Kayıtlar

Ağustos, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Türk mü, Türkiyeli mi?"**

 **"Türk mü, Türkiyeli mi?"** Son zamanlarda bazı kesimlerin ısrarla gündeme taşıdığı tartışma şu: “Türk mü, Türkiyeli mi?” Kendi kendime soruyorum: Ben Türk müyüm? Bu kimlik benim için bir ayrıcalık mı? Ya da çok mu önemli? “Türkiyeli” desem, kendini bu topraklara ait hisseden bir sosyalistim desem, etnik kimliğim yok mu olur?  Tarihsel olarak kaçımız saf bir ırka dayanıyoruz? Binlerce yıl göç yollarının, istilaların, ticaretin, farklı halkların kaynaştığı bu coğrafyada saflaşmak mümkün mü? “Türkiyeli Türk’üm” de diyebilirim, çünkü başka bir kimlik bilmediğim için, bundan da rahatsız değilim. Ama “Türkiyeliyim” dememin sakıncası ne olabilir?  Bu topraklarda doğan herkes gibi ben de, belki Kürt, Ermeni, Rum, Çerkes, belki Hitit, Frig, Lidyalı bir halkın torunu olabilirdim. Bunlardan birini söylemek beni ikinci sınıf mı yapar? Elbette hayır. Ama bakıyorum: kimi çevreler için mesele kimliklerin eşitliği değil, Türk kimliğinin “devletin üzerinden silinmesi” korkusu var....

**"Özgürlük Maskesi ve Çıplak Gerçek"**

 **"Özgürlük Maskesi ve Çıplak Gerçek"** Bir kaç gündür Konya'da yaşanan bir Doktor'un hastasını reddetme olayını tartışıyor insanlar. Hem de kılık kıyafeti üzerinden. Muayene etmesi gereken bir hastayı inançlarıma aykırı giyiniyorsun diye muayene etmedi.  Haberlere konu olunca da sosyal medyada doktora destek sayfaları ve paylaşımları çoğaldı. Kısaca dünün mağdurları bugün gerçek yüzlerini ortaya çıkardı. Zaten son 15 yıldır iyice yüzlerini tanıma fırsatımız oldu.  Olay neydi, ne anlamamız lazım? Sorgulamamız gereken bu aslında. Konya’da bir doktor, muayeneye gelen bir kadına “kıyafetin açık, teşhirci seni muayene etmem” diyerek kapıyı gösterdi.  Aslında bu sadece bir doktorun hadsizliği değil. Bu olay, Türkiye’de İslamcı zihniyetin yıllar içinde geçirdiği dönüşümün en net işareti. Bugün o doktora sosyal medyada destek kampanyaları açanların kim olduğuna bakınca, 28 Şubat sürecini hatırlamamak mümkün değil. O gün meydanlarda “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” ...

**"“Hayatın Anlamına Dair”**

 “Hayat, cevabı bulunacak bir bilmece değil; her gün yeniden yazılan bir denemedir.” SHB **"“Hayatın Anlamına Dair”** Kendimle konuşuyorum, öfkeleniyorum, umutsuzluğa kapılıyorum yine de teslim olmuyorum. Asla vaz geçmiyorum. Hayatın bir anlamı var biliyorum. Bu anlamı yakalamaya çalışıyorum.  İç monologlarım oluşuyor beynimde, hiç susmuyor şu sıralar ne beynimin ne yüreğimin sesi. Hep bir sorgu, hep bir düşünce. Bazen isyan oluyor bazen derin bir sessizlik.  Yaşıyorum evet, nefes alıyorum herkes gibi. Doğanın diğer parçaları gibi, onun bir parçasıyım. Ama beni diğerlerinden farklı yapan milyonlarca yıl içinde geliştirdiğim düşünme yeteneğim.  İşte bu beni yoruyor. Bir anlam arayışına itiyor. İnsan, hazır bir anlam bulamaz; özgürlüğüyle kendi yaşamının anlamını yaratmak zorundadır. Başka bir deyişle, Sartre’ın dediği gibi: “İnsan, özünü sonradan kendisi kurar.” İşte mücadelemle, sorgularımla, sevdalarımla, sevdiklerimle bu anlamı, kendi özümü kurmaya çslışıyorum....

**"Kınadık, Daha da Sert Kınadık!"**

 **"Kınadık, Daha da Sert Kınadık!"** Yandaş gazeteler büyük harflerle başlıklar atıyorlar; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan İsrail'i çok sert kınadı. Öyle bir hava yaratıyorlar ki sanki bir sabah ansızın İsrail semalarında yüzlerce uçakla İsrail vurulacak gibi.  Ee bu işi iyi biliyorlar. Yıllardır aynı şeyi yapıyorlar çünkü. Ama kime? Suriyeli Kürtlere. Çünkü herkes vurabildiğine uçak kaldırıyor. Vuramadığına, ya da şöyle diyelim daha doğru olur bölgede ortaklık yaptığını sert şekilde kınıyor.  Ama bunu içerde öyle bir satıyor ki mazlum halkların kurtarıcısı, demokrasi taşıyıcısı. Biz bunun ne anlama geldiğini biliyoruz. Türkiye burjuvazisine Suriye'de alan açmak. Otoyol, havaslanı, liman, inşaat işlerini almak. Yapılan protokoller zaten bunu gösteriyor.  Peki buradan alkışlayan yoksullara ne düşüyor? Elbette her zamanki gibi yoksulluk. Neyse biz şu kınama konusuna dönelim yine. Neymiş kınamanın anlamı görelim.  Devletlerin dilinde “kınama” aslında dostane bir uyar...

**"Ataletle Olmaz"**

 **"Ataletle Olmaz"** Bir söz çarptı yüzüme: “Bu ataletle olmaz. Mücadele tatil tanımaz, iş tanımaz, çocuk tanımaz.” Ve haklıydı. Çünkü biz, mücadeleyi hayatın kenarına koydukça, devrim sadece boş zaman uğraşı haline geliyor.  İşten artan vakitte, tatilden dönünce, keyfimizi bozmadığında uğranan bir hobiye indirgeniyor. Oysa mücadele hobi değildir. Mücadele, hayatın kendisidir. Bugün kendini sosyalist partilerde, emek örgütlerinde, derneklerde örgütlü sanan nice insan, mücadeleyi hep erteliyor.  İş, çocuk, aile, tatil, keyif bahane ediliyor. Mücadele hep “sonra”ya bırakılıyor. Sosyal medyaya birkaç paylaşım, iki söyleşiye katılım, bir kültürel etkinlik… sonra da “bugün de iyi iş çıkardık” diyerek sofrada iki kadeh rakı ile günü kapatmak. Bu mudur devrimcilik? Bu mudur örgütlü sorumluluk? Lenin, “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” derken, teoriyi süs olarak değil, eylemin kılavuzu olarak koymuştu önümüze.  Marks, işçi sınıfına dünyayı değiştirme görevini ve...

**"AKP Karşıtlığı ve Sosyalist Hareketin Stratejik Yönelimi"**

 **"AKP Karşıtlığı ve Sosyalist Hareketin Stratejik Yönelimi"** Hep konuşuyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz. Hep yazıyoruz ama asla pratiğimiz yok. Bu yüzden düzenin sınırları içinde üç beş kamucu söz söyleyip köşemize çekiliyoruz.  Kısaca değiştirmek için bir hamlemiz yok. Elbette bunun pek çok sebebi var. Anlamak anlıyoruz, tanımlıyoruz Marx'ın dediğini ; " aslolan değiştirmektir " kısmını bir türlü yapamıyoruz.  Yapmak için bazı zincirlerimizden kurtulma zamanı çoktan geldi ve geçiyor dostlar. Bu yüzden son okuduğum kitapları da kaynakça göstererek düşüncelerimi ve önerilerimi yazıya dökmek istedim.  Bağımsız sosyalist bir hat oluşturmak gerekiyor artık. Bu hat Cumhuriyetçileri de, ulusal hareketi de içinde yedekleyecek, Kürt hareketini de sınıfsal temeller üzerinde yorumlayacak ve dayanışacak bir hat olmalı.  Evet sevgili yoldaşlar, 2017 sonrasında sosyalist hareketin temel gündemi “AKP’yi devirmek” hedefi etrafında şekillenmiştir. Bu hedef, otoriterleşmeye ve...

**"Haziran’dan Temmuz’a: 1917’nin Dersi, Bugünün Aynası"**

 **"Haziran’dan Temmuz’a: 1917’nin Dersi, Bugünün Aynası"** Klasikleri okumaya devam ederken okuduklarımla o günkü koşulları gözardı etmeden bugünün koşullarını da gözönünde bulundurarak yazmaya çalışıyorum.  Koşullar farklılık gösterse de bir paylaşım savaşının yaşandığı yıllardaki savaşın yıktığı bir ülkedeki nesnel koşullar ile bugün , dünya savaşı yok ama bir dünya savaşının yaşatacağı sömürü ve yoksulluğun koşullarının olduğu nesnellik az çok benzerlik gösteriyor.  Tabiki toplumsal muhalefeti ayakta olmayan, işçileri sovyetlerini oluşturmamış, ordusu bölünmemiş, burjuva iktidarı güçlü bir dönemdeyiz.  Devrimi yapacak özneler henüz sınıfla bağ kuramamış bir ortamda da cabası tabi.  Böyle bir nesnellikle o günü nasıl örtüştüreceğimi bununda yazının ilerleyen bölümlerinde yapmaya çalışacağım.  1917 Rusya’sında işçiler ve köylüler cephede kan dökerken, Petrograd sokaklarında öfke kabarıyordu. Halk, savaşı ve yoksulluğu bitirmek için ayağa kalkmıştı. ...

**"KKM Faciasından Carry Trade Tuzaklarına"**

 **"KKM Faciasından Carry Trade Tuzaklarına"** Türkiye’nin son üç buçuk yılının simgesi haline gelen Kur Korumalı Mevduat (KKM) nihayet kapandı. Merkez Bankası, yeni açılış ve yenileme işlemlerini durdurdu.   Mahfi Eğilmez’in hesaplamasına göre, bu deneyin yani AKP- SARAY iktidarının ekonomiye maliyeti 60 milyar doları aştı.  Yani bu şu demek paranın sahiplerine müthiş bir servet aktarımı yapıldı. Arada küçük yatırımcı da bir şeyler cebine koydu.  Bu durumu elbette anlıyorsunuz da anlamak istemeyenler var. Çünkü onlar SARAY ne yaparsa doğru yapar inanışı ile kafalarını kuma gömmüşler.  Bir kaç gün önce Ekonomi gazetecisi Emin Çapa ' nın bir açıklamasını okumuştum. Diyordu ki ; “Türkiye’de ekonomik kriz yok, birkaç bin kişiye gelir transferi yapılıyor” "Türkiye bir ekonomik krizde değil. Bu bir ekonomik kriz olsa biterdi. Bu yaşadığımız bir gelir transferi. Milyonlarca insandan, birkaç bin kişiye gelir transferi yapılıyor” iddiasında bulundu. Şimdi bir bakal...
  **"Altın mı Su mu? "** Bugün Birgün gazetesine göz atarken baş sayfada son 2 ayda 104 maden arama ruhsatının şirketlere dağıtıldığını acı bir gülümseme okudum. Nereye varacak bu yok oluş?  Talanın büyüklüğü, soygunun tarif edilemez boyutları, insanlığa düşmanlığın acımasızlığını bir kez daha görmek ve anlamak beynimi uyuşturdu. Peki buna karşı tepkimiz? Maalesef bir vurdum duymazlık.  Haber yazısında şöyle deniliyordu ; AKP iktidarı, ‘işgal yasası’nın gündeme gelmesiyle iştahları kabaran ulusal ve uluslararası maden şirketlerinin yüzünü güldürmeye devam ediyor. Teklifin gündeme geldiği günlerde başlayan ruhsatlandırma furyası, Meclis’ten geçtikten sonra da devam etti. Son iki ayda şirketlere verilen maden arama ruhsatı sayısı 104’ü buldu. İklim krizi ve artan kuraklıkla boğuşan aralarında Sinop, Dersim, Muğla, Çanakkale gibi illerin de olduğu 40 farklı kentte doğa sermayeye açıldı. Ruhsatların 15’ini altın madeni arama ruhsatı oluşturdu. Verilen ruhsatlarla birlikte Sam...

**"Şehir Hastaneleri: Sermaye Birikiminin Sağlıkta Kara Deliği"**

  **"Şehir Hastaneleri: Sermaye Birikiminin Sağlıkta Kara Deliği"** Gazetelere düşen bir haber ; 18 Şehir hastanesine 2025 yılının ilk 7 ayında 71 milyar TL ödendi. Bu para şirketlere kira hizmet bedeli olarak ödendi. Yani emekçiye, işçiye, emekliye, çiftçiye para yok denilen hazineden.  Şimdi gelelim bu sömürünün temeline ve nasıl gerçekleştiğine. Kurulan bu yalan düzenin halkı nasıl süper hastaneler yaptık, otel gibi, beş yıldızlı kalite aldatmacasına.  Kapitalizm hiçbir zaman durduğu yerde durmaz; sermaye her daim yeni birikim alanları bulmak, değer üretmeyen alanları bile değer zincirine dahil etmek zorundadır.  Sağlık, Marx’ın deyimiyle “kâr için sınırsız genişleme”nin son büyük siperlerinden biridir. Türkiye’de “şehir hastaneleri” adıyla pazarlanan model, bu sürecin en çarpıcı örneği: Devletin mülkiyeti, kamunun bütçesi, halkın sağlığı , hepsi birer sermaye aktarım mekanizmasına dönüştürülmüştür. Marx, devletin sermayenin “ortak komitesi” olduğunu söyler. Burad...

**"Madencilik, Yeşil Dönüşüm ve Sınıf Mücadelesi'**

 **"Madencilik, Yeşil Dönüşüm ve Sınıf Mücadelesi'** Bugün her yerden susuzluk haberleri geliyor. Yeni yasal düzenlemeler yapılıyor madencilik için. Bütçe deniliyor, kalkınma deniliyor.  Bunun için şöyle bir gezineyim dedim nette. Bu konuda neler yazılmış, halkı manipüle eden ne tür haberler yapılmış.  Çünkü o kadar kendi hakkına ve sömürüsüne duyarsız kitleler yaratılmış ki istedikleri gibi düzenlemeleri yapabiliyorlar. Daha dün iş bırakma ve alanlara davet etti sendikalar ama görüntü bir kaç büyük şehir dışında felaketti.  Kendi ekmeği için kıyıda köşede atıp tutanlar konu meydan olunca ya korkak ya vurdum duymaz ya da devletten beklenti içindeler kazanma sırası bize de gelecek, reisin bir bildiği var duygu salınımı içindeler.  Reis'in AKP - SARAY iktidarının çeyrek asırdır nasıl bir bildiği olduğunu hala öğrenemedik demek. Ya çok safız, ya da çok korkak.  Yandaş Yenişafak gazetesinde geçmiş tarihlere ait geniş bir açıklsma / haber buldum. Madencilik se...

**"Devrimin Silahlı Gücü: Orduyu Kazanmak"**

 **"Devrimin Silahlı Gücü: Orduyu Kazanmak"** Ekim Devrimi günlerini okurken Nisan- Temmuz arası Kerenski hükümetine karşı işçi, asker, yoksul köylü kalkışmalarını okurken Lenin'in değerlendirmeleri ve koşulların olgunlaşması konusunda uyarırken ordunun önemini vurgulaması önemli bir ayrıntıdır.  Devrim yalnızca fabrikalarda, tarlalarda, sokaklarda değil, aynı zamanda kışlalarda da belirlenir. İşçi ve yoksul köylülerin üretimden gelen gücü elbette devrimin en muazzam ayağıdırr; ama orduyu yanına çekmeden bu güç, karşı devrimin süngüleri karşısında sıkışır. 1917 Temmuz’unda Rus işçileri ve askerleri ayaklandığında Lenin “zamansız” dedi. Çünkü kitlelerin öfkesi haklıydı, ama ordu bütünüyle Bolşeviklerin tarafına geçmemişti.  Cephedeki yenilgiler hoşnutsuzluğu büyütmüştü, fakat hâlâ milyonlarca asker Kerenski hükümeti, Menşevik ve Sosyalist-Devrimcilerin etkisindeydi.  Ordu içindeki bu parçalanmışlık, devrimi zafere taşımaya yetmedi; Geçici Hükümet saldırıya geçti, Bol...

**"Asıl Mesele Kokuyu Bastırmak Değil, Körlüğü Gidermek”**

 **"Asıl Mesele Kokuyu Bastırmak Değil, Körlüğü Gidermek”** José Saramago’nun Körlük’ünde tuvalet sahnesi, insanın en temel, en çıplak, en kaçınılmaz hakikatinin yüzüne çarpmasıdır: medeniyetin ince cilası bir anda sıyrılır, geriye çaresiz bir yığınlık ve başkasının pisliğini temizleyemeyen, kendi varlığını düzenleyemeyen bir insanlık kalır. Körlük salgınıyla birlikte tuvalet, uygarlığın vitrini değil, çürümenin aynası olur. Bugünün Türkiye’si de tam burada duruyor. Kitleler, körlüğün içinde yaşamaya alışmış durumda. Görmeyenler görmediklerini fark etmiyor; görmeye çalışanlar ise o tuvaleti dizayn etmekle, yani pisliği estetikleştirmekle meşgul: kimin gireceği, nasıl kullanılacağı, kokunun nasıl perdelenebileceği… Ama kimse körlüğün kaynağına, yani o alanın neden bu kadar pis koktuğuna el uzatmıyor. Siyasal manzaraya bak: halk, gözlerinin önündeki yağmayı, çürümeyi, otoriterliği görmüyor. Uyanık olduğunu sanan bir avuç kesimse, düzenin kendisine değil, düzenin dekoruna takılıyor....

**"İhanetin Adını Silmek"**

 **"İhanetin Adını Silmek"** Lenin okumalarına devam ederken hem okuduklarımı yeniden pekiştirmek , hem de bugünü anlamak adına kafa yoruyorum. Bu arada yazıp paylaşmak isterken sizleri de yoruyor olabilirim.  Lenin' i hem bu yazılarımı yazarken bulunduğu nesnel koşulları düşünüyor, hem yazılardan bugüne cevap arıyorum.  Değişmeyen koşullar ile değişen koşulların tahlilini yapmaya çalışıyorum. Bugüne cevapları çıkartmaya ve bugünü o cevaplardan yeniden nasıl inşa edebilir, nasıl bir mücadele hattı çizebiliriz. Emek ve sermayenin çelişkisi değişmedi, emperyalizm daha da vahşi bir hal aldı, eskisi gibi işgaller yok, vekalet savaşları ile yürüyor savaşlar.  Değişmeyen tek şey var, komünistler o gün durdukları çizgide bugün de durmak zorundalar. Duruşlarını ve devrimci hedeflerini değiştirmeden bugüne ait taktikler üretmeleri gerekiyor sadece.  Böyle girdikten sonra Lenin'in sosyal demokrasiye eleştirisi ve parti adının değiştirilmesini istemesinin ne kadar da doğru...

**"Bir Devrimcinin Sıcağında Yanan Hayat"**

 **"Bir Devrimcinin Sıcağında Yanan Hayat"** Harun Karadeniz… Adı, Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi, öfke ve umutla çarpar tarihin kıyılarına. O, hayatını “okumak” ile “dönüştürmek” arasına sıkışmış bir öğrenciden çok daha fazlasıydı.  Yalnızca sınıf sıralarında değil, fabrika kapılarında, üniversite amfilerinde, meydanlarda, grevlerde ve direnişlerde vardı. Harun, devrimci olmayı romantik bir hayal değil, bedeli ağır bir görev olarak kavradı. Harun, yoksul bir ailenin çocuğu olarak geldi bu dünyaya. İmkânsızlıkların içinden geçti, mühendislik okudu. Ancak o, hiçbir zaman yalnızca “kendi kurtuluşu” için mücadele etmedi. Üniversitelerde parasız eğitim için, işçi sınıfının hakları için, emperyalizme karşı bağımsız bir ülke için ayağa kalktı. O yıllarda, devrimci gençlik “Yankee Go Home” derken, Harun da en önde yürüyenlerdendi. 12 Mart darbesinin karanlığında yakalandı, işkenceden geçirildi. O kirli hücrelerde, devletin zulmü  değil sadece kanserde bedenini hedef aldı....

**"Yıkıntıların Arasında Yol Arayanlar"**

 **"Yıkıntıların Arasında Yol Arayanlar"** Rüzgâr, devrilmiş duvarların arasından uğuldarken, taşların arasında hâlâ yanmamış bir kâğıt parçası buldum. Üzerinde yarım kalmış bir slogan, silinmiş bir imza… Bir zamanlar burada işçi sınıfının sesi vardı; grevlerde yükselen, fabrikaların kapısında yankılanan, meydanlarda haykırılan… Şimdi hepsi, harfleri dökülmüş bir duvar yazısı gibi yarım. Yıkıntılar… Sadece taş değil, sınıfın örgütlü gücü de yıkılmış. Bir direnişin bastırılışı, bir sendikanın tasfiyesi, bir partinin susturuluşu… Ama biz biliriz ki, yıkıntıların altında kalan her şey, toprağa karışır, toprağın hafızasına işlenir. Ve toprak, işçinin kanını da, alın terini de saklar. Ayağımın altındaki taşları çevirirken, kimi zaman bir grev bildirisi, kimi zaman pas tutmuş bir işçi rozeti çıkar aralarından, geçmişten seslenir. Pas, metalin ölümü değil, sınıf kavgasının tanıklığıdır. Bir yol arıyorum. Bana patronların, reformistlerin ya da teslimiyetçilerin gösterdiği yollardan d...

**"Yerelden Ulusala, Ulusaldan Enternasyonale"**

 **"Yerelden Ulusala, Ulusaldan Enternasyonale"** Bugün sınıf siyaseti yürüten bütün özne ve kişilerin, emek mücadelesinin yanında , hatta kimi koşullarda onunla eşdeğer önemde , paralel yürütmesi gereken bir diğer cephe çevre ve doğa mücadelesidir.  Çünkü doğanın talanı bu hız ve vahşilikle devam ederse, yaşanabilir bir dünya kalmayacak; emek mücadelesinin kazanımlarını sürdürmek bir yana, tüm enerjimizi gıda krizleri, açlık ve iklim değişikliğinin getireceği felaketlerle boğuşmaya harcayacağımız bir döneme sürükleneceğiz. Bu yüzden çevre mücadelesi, yalnızca bir “ekoloji” meselesi değil, özünde bir sınıf mücadelesidir. Karşımızda, toprağımızı, suyumuzu, havamızı metalaştırarak hayatı cehenneme çevirmek isteyen devasa uluslararası şirketler ve onların çıkarlarını koruyan devlet aygıtları vardır.  Maden ocaklarından termik santrallere, petrol platformlarından çimento fabrikalarına kadar bütün bu yıkım projeleri, yerelde yaşanan felaketlerin ulusal ve uluslararası ölçekte ...

**"Yanlış Yerde Durmanın Bedeli"**

 **"Yanlış Yerde Durmanın Bedeli"** Geçmişte üyesi olduğum sosyalist partinin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP adayını destekleme kararını, yalnızca bir “demokrasi mücadelesi” olarak tanımladım.  Bu tercihi, parti üyelerine, dostlarımıza ve kendi çevreme “olması gereken” diye aktardım; böylece onları da aynı yönde ikna etmeye çalıştım. O dönemde, faşist blok karşısında geniş bir ittifakın, halkın birikmiş öfkesinin önünü açacağını düşündüm.  Hemen seçim sonrasında yöneticisi olduğum parti adına kazanılan bir belediyeden kurumsal randevu talep ettim. Başkanın özel kalem müdürünü bile aşıp randevu alamadık.  Bu ya CHP nin kurumsal tercihi yada özel kalem müdürünün keyfi uygulaması idi. Bunu öğrenemedik. Bizim gibi diğer sosyalist parti ve özneler de aynı şeyi yaşadı.  Ancak bugün görüyorum ki, bu karar sınıfsal ölçütlerden çok, düzen içi dengelere yaslanıyordu. O günkü gerekçelerimiz, CHP’nin gerçek karakterini ve sınıfsal konumunu göz ardı ediyordu. Bugün elimiz...

**"Dünyayı Değiştiren Yedi Element"**

 **"Dünyayı Değiştiren Yedi Element"** Son zamanlarda okuduğum iyi kitaplardan birinden bahsetmek istiyorum size. Okuması kolay, sürükleyici ve okurken bir avuç dolar için olur mu diye soracağınız satır araları var.  John Browne, on iki yıl boyunca BP’nin CEO’su olarak tanıklık ettiği küresel enerji ve maden dünyasının perde arkasını, tarihin, bilimin ve siyasetin kesiştiği noktada ustalıkla anlatıyor.  Dünyayı Değiştiren Yedi Element, insanlık tarihinin akışını hem inşa eden hem de tehdit eden yedi maddeyi , "demir, karbon, altın, gümüş, uranyum, titanyum ve silisyumu"  çarpıcı örneklerle gözler önüne seriyor. Browne, bu elementleri yalnızca jeolojik kaynaklar olarak değil, uygarlığın mimarları ve krizlerin fitilini ateşleyen başlıca aktörler olarak ele alıyor: Karbon :  Dün, sanayi devriminden itibaren enerji üretiminin can damarı olarak dünyayı kalkındırırken sermayeyi de ihya eden karbon; bugün, iklim krizinin baş suçlusu ilan edilip “yeşil enerji” söylemiyl...

*" Geçmişten Bugüne Devrimci Strateji Üzerine"** ( Lenin - Kamenev Ayrılığı)

 **" Geçmişten Bugüne Devrimci Strateji Üzerine"**                    ( Lenin - Kamenev Ayrılığı)  Bu yazı, yalnızca yüz yıl öncesinin bir tartışmasını yeniden hatırlatmak için değil; geçmişin deneyimini bugünün koşullarında yeniden anlamak, geçmiş ile bugün arasında sağlam bir köprü kurmak, “nerede, nasıl tavır alınmalı?” sorusuna tarihsel bir pusulayla yaklaşmak için kaleme alındı. 1917 Rusyası’ndaki Lenin - Kamenev ayrılığı, devrimci süreçlerde farklı çizgilerin nasıl belirdiğini, hangi sınıfsal eğilimlere yaslandığını ve hangi stratejik tercihlerle sonuçlandığını gösteren çarpıcı bir örnek.  O günkü tartışma, yalnızca bir ülkenin iç meselesi değil, aynı zamanda devrimci hareketin iktidar perspektifi ve taktik esnekliği üzerine evrensel bir deneyimdir. Bugün ise dünya bambaşka bir sahnede. Mücadele koşulları çeşitlenmiş durumda: Legal sosyalist partiler, toplumsal alanın büyük bölümünü kaplıyor; örgütlenme biçimleri ile...

**"Reformdan Devrime: Engeller ve Çıkış Yolu"**

 **"Reformdan Devrime: Engeller ve Çıkış Yolu"** Bugün hâlâ bazı çevrelerde, “her illegal örgüt devrimcidir, her legal örgüt reformisttir” gibi basit şablonlarla siyasal ölçüm yapılmaya çalışılıyor.  Oysa devrimcilik ya da reformistlik, örgütün hukuki statüsünden değil, sınıf mücadelesine yaklaşımından, nihai hedeften ve pratikte aldığı tutumdan anlaşılır.  Tarih, bu ayrımın sadece teorik metinlerde değil, yaşamın en sert sınavlarında netleştiğini sayısız kez gösterdi. Bolşeviklere bakınız.  Geçmişte, Marx ve Engels, 19. yüzyılın sonunda Alman Sosyal Demokrat Partisi içindeki reformist kanadı, nihai devrim hedefini terk ettikleri, sınıf mücadelesini burjuva yasallığa hapsettikleri için teşhir etti. Lenin, İkinci Enternasyonal liderlerini, emperyalist savaşta kendi burjuvazilerinin safına geçtikleri için “sosyal-şoven” ve “revizyonist” ilan etti. Rosa Luxemburg, reformizmi, “devrimin yerine ikame edilen yanılsama” olarak tanımladı. Bugün, Reformizm, çoğu zaman devrimc...

**"21. Yüzyılda Lenin Olmak"**

 **"21. Yüzyılda Lenin Olmak"** Son 6 ayda okuduğum çevre, ekoloji, tarih, sınıfsal mücadele, teknolojik gelişim ve yapay zekâ üzerine bir dolu kitaptan sonra, “Bugün Lenin olsaydı ne yapardı?” sorusu zihnimde gittikçe büyüdü.  Bu soruya cevap bulmak için, son bir ayda Marksist klasiklerin bir bölümünü yeniden okuma ihtiyacı hissettim. 20. yüzyılda Lenin, o günün koşullarına karşı nasıl bir teorik ve pratik hat belirlemiştir? 21. yüzyılda, yani bugün yaşasaydı, nasıl bir teorik ve pratik geliştirirdi?  Bu sorular üzerine uzun uzun düşündüm; tartışırken bazen Lenin’in karşısına geçip ısrarla onunla ters düşmek isteyerek, bana karşı Lenin’in savunularının neler olduğuna ayrıntılarıyla bakıp, notlar aldığım günler oldu. Bugün Lenin yok. Ama bugün bir Lenin olma zamanı. Lenin gibi düşünmeden, Lenin gibi örgütlenmeden, Lenin gibi güncel taktikler geliştirmeden; burjuvazinin ilerici güçlerinin peşine takılmadan ama o alanı iyi kullanan politik taktikler üretmeden; küresel ağlar...