**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**
**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**
Bir adam…
Adını vermeyeceğim.
Çünkü onun adı bir kişi değil, bir zihniyet.
Bir kadına bağırıyor. Yetmiyor, yüzüne tokat atıyor sertçe, bir tehdit gibi. Topluluğun ortasında.
Ve en acısı?
Bu kişi kendini sosyalist olarak tanımlıyor. Bütün mücadele alanlarında öne çıkıyor.
Eşitlik nutukları atan, sokakta pankart taşıyan biri.
Ama evde, ya da sokakta, bir kadının sesini bastırmak için sesini yükselten biri.
Bize bu mu kaldı yoldaşlar?
Marksist olmak, bir metin ezberlemek değil; Özgürlükçü olmak demektir.
Ve en ağır tutsaklık zinciri, kadının her gün maruz kaldığı görünmez prangalardır. Kadınları ezen sistem sadece kapitalizm değil; Onu doğuran ve besleyen ataerkil tahakkümün ta kendisidir.
Bir erkek, ister sağcı ister solcu olsun; kadına şiddet uyguladığında egemenin suretini taşır. Sen hangi bildiriyi imzalamışsın, hangi yürüyüşe katılmışsın, önemsizdir.
Kadına tokat atan el, sınıf kardeşliğini de, eşitliği de, halkın onurunu da parçalar.
Bu yüzden derim ki: Solun içindeki erkek sorunu, en az dışarıdaki düzen kadar tehlikelidir. Çünkü kendini “devrimci” ilan eden birinin içindeki egemenlik tutkusu, “devrim” kavramının içini boşaltır.
Ve kadınlar bunu her gün yeniden yaşar: Sözde eşit ilişkilerde, seslerinin yok sayıldığı "ilerici" evlerde,
örgüt toplantılarında fikirleri kesilen, şiddete uğrayınca “konuyu büyütmeyelim” denilerek susturulan…
Böyle bir düzen, sadece kapitalist değil; erkek egemen bir tahakküm düzenidir. Ve bazıları, bu tahakkümü sol kisvesiyle meşrulaştırmakta, Marksizmi kendi çıkarına kalkan yapmaktadır.
Ama Marksizm, bireyin özgürlüğüyle toplumsal kurtuluşu birlikte düşünür. Kadının özgür olmadığı bir devrim, devrim değildir!
Kadınların özne olamadığı bir örgüt, halk örgütü değildir! Bir kadının iradesinin ezildiği her an, hepimizin devrimciliği çürür!
Psikolojik olarak nedir peki bu? Bir erkek, kadına hâkim olmayı kendini var etme yolu sanır. Bu, güce tapan erilliğin travmasıdır.
Kendi ezilmişliğini, kadını ezerek telafi eden zavallı bir kibirdir. Toplum, erkeği güçlü olmaya değil, güçlü görünmeye koşullandırır.
O yüzden ağlayamaz. O yüzden sevgisini
gösteremez. Ve o yüzden öfkesini “erkeklik” sanır.
İşte tam da bu yüzden; Erkekliğin “norm” sayıldığı her yapı, kadına karşı potansiyel bir şiddet üretir.
Ve bu yapı yıkılmadıkça, devrim de yarım kalır.
O adam, o gün o kadına sadece vurup bağırmadı.
Bize de vurdu ve bağırdı. Ve biz sustukça, onun sesi büyüdü.
Ama ben susmayacağım. Çünkü şiddet karşısında susmak, zalime ortak olmaktır. Ve en çürük şey, bir “devrimci”nin maskesidir
Son söz: Toplumsal cinsiyet, üretim ilişkileri kadar yıkıcıdır.
Kadınların özgürlüğü, bireysel bir mesele değil; sınıfsal, tarihsel, kültürel bir mücadeledir.
Ve her kadına yönelen şiddet, sadece bir bireyin değil, bütün toplumun ideolojik açığıdır.
O halde soralım hep birlikte: “Kadını ezen devrimci olabilir mi?” “Şiddet uygulayan bir örgüt üyesi, veya örgütlü olmayan devrimci mücadeleye katkı mı sunar, yoksa onu sabote mi eder?” “Sol içinde kadınlar gerçekten özgür mü?”
Yanıtınız "evet" değilse, bizim daha çok devrim yapmamız gerekiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder