer tesisten Şiraz’a dek sivilleri, bilim insanlarını, üst düzey askeri yetkilileri hedef alan kapsamlı bir saldırı başlattı.  Bu saldırılarla İsrail sadece İran’a değil, aynı zamanda bütün bölge halklarına karşı yeni bir hegemonya hamlesi yürütmektedir. Geride kalan sadece yıkılmış kentler değil; yitirilen onurlar, gasp edilen geleceklerdir. Bahane İran' ın bölgeyi tehdit edecek nükleer çalışmaları. Gerçekten komik gerekçeler.  Netanyahu’nun “Yükselen Aslan Operasyonu” adıyla sunduğu bu barbarlık, siyonist devletin gerçek yüzünü bir kez daha açığa çıkardı.  Saldırılar, Filistin’de süregiden soykırıma gösterilen tepkiyi bastırmayı, dikkatleri Gazze’den uzaklaştırmayı, ABD destekli İsrail’in bölgede rakipsiz bir güç olarak yenide...

**'Kant’tın Diliyle Sevdaya Mektup"**

 **'Kant’tın Diliyle Sevdaya Mektup"** Trabzon, bir sıcak yaz akşamı...  Zira seni hâlâ bir kelimeyle anlatamıyorum; çünkü sen ne bir nesnesin ne de sadece görünen bir şey… Aklımla seni çözmeye çalıştım: tek misin, çok mu? Mecbur muyum sana, yoksa gönüllü müyüm? Sebebin ne, sonucum ne? Ama hiçbir cevabın içine tam oturmadın. Sen, sevgili kadın, iç yüzü bilinmeyen bir hakikat gibisin: Dışını görüyorum, ama içindeki sırrı asla tam bilemiyorum. Seni gördüğümde içimde bir sevinç kabarıyor; ama bu ne çıkar gözeterek açıklanabilir ne de sadece kalbimin çarpıntısıyla… Galiba bu, karşılıksız bir hoşluk duygusu. Senin gözlerin bana güzelliğin en sade, en gösterişsiz halini düşündürüyor.  Ama ne kadar düşünsem de, ellerini tutmadan seni anlayamıyorum. Seninle konuşmak, yaşanarak öğrenilen bir şey gibi geliyor bana: Ne kadar hayal kurarsam kurayım, yüzünü görmeden hiçbir şey tam değil. Ama seni hayal etmek de umut dolu bir şey; sanki seni hiç görmesem de bir yerlerde var olduğunu hi...

**"Terk Etmeyen Şeyin Adı – Sevda mı, Varoluş mu?'**

 **"Terk Etmeyen Şeyin Adı – Sevda mı, Varoluş mu?'** (Ahmed Arif’in dizelerinden yola çıkan bir deneme) "Terketmedi sevdan beni, aç kaldım, susuz kaldım..." – Ahmed Arif Bazen insan bir sevdayla doğar. Kimliği gibi takılıverir yakasına. O sevda bir kadın değildir yalnızca, bir ülke değildir tek başına, bir ideoloji de değil belki...  Ama her birine temas eder, her birinde yeniden doğar. Terk edilmez, çünkü insan onu terk edememiştir aslında.  Ahmed Arif’in dizelerinde dile gelen o inatçı sevda, belki de insanın kendi hakikatine saplanıp kalmış hâlidir. Antik Yunan’dan bugüne uzanan felsefenin kadim sorusu: “İnsan nedir?” Platon’a göre, ideaların peşinde koşan ruhun yeryüzü macerasıdır insan. Ama Ahmed Arif’in dizelerindeki ruh, ideaları değil, elleri kelepçelenmiş halkının gerçekliğini taşır.  Aristoteles, insanı “zoon politikon” olarak tanımlar; toplumsal bir hayvandır insan. Bu dizelerde ise toplumun dışına itilmiş, ama yine de toplum için yanan bir iç ses konuşur...

**"Robotlar ve Entropik Devrim ;Termodinamiğin Gölgesinde Bir Toplumsal Sıçrama"**

 **"Robotlar ve Entropik Devrim ;Termodinamiğin Gölgesinde Bir Toplumsal Sıçrama"** Yazarken özellikle bir alan ya da disiplin seçmiyorum. Bazen güncel politik gelişmelere dair kendi penceremden bir yorum getirmeye çalışıyorum, bazen içinde bulunduğum duygu durumunun izini süren edebi denemelere yöneliyorum.  Çoğu zaman da okuduğum kitaplardan, makalelerden, tartışmalardan anlayabildiğim kadarıyla bazı düşünceleri yazıya döküyor, onları kendimce açıklamaya çalışıyorum.  Yazdıklarımın doğru, eksiksiz ya da nihai olduğunu düşünerek değil; tersine, hatalı olabileceğini bilerek ama bu kaygıya takılmadan kaleme alıyorum. Çünkü bir sosyalist olarak amacım yalnızca bir şeyleri “söylemek” değil, aynı zamanda tartışmak. Ezberlerimizi unutmadan ama onları yeniden düşünerek, insanlığın ve doğanın felakete sürüklendiği bu çağda, toplumsal devrim adına yeni yollar açabilmek... İşte bu yazı da böyle bir çabanın küçük bir adımı. Bir sabah gözünüzü açıyorsunuz ve artık dünyada hiçbir işç...

**"Gazze’ye Doğru Bir Tekne; Madleen"**

 **"Gazze’ye Doğru Bir Tekne; Madleen"** Özgürlük filosu koalisyonun içinde 12 insanlık vicdanı taşıyan Madleen ' Mısır açıklarından Gazze'ye doğru yol aldıkça bir taraftan İsrail çıldırırırken bir taraftan her gün Gazze için ekranlardan hamaset yapanlar sessizliğe gömülüyor.  Gemil kıyıya yaklaşıyor, gergin bekleyiş artıyor; ufukta yalnızca deniz değil, bir halkın nefesi de sıkışıyor şimdi , bastırılmış, boğulmuş, unutturulmak istenen o kadim nefes… Dünyanın gözleri önünde, vicdanlar sinyali kesilmiş bir teknede suskunluğa mahkûm edilirken, bombaların sesine karşı bir ses bile etmeyen devletler, kelimeleriyle değil, sessizlikleriyle suç ortağıdır artık. Madleen sadece bir tekne değil, kanla kuşatılmış bir halkın yaşama tutunma çabasıdır; içinde çocuk maması var, yara bandı, biraz umut ve çokça insanlık.  Ama İsrail, "nefret filosu" diyerek suya değil, doğrudan ahlaka ateş ediyor. Yalnızca yardım değil, onur da engellenmek isteniyor. Kıyıdan ,uzaktan bakıyor...

**"Sanayi Göçü: Kumaşın Söküğü, Motorun Susuşu, Emeğin Sürgünü"**

 **"Sanayi Göçü: Kumaşın Söküğü, Motorun Susuşu, Emeğin Sürgünü"** Bir kaç gün önce ilerleyen yaşına rağmen hala mücadeleyi bırakmayan, ik gönlü heyecanıyla büyük insanlığın sorunlarıyla ilgilenmekten hiç vaz geçmeyen sevgili abim Gültekin Yucesan ile bir sohbette bu ülkenin sanayisinin en önemli kalemlerinden biri olan tekstil ın Mısır'a taşındığını ve şimdilik ülkede 300 bin kişinin bu yüzden işsiz kaldığını şöyle ayak üstü konuştuk.  Neden gidiyor tekstil sanayicisi? Neden Mısır'ı tercih ediyor diye sorguladık. Bu konuda biraz okuma yapınca bu sorunun sadece tekstilde değil otomotiv sektörü gibi lokomotif sektörlerde de yaşandığını, ünlü otomobil markalarının Türkiye yatırımlarını durduğunu da gördük.  Bunun sebepleri üzerine bayramı da fırsat bilerek çeşitli yerlerden okumalar yaptım. Şimdi çıkardığım sonuçları , sorunun sebeplerini kendimce aktarmaya çalışacağım.   Bsşlayalım bakalım ; Bir ülkenin büyümesini ölçmek istiyorsanız, ihracat rakamlarına değil; a...

**"İlmik"**

 Yeni bir deneme...  **"İlmik"** Olmayınca olmuyor...  Bazı şeyler, ne kadar uğraşsan da seni olmamışlığın o karanlık suyunda yüzmeye mahkûm ediyor.  Hayat, bir kuyunun içi gibi: Ne kadar bağırırsan o kadar yankını duyarsın. Ve bazen, çaban da, sesin de, içtenliğin de boşlukta kaybolur. Bir yankı olarak döner sana, tanımadığın bir ses gibi. Bir insan, geçmişini omuzlarında taşır aslında. Sırt çantasına değil, omurgasına yüklenmiştir yaşadıkları.  Her adımda biraz daha kambur eder seni. Zamanla kamburun altında karakterin oluşur. İnsan, hatalarıyla biçimlenir; pişmanlıklarıyla yoğrulur.  Çünkü zaman sadece ileri doğru akar ama içimizdeki zaman hep geri döner. O hatalı bakışlar, söylenmemiş sözler, söylenmiş ama yerini ysnlış bulmuş veya hiç bulamamış cümleler… Hepsi içimizde birer ilmik olur. Ve işte hayat: sabırla örülen bir halıdır. Her gün, her karar, her suskunluk bir ilmik. Ve o ilmiklerden bazıları eğri düşer. Önce fark etmezsin, desenin içinde kaybolu...

**"İzmir Halkı Rahatsız(!)"**

 **"İzmir Halkı Rahatsız(!)"** İzmir halkı rahatsızmış... Neden mi? Çünkü sokaklar kirliymiş. Çöp dağları oluşmuş, grevmiş bu, ayıpmış bu! İzmir halkı derken… kim o halk? Hani şu her sabah işe giderken sokağını süpüren, gündüz çöpleri toplayan, gece asfalt döken, yağmurda logar açan, güneşte asfalt yakan 20 bin “olmayan” kişi var ya… Onlar değil. Onlar halk değil. Asıl halk: Sekülerliğin konforlu balkonunda “çayında limon” eksik olunca "devrim" isteyen, ama limonu bulunca devrimden vaz geçen. Bu istediği devrim de öyle bildiğimiz malını, mülkünü elinden alan değil ha!  Ama markete giderken kaldırımda çöp görünce "Bu ne rezalet!" diye belediye başkanına tweet atan. Sistemle sorunu yok, çünkü sistemi onun yerine zaten o “olmayan halk” sırtında taşıyor. Grev varmış. Ücret yetmiyormuş. Ne önemi var ki? İzmir halkı rahatsız! E peki, “olmayan halk” ne yapsın? Rahatsız olmasın mı? Yoksa o halktan sayılmıyor mu hâlâ? Çünkü İzmir’de halk, sadece rahat olanlardır. D...

**"İzmir’de Çöp Dağlarının Arasında Kaybolan Sosyal Demokrasi"**

 **"İzmir’de Çöp Dağlarının Arasında Kaybolan Sosyal Demokrasi"** Toplumsal muhalefet, kimi zaman bir grev pankartında yankılanır, kimi zaman bir çöp yığınının kokusunda ete kemiğe bürünür.  Son günlerde Disk'e bağlı Genel İş sendikasına üye işçilerin "eşit işe eşit ücret " şiarıyla başlattıkları grev bazı solcuların ve sosyal demokratların ağır eleştirisine uğruyor.  Neymiş efendim Disk tam da bu günlerde iktidarın ekmeğine yağ sürüyor. AKP ' ye çalışıyor, bu kadar ücret ülkenin gerçekleri ile uyuşmuyor. İnsan gerçekten bu söylemlere üzülüyor. Neymiş ülkenin gerçekleri ? Mehmet Şimşek'in anlattığı gerçekler mi? Şimşek haklı ise ne diye sokaklara çıkıyoruz ki?  Evet, İzmir’in sokaklarında biriken yalnızca evsel atıklar değildi bu kez; birikmişti aynı zamanda hayal kırıklığı, birikmişti umutların rafa kaldırılmış biçimi, birikmişti sınıf çelişkilerinin açık ve çıplak gerçeği.  O çöp dağları, bu ülkeye “hak, hukuk, adalet” getireceğini vadedenlerin, o hakl...