Kayıtlar

Şubat, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Ateşkes mi, Şartlı Bekleyiş mi?"**

 **"Ateşkes mi, Şartlı Bekleyiş mi?"** Tarih sahnesinde her çağın kendi ezgisi vardır. Kimisi gürültülü, kimisi fısıltılı. Kimi zaman bir halkın özgürlük şarkısı, kimi zaman bir ağıt.  Bugün ise sahnede bir başka türkü var: PKK’nin ateşkes ilanı. Ama bu, sadece bir melodi değil, sözleri dikkatle okunması gereken bir marş gibi görünüyor.  PKK Yürütme Komitesi’nin açıklaması, Öcalan’ın çağrısına harfiyen uyacaklarını duyuruyor. İlk bakışta, "İşte barışın kapısı aralanıyor" diyenler olabilir.  Ancak, satır aralarında "şartlı bir kabul" olduğunu görmek için derin bir nefes alıp yeniden okumak gerekiyor. Öcalan’ın 27 Şubat'ta yaptığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı", PKK tarafından "olduğu gibi benimsendiği" söyleniyor ama hemen ardından kritik bir not düşülüyor:   "Başarı için demokratik siyaset ve hukuki zeminin uygun olması gerektiğinin altını çizmek istiyoruz." Bu ne anlama geliyor? Açıkça şu: Ateşkes var ama temkinli. ...

**"İmralı'dan Beklenen Açıklama Geldi: Herkesin İşine Gelen Tasfiye"**

 **"İmralı'dan Beklenen Açıklama Geldi: Herkesin İşine Gelen Tasfiye"** Sonunda İmralı’dan beklenen açıklama geldi. Böyle bir açıklamanın geleceği uzun zamandır belliydi. Öcalan, "PKK’nin misyonu tamamlandı" dedi, "Artık silahları bırakıp kendisini feshetmeli" çağrısını yaptı. Ve Ortadoğu’da taşlar yeniden dizilmek üzere dağıtıldı.  Aslında bu açıklama, Ortadoğu’daki gelişmelerin, Kürtlerin Suriye’de kazandığı statünün ve ABD’nin bölgesel politikalarının bir sonucu olarak kaçınılmsz duruyordu.  PYD artık Kürt hareketinin öncüsü konumuna gelmişti, PKK ise bu yeni kazanımların sırtında bir yük haline dönüşmüştü. PKK’nin uzun zamandır Türkiye’den büyük ölçüde çekilmiş olması, Kuzey Irak kırsalında sadece bir varlık mücadelesi veriyor olması ve tüm enerjisini Suriye’ye kaydırması, artık bir döneminin kapandığını gösteriyordu uzun zamandır.  Ve işte herkes için en uygun çözüm şekillendi: PKK sahneden çekilecek, PYD yeni dönemin ana aktörü olacak, ABD Suriye...

**"Dikensiz Gül Bahçesi"**

 Denemelere devam, Belki hepsinden kısa bir öykü çıkar.  **"Dikensiz Gül Bahçesi"** Kadın pencerenin önünde duruyordu. Şehrin puslu sabahı, uykusuz geçen gecesinin içine sızıyordu. Telefonu hâlâ elindeydi, ekran parlaktı. Kelimeler gözünün önünde sıralanmıştı. Adamın tüm  ısrarlarına ve sevgi sözcüklerine karşı söylediği tek cümleydi : "Ben bu ilişkiyi istemiyorum." Yazdığına öylece baktı. Harfler soğuktu. Karşıdaki adamın kelimeleri ise sıcaktı, ıslak, yapışkan. Sevgi sözcükleri arasında boğuluyordu. "Sensiz nefes bile alamam." Dudaklarına alaycı bir gülümseme oturdu. Nefes almak… Hayat dediğin bu muydu? Nefes almak için bir başkasına ihtiyaç duymak mı? diye düşündü kadın.  Sırtını koltuğa yasladı. Cümleleri bir çivi gibi aklına çakılıyordu. Daha dün , deli gibi sevmişti onu, soğuk bir kış gecesinde… Şimdi ise, onu düşünmek bile ağır geliyordu. Telefonun diğer ucundaki adam, ellerini saçlarına daldırdı. Kalbi sıkışıyordu. "Hâlâ seviyorsun, biliyorum....

**"Diploma Düzeni: 3 Günde Rektör, 6 Ayda Profesör!"**

 **"Diploma Düzeni: 3 Günde Rektör, 6 Ayda Profesör!"** Eskiden bir akademisyenin profesör olabilmesi yıllar sürerdi. Bilimsel çalışmalar yapar, uluslararası dergilerde makaleler yayımlar, öğrenciler yetiştirirdi. Profesörlük, bedeli ağır ama onurlu bir yolculuktu.  Şimdiyse her şey hızlandı. Artık akademik kariyer bir maraton değil, bir sprint! Eğer doğru kişilerle oturup kalkıyorsan, doğru tarikata selam duruyorsan, birkaç ayda profesör, birkaç günde rektör bile olabilirsin! Üstelik bunun için Boğaziçi, ODTÜ, İstanbul Üniversitesi gibi köklü okullardan mezun olman da gerekmiyor.  Çünkü yeni Türkiye, akademik başarıyı Balkanlar'da keşfetti! Kosova, Makedonya, Arnavutluk’ta açılan “akademik mucizeler diyarı” sayesinde, bir zamanlar ders kitaplarını bile doğru dürüst açmamış tipler, birkaç yıl içinde Türkiye’ye "saygın" üniversitelerin mezunu olarak dönüyor.  Amaç belli: Önce bir yerden diploma almak, sonra memlekette transfer olup en iyi yerlere yerleşmek. Tabii...

**"İllüzyonun Sonu: Devlet mi Var, Şirket mi?"**

 **"İllüzyonun Sonu: Devlet mi Var, Şirket mi?"** Bir yanı Gazze’de dümdüz olmuş şehirler, diğer yanı Suriye’de darmadağın olmuş bir ülke. İran’da suikastlar, Hizbullah’ta kanat kırıklığı, Suriye’de HTŞ’nin saltanatı ve ÖSO’nun Türkiye tarafından her türlü fonlanarak bir nevi taşeronlaştırılması ve günün sonunda elde kalması …  Öte yandan, İsrail’in Şam’a doğru uzayan elleri ve PYD’nin yeni hükümetle anlaşma zemini kurarken, askeri gücünü elinde tutma becerisi.  Tüm bunlar olurken Türkiye’de ne mi var? Mavi Vatan düşleri, Suriye'de Kürt özerkliğine karşı hamlelerin ABD’nin Kürtlere desteğiyle ertelenmesi, İmralı ile kapalı kapılar ardında süren muğlak ilişkiler, Kürt hareketinin buna verdiği cevaplar, kayyum politikaları, ekonomik kriz ve AKP’nin sürekli yenilenen büyük illüzyonu: Güçlü devlet algısı. Devlet mi dedik? İşte tam burada duralım. Devlet dediğimiz, sosyal bilimlerde, felsefede, ekonomide farklı açılardan yorumlanan bir yapı. Klasik anlamda burjuvazinin iktidar...

**"Tanrı’nın Ölümü, Dinlerin Çürümesi ve AKP’nin Saray Rejimi"**

 **"Tanrı’nın Ölümü, Dinlerin Çürümesi ve AKP’nin Saray Rejimi"** Nietzsche, “Tanrı öldü!” dediğinde, insanlığın metafizik bir boşluğa düştüğünü anlatıyordu.  Ancak AKP döneminde yaşanan şey sadece metafizik bir kriz değil, Tanrı’nın bizzat iktidarın eliyle öldürülmesi ve dinlerin ruhsuz birer araç haline getirilmesiyle son buldu.  Nereden mi bu kanıya varıyorum. Şöyle açıklayayım. AKP özellikle son 10 yılda dini,inançları öyle deforme etti ki gençler dinsiz oluyor,deist oluyor tesbiti Diyanet işleri Başkanlığının rapırlarında geçiyordu.  Saray rejimi, İslam’ı bir inanç olmaktan çıkartıp bir tahakküm mekanizmasına dönüştürdü. Camiler, iktidarın propaganda araçları oldu; fetvalar, hukukun yerini aldı; ibadet, sadakat testi haline geldi. Ve böylece, halklar için din artık manevi bir sığınak olmaktan çıkıp, iktidarın zulüm aygıtına dönüştü. AKP’nin temsil ettiği İslamcılık, dinin etik boyutunu yok ederek, onu bir tahakküm ve rant aracı haline getirdi. Allah AKP'li patro...

** "Emperyalizmin Çıkarları ve Halkların Bedeli: Zelenski’nin Uyanışı ve Kapitalizmin Savaş Mekanizması" **

 ** "Emperyalizmin Çıkarları ve Halkların Bedeli: Zelenski’nin Uyanışı ve Kapitalizmin Savaş Mekanizması" ** Zelenski Rusya ile ABD arasında Ukrayna savaşı ile ilgili yapılan görüşmelerde muhattap alınmadığı için çok kızgın. Onu tek kabul eden ise savaş boyunca bir sarkaç gibi Rusya ve Nato( Ukrayna) arasında ikili oynayan ve en nihayetinde NATO ' da karar kılan Türkiye.  Suud'da yapılan görüşmeler sırasında Zelenski de Erdoğan'la görüşüyordu. Ve bir barış süreci olacaksa bunun yerinin Türkiye olması gerektiği açıklaması yapıldı Türkiye tarafından.  Anlaşılan şu ki Ukrayna gibi savaş boyunca rol kapmak isteyen Türkiye'de oyun dışı bırakılmış görünüyor. Zaten yıllardır ilkesiz her tarafa oynayan bir dış siyaset neden dikkate alınsın ki?  Zelenski öyle kuzmış ki, bizim ABD ye borcumuz yok diyor. Bizi savaşa sürükleyenler bize 100 milyar dolar hibe vermişlerdi. Şimdi neyin karşılığını bizden değerleri madenlerinizden 5 katı olarak istiyorlar?  Ama ortada anlamadı...

**"Trabzon’un Kültür Sanat Yolculuğu: Hüseyin Kazaz ve Perdelerin Kapatılması"**

 **"Trabzon’un Kültür Sanat Yolculuğu: Hüseyin Kazaz ve Perdelerin Kapatılması"** Trabzon, yalnızca hamsinin başkenti ya da futbolun kalesi değil; aynı zamanda derin bir kültürel mirasa sahip kadim bir şehirdir.  Karadeniz’in çılgın dalgaları, tarih boyunca bu şehirde nice sanatçıyı, şairi, tiyatrocuyu sahneye çağırmıştır.  Ne var ki, sanatla uzun yıllardır barışık olmayan yönetim anlayışları, bu çağrıyı duymamakta ısrarcı. İşte size güncel bir örnek: Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nin Trabzon Valiliği’ne devredilmesi. Yıllardır özel tiyatroların, sanatçıların ve kültür dostlarının buluşma noktası olan bu merkez, şimdi “kamusal ihtiyaç” bahanesiyle sanatın elinden alınıyor.  Sanata tahammülsüzlük, geçmişten gelen bir alışkanlık belki de... Biliyorsunuz, Trabzon, tiyatro sahneleriyle, şiir etkinlikleriyle, edebiyat buluşmalarıyla Karadeniz’in sanat nabzını tutan bir şehir olmuştur. Ama anlaşılan, bazıları bu nabzın hızını azaltmaya kararlı. Şehrin tarihine bir göz atalı...

**"Veba, Felaketler ve İktidar: Geçmişten Günümüze Kriz Yönetimi" **

 **"Veba, Felaketler ve İktidar: Geçmişten Günümüze Kriz Yönetimi" ** Son okuduğum kitapla ilgili bir paylaşım yapmış konusu hakkında yazmıştım. Şimdi de okuduklarımdan çıkarttıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.  Doğal afetlerin ülkelerin ve halkların tarihinde ne kadar önemli yerleri olduğunu bu kştapla nşr kez daha görmüş oldum. Dilim döndüğünce yazayım. Tarih boyunca toplumları şekillendiren büyük olaylar vardır. Savaşlar, devrimler, icatlar… Ancak veba salgını ve doğal afetler gibi felaketler, her şeyin merkezine oturan sınavlar olmuştur.  Avrupa ve İslam dünyası bu krizleri farklı şekillerde yaşadı ve farklı yöntemlerle yönetmeye çalıştı. Amaç hep aynıydı: Düzeni korumak ve otoriteyi kaybetmemek. 1347’de ki aynı yüzyıl neredeyse yüzyıla yakın süren küçük bir buzul çağının yaşandığı ve iklimin etkisiyle kıtlığın ve salgınlsrın yaşandığı bir dönem .  Avrupa’ya sıçrayan Kara Veba, kıtanın en az üçte birini öldürdü. Feodal beyler tarlalarında işçi bulamaz oldu. Top...

** "Adaletsizliğin Kırdığı Ruh" **

 Psikiyatrist Viktor Frankl tespiti: "İnsanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.."Ruhun Yaraları ** "Adaletsizliğin Kırdığı Ruh" ** Sevgili dostum yazar, seyyah Harun Çelik yukarıda yazılan Psikiyatrist Viktor Frankl' in bir tespitini paylaştı. Okuduğumda gerçekten hayatta bizi ne çok haksız şekilde yaralayan travmalarımız, olduğunu düşündüm.  Bu travmalar gerçekten hayatımıza ıstıraplar katıyor. Bizlere mutsuz hayatlar yaşatıyor. Yaşanmış haksızlıklar, niyetlerimizin yanlış yorumlanması ve bencillik yapıp kendi düşünce dünyamız üzerinden, kendi psikolojik hallerimiz yüzünden birbirimizi anlayamamak, anlamak istemek bizleri şu kısacık ömrümüzde mutlu olmaktan uzak tutuyor.  İşte bu durum iç dünyamıza derin acılar bırakıyor. Bazen tamir edemediğimiz, onaramadığımız acılar. Kimimiz bunu kendi mutluluğumuz, kendi maddi veya manevi çıkarlarımız, için bencilce yapıyoruz.  Bir insanın bedeni, etine saplanan...

** "Çalınan Hayatlar ve Tecno-Feodalizm: Kapitalizmin Nihai Felaketi" **

 ** "Çalınan Hayatlar ve Tecno-Feodalizm: Kapitalizmin Nihai Felaketi" ** Düşünün ki bir dünyada yaşıyoruz, servetin ezici çoğunluğu küçücük bir azınlığın elinde. Gökyüzüne yükselen plazalarda, göl manzaralı malikânelerde, israfın ve gösterişin mabedinde hüküm sürenler; diğer yanda ise açlık sınırında, borç içinde kıvranan milyonlar...  Evet, bu yeni değil. Ama şimdi yaşadığımız şey, Marx’ın zamanındaki kapitalizmden bile daha vahşi: Adı tecno-feodalizm. Sermaye artık sadece üretim araçlarını değil, insanın hayatını, emeğini, nefesini dahi kontrol ediyor.  Kredi kartları, bankalar, tüketici kredileri… İnsanlar kendi geleceklerini ipotek ettirerek bugünü yaşıyorlar. Ellerinde kalan son şeyler de icra yoluyla alınıyor.  Kapitalizm artık yalnızca üretimden değil, borçlandırma ve finansal manipülasyon üzerinden de artı-değer sömürüyor. Bu düzen, adaletin ve hukukun yalnızca mülk sahiplerini koruduğu bir yapıya dönüştü. Düşünceye tahammülsüzlük, hukuku silah olarak kullan...

**'Kör Pencerenin Ardında Sen"**

 **'Kör Pencerenin Ardında Sen"** Demir kapı, her gece ağır bir yorgunlukla kapanıyor üzerime. Gıcırtısı, içimde sensiz yankılanıyor. Ranzamın demiri soğuk, yastığım biriktirdiğim rüyalarla dolu. Yalnızlığım, ah o yalnızlığım… Düşlerimin gölgesi gibi hep yanımda. Kör pencerenin ardında seni düşünüyorum, hasretini içime çekiyorum. Uzaklarda bir yer var, biliyorum. Toprağı yağmurla kokan, rüzgârı buğday tarlalarında dolanan, derenin şavkıyla ışıldayan bir yer… Sen oradasın belki de. Gece tam da senin gözlerin gibi, siyah ve derin. Güneş doğuyor içine, ışığı parmaklıkların ardından süzülüp yorgun düşüyor yüreğime. Bir haber bekliyor yırtık bir mektubun kenarında. Kokun sızıyor kalbime… O an, yalnızlık hafifliyor, çaresizlik dağılıyor, hasret biraz olsun dinleniyor göğsümde. O an, demir kapılar açılıyor, zincirler çözülüyor, kör pencerenin ardında sen beliriyorsun. Fırlayıp kalkıyorum ranzamdan. Bir sigara yakıyorum, içine sinmiş karanfil kokusu yayılıyor taş duvarlara. Gözlerimi ...

**"Osmanlı’da Doğal Afetler ve Toplumsal Dönüşüm"**

 **"Osmanlı’da Doğal Afetler ve Toplumsal Dönüşüm"** Tarih sadece zaferlerle, fetihlerle ya da diplomatik oyunlarla şekillenmez. Bazen doğanın kendisi de tarih sahnesine çıkar, devletleri, toplumları ve bireyleri büyük sınavlara tabi tutar. İşte tam da bu noktada Yaron Ayalon’un Osmanlı İmparatorluğu’nda Doğal Afetler adlı kitabı, tarihin bu sıklıkla göz ardı edilen yönüne ışık tutuyor. Yazmayı seviyorum, nedendir bilinmez son 1 yılda daha çok yazmak istiyorum. Yaşlanıyorum belki geriye bir şeyler bırakmak, belki gelecekte hatırlanmak gibi nedeni belirsiz bir ruh halim.  Yetiştirmenin aceleciliği var üzerimde. Bunun için önüme ne düşüyorsa yazıyorum. Günlük ülkede yaşanılanları, bazen duygu durumumun yoğunlaştığı zamanlarda duygularımı, bazen de okuduğum kitapları...  Ne de çok, ne de uzun yazıyorsun diyenleriniz olur şimdi. Derdim belki de gelecekte bir zamanda aranızda olmasam da sizinle yazdıklarımla konuşma isteğimdir, bilmiyorum.  Çok sevdiğim, çok fazla değer v...

**"Parti-Devletin Çelik Disiplini: Burjuvazinin Susturulması , susturulmak istenmesi "**

 **"Parti-Devletin Çelik Disiplini: Burjuvazinin Susturulması , susturulmak istenmesi "** Marx’ın devleti tanımlarken söylediği meşhur bir söz vardır: “Modern devlet, burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir.” Devlet, burjuva sınıfının çıkarlarını örgütleyen ve koruyan bir aygıttır.  Fakat devletin burjuvaziyi susturduğu bir tablo, Marksist perspektiften ele alındığında, klasik burjuva devlet modelinin belirli koşullarda değiştiğini gösterir.  Bu, bir burjuva fraksiyonunun diğerlerini tasfiye ettiği, devletin tekelleşmiş partinin oluşturduğu bir sermaye grubu etrafında şekillendiği ve bu süreçte burjuva hukukunun bile rafa kaldırıldığı bir dönüşüm diye tarif edebiliriz sanırım.  Normal şartlarda, burjuva devlet, sınıf egemenliğini sürdürebilmek için görece bir hukuk düzeni işletir. Bunun nedeni, burjuvazinin homojen bir kitle değil, çıkarları kimi zaman çatışan farklı kesimlerden oluşmasıdır.  Liberal burjuva demokrasisi, bu kesimler arasında ...

**"ELEKTRİĞİ KİM ÜRETİYOR, KİM KULLANIYOR?"**

 **"ELEKTRİĞİ KİM ÜRETİYOR, KİM KULLANIYOR?"** Türkiye’nin dört bir yanında işçiler, patronların aşırı kâr hırsına ve acımasız sömürü çarklarına karşı ayakta.  Grevler, direnişler, hak arayışları ülkenin farklı köşelerinde yankılanırken, bu mücadelenin en sıcak noktalarından biri Trabzon Arsin’de yaşanıyor.  Kazancı Holding’e bağlı Çoruh EDAŞ işçileri, düzensiz maaş ödemelerine, sendikal faaliyetlere yönelik baskılara, keyfi işten çıkarmalara ve kötü çalışma koşullarına karşı direniyor. Ancak bu direnişin hikayesi sadece patronların doymak bilmez kâr hırsıyla sınırlı değil. İşçiler, bir yandan düşük ücretler ve ağır iş yüküyle mücadele ederken, diğer yandan sendikalar arasındaki sınır kapatma protokollerinin kurbanı oluyor.  Sarı sendikanın işçileri patrona teslim etmesine karşı, başka bir sendikaya geçmek isteyen işçiler, bürokratik engellerle karşılaşıyor.  Yani yalnızca patronlar değil, sistemin kendisi de işçinin karşısında örgütlü bir duvar gibi dikiliyor. ...

**"Kanlı Pazar: Secdeden Saraya, Emperyalizmin Kutsal Hizmetkarları"**

 **"Kanlı Pazar: Secdeden Saraya, Emperyalizmin Kutsal Hizmetkarları"** Hiç bir ay yoktur ki sosyalistlerin o aya ait göz yaşları olmasın. İşte bunlardan biri de Şubat'tır.  Şubat ayı soğuktur. Ama 16 Şubat 1969’un soğuğu, yalnızca hava koşullarından gelmiyordu. O gün İstanbul’un sokaklarında bir başka rüzgâr esiyordu.  Bir yanda emperyalizme karşı yürüyen, bağımsız bir Türkiye hayali kuran devrimciler… Diğer yanda, ellerinde taş, sopa ve bıçaklarla “Allahsız komünistlere” saldıranlar…  Ve tabii her zaman olduğu gibi, bir köşede sessizce izleyen, gerektiğinde yolu açan ve tarihi hep kazananların yazmasını isteyen "tarafsız" devlet… İstanbul’da o gün 6. Filo'yu protesto eden solcuların, komünistlerin karşısına çıkanlar, yalnızca milliyetçi ve İslamcı milisler değildi. Onların arkasında, onları besleyen, onları yönlendiren büyük bir akıl vardı: Washington'daki efendileri ve Ankara'daki işbirlikçileri.  Ellerindeki taşlar, yalnızca devrimcilere değil, b...

*"Pontus’un Hayaleti ve Tarihin Sahipleri"**

 **"Pontus’un Hayaleti ve Tarihin Sahipleri"** Ne zaman Trabzon ve Trabzon'lu bir isim öne çıksa ve hatta Trabzonspor, ülkede bir söylem hızla yükselir; "Pontus' un Rumları" diye.  Kimdir bu Pontuslular? Neden böyle bir söylem dillendirilir.  Bu konuyu yıllarca okuruz konuşuruz.  Trabzon'da Bilim Sanat Evi'nde yeni sayısı Mart'ta çıkacak Bilim Kültür Sanat Dergisi için toplantı yaparken yazı kurulunda bulunan tarihçi öğretim görevlisi Veysel Usta ile bu konuyu ayrıntıları ile konuştuk.  Verimli bir sohbet olmuştu. Sonrasında bu konuda biraz daha okumalar yaptım. Ve bu meseleyi aklım aldığınca yazmak istedim.  Başlayalım bakalım. Bunlar benim okuduğum ve dinlediklerimden çıkarttıklarım. Farklı görüşler yorumlara yazabilir , onları da öğrenmiş oluruz.  Karadeniz’in tuzlu rüzgârı kıyıları yalarken, tarih de fısıldar. Dalgaların sahile vuruşu gibi, geçmişin yankıları bugüne çarpar durur.  Pontus meselesi de böyle bir tarihî gölge; milliyetçiliğin, se...

Sol Yanım

 **"Sol Yanım"** Dünyanın büyüsüne kapılmadım. Ne altınları gözlerimi kamaştırdı ne de mülkler aklımı çeldi. Annemden doğarken ellerime bırakılmış bir hazine varsa, o da insanlığın yüreğine dokunabilmekti.  Bir an bile tamah etmedim, bir an bile gözlerimi kırpmadım kimsenin malına,mülküne , yani dünya nimetlerine. Hedefim belliydi: İnsanlığa hizmet etmek. Rüzgâr yıllar içinde öyle savurdu, öyle acılar yaşattıki hayat bir bile  adımlarım şaşmadı, pusulamı kalbimin en derin yerinde taşıdım.  Sevgiden, barıştan, emeği savunmaktan gayrı bir yol seçmedim. Bu yollar, dikenlerle bezense de, taşları ayaklarımı kanatsa da dönüp arkamı bakmadım.  Çünkü biliyordum; her düşen damla, toprağa düşen ilk yağmur tanesi gibi bir gün bir filizi yeşertecekti. O filizler bir gün orman olacaktı.  Ama çok verince kendimden, zayıf dediler. Kendi menfaatine çalışmayan, çıkar peşinde koşmayan birine alışkın değildi bu dünya. Ya birilerinin emeğini çalacaktım, ya birilerinin sırtında...