** "Adaletsizliğin Kırdığı Ruh" **

 Psikiyatrist Viktor Frankl tespiti:

"İnsanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.."Ruhun Yaraları


** "Adaletsizliğin Kırdığı Ruh" **


Sevgili dostum yazar, seyyah Harun Çelik yukarıda yazılan Psikiyatrist Viktor Frankl' in bir tespitini paylaştı. Okuduğumda gerçekten hayatta bizi ne çok haksız şekilde yaralayan travmalarımız, olduğunu düşündüm. 


Bu travmalar gerçekten hayatımıza ıstıraplar katıyor. Bizlere mutsuz hayatlar yaşatıyor. Yaşanmış haksızlıklar, niyetlerimizin yanlış yorumlanması ve bencillik yapıp kendi düşünce dünyamız üzerinden, kendi psikolojik hallerimiz yüzünden birbirimizi anlayamamak, anlamak istemek bizleri şu kısacık ömrümüzde mutlu olmaktan uzak tutuyor. 


İşte bu durum iç dünyamıza derin acılar bırakıyor. Bazen tamir edemediğimiz, onaramadığımız acılar. Kimimiz bunu kendi mutluluğumuz, kendi maddi veya manevi çıkarlarımız, için bencilce yapıyoruz. 


Bir insanın bedeni, etine saplanan bir bıçağın, kırılan bir kemiğin, açlığın ya da soğuğun verdiği acıya direnebilir. Zamanla iyileşir, kabuk bağlar, hatta bazen izi bile kalmaz.


 Ama ruhun aldığı yaralar, adaletsizliğin o keskin bıçağı, mantıksızlığın kör baltasıyla açılan derin boşluklar, öyle kolay kolay kabuk bağlamıyor. 


Bir mahkeme salonunda, suçsuz olduğu halde hüküm giyen bir adamın gözlerindeki donuk bakışı düşün. O bakış, yalnızca bir kaybedişin değil, dünyaya duyulan inancın sarsılışının izidir. 


Bir annenin evladını haksız bir savaşta kaybettiğini öğrendiği anda içine çöken sessiz çığlığı hayal et. Bu, sadece bir yas değil, varoluşun anlamına duyulan güvenin paramparça oluşudur.


İnsan, her türlü acıyı taşır ama en büyük yük, aklın ve vicdanın kabul edemediği adaletsizliklerin bıraktığı boşluktur. 


Gece yatağına uzandığında, yalnızca aç karnı değil, ruhu da doyurulmamışsa, uykular bölünür, düşünceler dipsiz kuyulara döner. Bir sözle kırılan güven, bir haksızlıkla yok olan emek, mantıksızlığın keskin pençesinde parçalanan umut... İşte, insanı asıl hasta eden budur.


Bir mahpus, hücresinde geçirdiği uzun yılların sonunda dışarı çıkınca en çok neyi hatırlar biliyor musun? Orada yaşadığı soğuğu, açlığı, dayakları değil... Onu en çok yaralayan, haksız yere orada olduğunu bilmeyi. 


"Neden?" sorusunun cevapsız kalması, geceler boyunca zihninde dönüp duran o sessiz çığlık, en ağır zincirdi.


Ve belki de en büyük ceza, insanın kendini savunamayacak kadar yalnız ve aciz bırakılmasıdır. En zor olan da budur.  


Hani diyoruz ya insanın seni nasıl ,ne kadar anlayabileceği kadardır anlatacakların. İşte gerçekten yanlış olan budur. 


Elimizi her zaman vicdan terazimize koyup empati yaparak ve karşımızds, ki olmayı becererek anlamak en güzelidir. Tabi vicdan denilen olguyu kendine göre o içsel yolculığunda manipüle etmiyorsan. 


Zira adaletsizlik, insanın yalnız olduğunu hatırlattığında, dünya bir hapishaneye dönüşür. Ve bazen, en büyük hapishane, insanın içindedir.


Evet dostlar, bizi birbirimizden uzaklaştıran bşrbirimize karşı haksız, mantıksız tavırlarımızdır. Elbette her zaman suçlu olan biz değiliz. İşte bu sorgulsmayı kendimize de tarafsız yaparsak işte o zaman gerçek mutluluğu yakslayacağız. 


Birinin emeğini çalmak, sen rahat yaşarken başkası sıkıntısını görmemek, hep benim olsun mantığı, ben haklıyım tavrı, bana Allâh verdi deyip işin içinden sıyrılmak seni mutsuz , acı çeken toplumun içinde huzurlu gösterir ama huzurlu yapmaz. 


Paylaşmak, bölüşmek, dinlemek, anlamak. Bütün kartları ortaya koyarak karar vermek. Adil olmak bunu gerektirir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**