Kayıtlar

Kasım, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"İşçiler Ayakta, Sol Hala Yerde Sürünüyor"**

 Fabrikalarda, madenlerde, belediyelerde işçiler ayağa kalkmışken, solun bir kısmı hala sınıfsız barışın peşinde. Barış elbette önemli ama aslı görevimizi unutmadan.Birleşik emek mücadelesi kurulamadıkça da yaşam alanı direnişleriyle grevler aynı nehirde buluşamıyor. Gerçek barış da, gerçek özgürlük de ancak sınıf mücadelesinin ellerinde yükselir. **"İşçiler Ayakta, Sol Hala Yerde Sürünüyor"** Memleketin gerçek başlığı artık sokakta okunuyor: İşçiler ayakta. Fabrika önlerinde nöbet çadırları kuruluyor, maden işçileri yerin yüzlerce metre altından ses veriyor, metal ve diğer iş kollarında, şık düğmede ,sağlık emekçileri, kargo işçileri, belediye çalışanları birer birer greve çıkıyor.  Çalışma koşullarının ağırlaştığı, ücretlerin pula döndüğü, güvencesizliğin büyüdüğü bir ülkede işçi sınıfı, uzun zamandır görülmeyen bir isyan dalgası yaratıyor. Ama aynı manzarayı solda görmek mümkün değil. Bir kesim hala  sınıftan uzak, gökyüzüne asılı “barış süreçleri” ile oyalanıyor. Bir ...

**"İZNİK: Bir Ritüelin Üç Siyaseti"**

 **"İZNİK: Bir Ritüelin Üç Siyaseti"** "Papa cuma günü İznik’e geliyor. 1700 yıl önce bir imparatorluğun siyasi birliği için toplanan İznik Konsili’nin gölgesi bugün yeniden sahnede. Ritüelin arkasında üç ayrı siyaset var: Papalığın diplomatik hamlesi, Roma’nın tarihsel mirası ve Türkiye’nin kimlik hassasiyeti. Ama bütün bu gürültünün altında değişmeyen tek gerçek: Sınıf çelişkileri hala bütün kutsalların önünde."  Sağ siyasetin siyasette belirleyeni kimlik ve din olmuştur her zaman. Hiç bir zaman emek üzerinden gürültü çıkardıkları görülmemiştir. Çünkü tehlikeli olan, egemenlerin tahtını sarsacak olan siyaset sınıf siyasetidir. Buna asla buluşmazlar , uzak dururlar. Yüzlerce yıllık konuları kimliğin ve dinin beka meselesi yaparak emekçilerin zihinlerini de bulandırırlar.  Bu siyaset tarzı da egemen sınıfın işine gelir buradan halkları bölmeyi asıl sorunlarından uzak tutmayı gayet iyi becerir.  Papa İznik’e geliyor… Ritüel mi, siyaset mi? Katolik dünyasının yeni lid...

**"Solun Yan Çizme Lüksü Kalmadı"**

 **"Solun Yan Çizme Lüksü Kalmadı"** Soru şu : Sosyalistler / Komünistler İmralı'ya gitme konusu tartışılırken ne yapmalı?  Elbette bütün sosyalistler / Komünistler adına kesinlikle böyle olmalı demiyorum. Kendi adıma bir komünist olarak bir halkın tercihi öyle veya böyle barış ise kendi sözümüz ile İmralı'ya gitmeliyiz.  Bu benim bir komünist olarak bugün durduğum yer. Evet, ben de biliyorum gerçek barışın emeğin özgür olmadığı, halkların eşit olmadığı bir dünyada gerçekleşmeyeceğini.  Ama ben şunu da biliyorum sürecek bir savaşta dökülecek kan işçilerin, yoksulların çocuklarının kanıdır. Bu kan durmalıdır.  Konuyu açalım : Türkiye’nin siyasal koridorlarında bir kez daha “İmralı süreci” konuşuluyor. Herkes pozisyon alıyor, herkes kendi cephesinden “tutum” açıklıyor; ama iş sosyalistlere gelince, bir tuhaf tereddüt, bir garip edilgenlik, bir bitmeyen kaçış başlıyor. Oysa bugün kaçınamayacağımız kadar yalın bir soru var: İmralı’ya gidilmeli mi, gidilmemeli mi? Bu...

**"KAPISI ARALIK KALANLAR"**

 Denemelere devam. Belki bu denemeler ileride biraz daha genişletilerek bir araya getirilip kitap olur.  **"KAPISI ARALIK KALANLAR"** Bu şehir akşamını erken tüketen yerlerden biriydi . Yazın bile günler kısa sürer, ışık hızlı söner, kaldırımlara soğuk bir gölge düşerdi.  İnsanlar evlerine çekilirken sokak lambaları, yıllardır bu semtin ağırlığını omuzlarında taşımaktan yorgun düşmüş ihtiyarlar gibi titrek titrek yanardı. Mahir, her akşam aynı saatlerde, aynı pencerenin kenarına oturur, karanlığın şehre nasıl çöktüğünü izlerdi.  Bu bir alışkanlıktan öte, içindeki o büyük boşluğun dışarıda bir karşılığı olup olmadığını anlamaya çalışmak gibiydi. Bazen gökyüzüne bakar, bazen kendi yansımasına, bazen ellerinin çizgilerine. Ama en çok düşündüğü şey hiç değişmezdi. Leyla. Onun adı aklına her düştüğünde göğsünde bir daralma hissederdi. Sanki iç organları bir anlığına yer değiştirmiş gibi, bir açıklık, bir boşluk, bir kesinti… Öyle bir histi ki, kimseye anlatmaya kalksa anl...

**"Çocukluğun Kuşatılması"**

 **"Çocukluğun Kuşatılması"** ' 4-6 yaşındaki çocukların “kreş” adı altında cemaat kurslarına yönlendirilmesi; pedagojik aklın değil, siyasal-ideolojik tercihlerin ürünüdür. Bu tercih, gericiliği toplumsal dokunun en derin hücresine - çocukluğa - işlemek isteyen sınıfsal bir mühendislik faaliyetidir.' Akp iktidarı ile artık o kadar çok görmeye duymaya başladık ki, bilmem hangi tarikatın veya cematin kreşi kayıtlara başlamıştır diye.  Eğitim bu iktidar döneminde alenen cemaatlere teslim edilmiş. İlginç olan ise buralara gönderilen,yönleendirilen çocukların hepsi emekçi, işçi fakir aile çocukları. Çünkü onların çocukları artık Amerika'da doğuyor.  Bu iktidarın çocukları bu şekilde tarikatlara teslim etmesi, okullarda değerler eğitimi altında imamları okullara kafar sokması başka bir politikaya hizmet ediyor.Bu bir eğitim politikası değil; küçücük çocukların dünyasını kuşatma harekatıdır.  Sokaktaki emekçinin çocuğunun geleceği ile Saray’ın “yeni toplum” tasavvuru ar...

**"Bu İddianame Kime Yazıldı?"**

 **"Bu İddianame Kime Yazıldı?"** '3.900 sayfalık iddianame, hukuku değil siyaseti hedef alıyor. Amaç bir suçu aydınlatmak değil, İstanbul’u yeniden ele geçirmek. Yargının mühürleri artık adalet adına değil, iktidar planlarının dip notu olarak basılıyor.' Mevsimler değişirken ülkede hiçbir şey değişmiyor. Yargı bağımsızlığı, bir zamanlar bir ülkede en azından dilimizde  süslü cümleydi, şimdi iktidarın ajandasındaki bir klasör. Üstünde kalın harflerle şu yazıyor :  “İstanbul’u nasıl geri alırız?” Ve o klasörden son günlerde devasa bir kağıt yığını çıktı: 3.900 sayfalık İmamoğlu iddianamesi. Kağıtları tek tek çevirmene gerek yok. Sayfa sayısının çokluğu, delilin çokluğuna değil; siyasi öfkenin hacmine işaret ediyor. Rakam şişkin, amaç net: İstanbul’u tekrar perde arkasından yönetmek isteyenlerin mühendislik faaliyeti.  Bunu o kadar güzel yapıyorlar ki gece gündüz tüm televizyonlarda her işi bilen kadrolu yorumcular hakim, savcı olmuşlar yüzlerce yıllık cezalar dağıtıyo...

**"VİCDANIN KIRILGAN MASASI"**

 İnsanoğlu kendince hep haklıdır. Çok az insan hatayı kendinde görme erdemliliğini veya paylaşmayı kabul eder. Bunu becerebiliyorsa yaşamında pek çok sorununu çözmüştür zaten.  Çok fazla duyarız etrafımızda " benim vicdanım rahat"  . Bunu söyler işin içinden çıkarız. Bunu söylemekle aslında biraz da kendimizi kandırırız. Kendi suçumuzu hafifletiriz. Düşünün, suç olduğunu, günah olduğunu bilen bir dindarın dua ile kendini, ruhunu temize çıkarması gibi.  Bu yüzden vicdan subjektif bir yaklaşımdır. Herkes kendi vicdanını kendisi oluşturur. Bu yüzden kimsenin vicdanına güvenemeyiz. Bu toplumsal vicdan bile olsa.  Bunu bir deneme ile anlatmaya çalışacağım. Belki herkes sonunda kendini sorgulayacak, belki yanlış düşünüyorsun diyecek. Göreceğiz.           **"VİCDANIN KIRILGAN MASASI"** Aşk sürdüğü sürece dünya düzenlidir. İki insanın içindeki karmaşa bile aynı masanın üzerinde durur. Sözler, bakışlar, sitemler… hepsi masanın üzerine konur ...

**"İÇİMDE KAÇ KAPI VAR SANA AÇILAN"**

 Oldum olası yağmurlu, puslu, soğuk havalar beni hep içime kapatır. Daralırım. Ne kapalı bir yerde durabilirim, ne de açık alanda. İçimde fırtınalar kopar. Hep bir şeyler eksiktir o an benim için. Bunu hiç çözemedim bu yaşıma kadar. Hele ki yaşadığım hayatta her şeyi yarım bıraktığımı, tamamlayamadığım çok şey olduğu düşüncesi de sarınca beni o fırtınalar kasırgaya dönüşüyor.  Bunun psikolojide ve felsefedeki tanımına baktığımda karşıma ; Yağmurlu ve puslu havalarda insanın içine çöken o sıkışma hissi, psikolojide mevsimsel duygu dalgalanmasıyla içsel kaçınmanın birleştiği bir durum, felsefede ise varoluşsal kaygının, insanın kendi eksikliğini fark ettiği o karanlık anın adı olarak tarif ediliyor.  İnsan böyle havalarda hem kendine yaklaşır hem kendinden kaçar; yarım bıraktıklarını düşününce de bu iç fırtına, ruhun derinlerinde bir kasırgaya dönüşür. İşte öyle anlardan birindeyim ve bir pazar sabahı erken bir saatte evden yine kaçtım. Sahilde bir mekana attım kendimi kahv...

**"Öcalan’ın Bookchin Açılımı Nereye Oturuyor?"**

 **"Öcalan’ın Bookchin Açılımı Nereye Oturuyor?"** "Rojava’nın halk meclisleri, kadın özgürlüğü ve özsavunma hamleleri kıymetlidir. Ama kapitalist dünyanın ortasında sınıf iktidarını hedeflemeyen bir model, devrimin bir yanıyla hep eksik, hep kırılgan kalır." Bu başlık, bu giriş daha geniş, daha teorik bir yazıyı hakediyor aslında. Yıllarca Marksist kadrolar üzerinden yönetilen bir örgüt Ortadoğu'da ki gelişmeler üzerine sınıfsal bakış paradigmasından vazgeçip, ekolojist, meclistçi, yatay örgütlenmesi, ademi merkeziyetçi bir yönetim modelinden bahsetmeye başlıyor.  Bütün ideolojisini Marksizm kaçkını Bookchinden alıyor. Olabilir. Öcalan Ortadoğu'da ürettiği politikaların karşılığını bu şekilde sağlayabileceğini düşünüyordur. Haklı da olabilir. Sonuçta bir ulusun bölgede  kendi ulusal kimliği ile var olabilmesinin kavgasını veriyor.  Suriye’nin kuzeyinde, emperyalizmin gölgesinde, iç savaşın ortasında kurulan Rojava deneyimi birçokları için bir umudu temsil e...

**"Hayatı Durdurmanın Zorunluluğu"**

 **"Hayatı Durdurmanın Zorunluluğu"** "İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası bir hukuk süreci değil, siyasal tasfiye operasyonudur. Yargı, iktidarın sopasına dönüşürken; demokrasi artık mahkeme salonlarında değil, üretim alanlarında savunulabilir. Hayatı durdurmadan faşizmi durduramayız." Dün bir savcının Amerikan varı bir uygulama ile basının karşısına geçip " İmamoğlu Organize Suç Örgütü " diye adını koyarak iddianameyi basın yoluyla kamuoyuna ana başlıklarıyla açıklayarak mahkemeye gönderdi.  Böyle uygulama sanırım ilk defa yaşanıyor. Başka oldu mu bilmiyorum. Sebebi üzerindeki baskı olabilir.  Gelelim konuya dostlar. İstanbul’da hazırlanan iddianame, yalnızca bir belediye başkanını hedef almıyor; yargının siyasallaşmasının, demokrasi mekanizmalarının işlevsizleşmesinin ve sınıf egemenliğinin işçi sınıfı aleyhine , yoksullar aleyhine yeniden kurgulanmasının belgesi.  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı etrafında örgütlenmiş 3.000 sayfayı aşan dosyada, ...

**"Yeşil Enerjinin Kara Yüzü"**

 **"Yeşil Enerjinin Kara Yüzü"** “Temiz enerji” masalının ardında, kirli bir madencilik gerçeği yatıyor. Yaptığımız tüm okumalarımızdan bunu artık çok iyi biliyoruz.  Bize anlatılan yeşil dönüşüm hikayeleri ; Güneş panelleri, rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar ve dijital cihazlar…  Hepsi, insanlık tarihinin yeni bağımlılığına , nadir metallerin emperyalizmine hizmet ediyor. Dünyayı kurtardığımızı sanarken, belki de yalnızca başka bir yıkımı hızlandırıyoruz. Bu artık saklanamaz bir gerçek.  Biz okuduklarımızı, öğrendiğimiz ayrıntıları yazmaya devam edelim. Bu işin ayrıntılarını anlatmaya devam edelim. Çünkü yeni sömürü alanı burası.  Bugün dünya, “yeşil dönüşüm” adı altında tarihinin en büyük endüstriyel yeniden yapılanmasını yaşıyor. Hükümetler karbon nötr hedefleri açıklıyor, dev şirketler rüzgar ve güneş yatırımlarını “gezegenin kurtuluşu” olarak pazarlıyor. Kapitalizm 500 yıldır yalan konuşuyor hala yalanlarına devam ediyor.  Ama gerçekte ne oluyor? K...

**"Madencilikte Yerlileşme Miti"**

 **"Madencilikte Yerlileşme Miti"** "Enerji Bakanlığı, yabancı yatırımcılar için İngilizce bir “Maden Yatırım Rehberi” hazırlayarak sitesinde yayımladı. Bu, ülkenin yeraltı zenginliklerini küresel sermayeye açan yeni bir kapıdır. Adını ister “yatırım rehberi” koyalım, ister “kalkınma planı”,özü aynıdır: sömürge madenciliği." Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın İngilizce olarak hazırlayıp yayımladığı “Foreign Investors’ Guide for Mining in Türkiye” (Yabancı Yatırımcılar İçin Maden Yatırım Rehberi), devletin maden politikalarının özünü apaçık ortaya koyuyor.  Türkiye’nin toprağı, suyu, ormanı; uluslararası sermaye için güvenli, ucuz ve uzun vadeli bir maden sahasıdır. Bu belge, diplomatik bir dille yazılmış bir çağrıdan çok, bir açık davettir. “Buyurun, kazın; ruhsat bizden, kar sizden.” İşte bu yüzden, adına ne dersek diyelim , ister “yerlileşme”, ister “teknoloji transferi”, ister “yatırım kolaylığı” , bu düzenin özü sömürge madenciliğidir. Rehberin kendi verile...

**"Mamdani’yi Kutsamalı mıyız?"**

 **"Mamdani’yi Kutsamalı mıyız?"** Dünyanın her köşesinde sınıfın sesi aynı kelimeleri söylüyor,  Ev, iş, aş.  Londra’da kira; Delhi’de iş ; İstanbul’da sofra. Farklı diller, farklı dinler, farklı renkler… ama aynı ezilme biçimi. New York 'ta da aynı, değişmiyor.  Kapitalizm artık küresel bir “yaşam krizi” üreticisi. Örneğin, barınma hakkı, bir ülkenin iç meselesi olmaktan çıkıp bütün bir sınıfın ortak çığlığına dönüşmüş durumda. New York’ta Zohran Mamdani’nin yükselişi de bu küresel tabloya yazıldı. Bir kent düşün, gökdelenlerin gölgesinde, 3 milyon kiracının her ay maaşının yarısını ev sahibine verdiği bir şehir. İşte tam orada, biri çıktı ve dedi ki:  “Kira insaflı olacak. Ulaşım kamusal olacak. Zengin daha çok ödeyecek.” Büyülü bir cümle değil bu; ama halkın unuttuğu bir dili yeniden kurdu. Sokakta yankı buldu, çünkü orada yaşayanlar şimdilik devrim değil, nefes almak istiyordu.  Kapitalizmin merkezinde bunca yoksulluk yaşanırken devrim istenmez mi? Elb...

**"Yeni Ortadoğu Projesi (YOP)"**

 **"Yeni Ortadoğu Projesi (YOP)"** Bu yazı bir polemik yazısı olacak. Çünkü yıllardır ülkemizde ve Ortadoğu'da olup bitenleri hep bir proje üzerinden konuştuk ; BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi)  Şimdi bu projenin bittiğini veya artık boyutunun değiştiğini adının da değişme zamanı geldiğini söyledi ufkuna, siyasi aklına ve tecrübesine güvendiğim bir yoldaş abim, Gültekin Yucesan projenin adı YOP ( Yeni Ortadoğu Projesi) dir bana göre dedi. Ve bu konuyu yaşanan son gelişmeler, yeni enerji kaynakları, yeni tedarik yolları ve yeniden şekillenen Ortadoğu üzerinden konuştuk.  Aslında söyledikleri yol açıcıydı. İki gündür bu konuda bir sürü yazı okumaya çalıştım ve okuduklarımdan süreci, gelinen noktayı yazmaya çalışacağım.  Yapacağınız yorumlar yazıya katkı olacaktır. Başlayalım bakalım.  Emperyalizm haritaları değiştiriyor, özünü değil. 2001’de ABD topraklarına yapılan saldırı, küresel sermayenin yeni bir dönüm noktasına çevrildi. Washington, güvenlik söylemini “özgürlü...

**'Her Yolculuk Geride Bir Gün Batımı, İleride Yeni Bir Başlangıç Bırakır"**

 **'Her Yolculuk Geride Bir Gün Batımı, İleride Yeni Bir Başlangıç Bırakır"** “Belki de varmak, bir yere gitmek değil; olduğun yeri kabullenmektir.” İstasyonda garip bir sessizlik vardı. Kalabalık değildi ama kalabalık gibiydi; çünkü her insan kendi sessizliğini taşıyordu. Rayların arasına düşen taşlar, zamanın kırık dökük anılarını andırıyordu. Adam bileti elinde tuttuğu halde, nereye gittiğini bilmiyordu. Trenin rotası belliydi, ama anlamı belirsizdi. Elinde küçük bir bavul vardı, içinde ne kıyafet, ne kitap. Sadece bir mektup. Yıpranmış zarfa yazılmış birkaç satır: “Gidersen, ardına bakma. Çünkü ardında kalacak olan ben değilim.” Kadının el yazısı  zarfa sinmişti. Mürekkebi dağılmış, kelimeler yaşlanmış, ama acı taptazeydi. Tren yaklaştıkça rayların sesi büyüdü. Bir kalbin kendini unutturmak isterken yeniden hatırlayışı gibi. Kapılar açıldı. Adam, içeri girdi. Tren hareket ettiğinde rayların sesi müzisyenlerin kullandıkları bir metronom gibi atmaya başladı: ta-ta, ta-ta... ...

Bize zafer gerek!

 **"Büyük Ekim Devrimi "**                         Bize Zafer Gerek! “Dün erkendi, yarın geç olacak , şimdi devrim zamanı yoldaşlar!" 107 yıl önce, Ekim ayının ayazında Rusya'nın halkları ayağa kalktı. Bugün hala  aynı ses yankılanıyor bütün dünyada ;  Açlığa, sömürüye, ihanete karşı… Bize zafer gerek! Ekim ayının o keskin, kan kırmızısı sabahında dünya yerinden oynadı. Yüzyıllardır zincire vurulmuş insanlık, Petrograd sokaklarında çizmelerin altında ezilen karda devrimin ateşini hissetti.  “Bize zafer gerek!” diyen o ses , sadece Rusya’nın değil, insanlığın kalbinden yükselmişti. Lenin, Smolny Enstitüsü’nün ( 18. yüzyılda aristokrat kız okulu iken, 1917’de Lenin ve Bolşeviklerin devrim karargahına dönüştürdüğü, Ekim Devrimi'nin fiilen yönetildiği bina) dar koridorlarında bir harita başında eğilmiş, bir elinde kalem, diğerinde yüzyılların öfkesi ile son planlarına bakıyordu.  Troçki ise, devrimcilerin y...

**"Nadir Elementlerin Laneti"**

 **"Nadir Elementlerin Laneti"** “Dünya, temiz enerji masalıyla yeni bir sömürü çağının eşiğinde.” Kırklarında bir adam, Çin’in güneyinde bir maden yolunda arabamızı durdurup bağırıyor.  “Burada işiniz yok! Burası tehlikeli, git!” Kısa bir sessizlik... ardından motor sesleri, ardından o tanıdık tedirginlik diye kitapta bir başka bölüme başlıyor yazar.  Çin'de otomobil şirketlerine kaçak çalışan maden şirketlerinden bahsederken böyle bir giriş yapıyor.  Sermaye, yine bir şeyleri saklıyor. Her zamanki gibi.  Bu kez sakladığı şey altın değil, bakır değil; “temiz enerji”nin kalbinde atan o küçük lanetli atomlar, nadir elementler. Dünyanın dört bir yanında son yıllarda “yeşil dönüşüm” adıyla kutsanan bir teknoloji devrimi yaşanıyor. Elektrikli araçlar, rüzgar türbinleri, güneş panelleri… Bize tertemiz bir gelecek, karbon ayaksız bir yaşam vaat ediyorlar. İnsanlığı düşünmekten, onun için toplantılar yapmaktan bitap düşmüş şirketler.  Ama bu yeni dünyanın pırıl pı...

**"Aşkın Üçüncü Çağı"**

 Bu deneme, kendi iç yolculuğunda aşkı bir duygudan çok bir bilinç biçimi olarak görenlere adanmıştır.         Birine değil, hayata aşık kalabilenlere.                 **"Aşkın Üçüncü Çağı"** “Aşk hiçbir çağda ölmedi.Sadece daha derine, insanın içine çekildi.” Bir sabah uyandım. Pencerenin önünde geceyi delip gelen bir serinlik vardı. Dağların üzerinden ince bir sis geçiyor, toprak, uykusundan ağır ağır uyanıyordu. Kuşlar, henüz doğmamış güneşi selamlar gibiydi. Ve ben düşündüm: İnsan ne zaman unuttu yaşamayı sevmeyi? Belki hızla koşarken düşürdü onu, ya da birini beklerken kendini beklemeyi unuttu. Oysa aşk, beklemenin değil, var olmanın diğer adıdır. Birini sevdiğinde, dünyayı yeniden kurarsın. Rüzgâr bile başka eser, su bile başka akar. Birinci çağda aşk bir ateşti. Yakardı, aydınlatırdı, ama çoğu zaman kül de ederdi. İnsan sevmeyi savaş sanırdı. “Sen benimsin,” derdi, “ben de senin.” Sahip olmanın karanlığında yan...

**"Yeşil Enerji, Derin Sömürü"**

 **"Yeşil Enerji, Derin Sömürü"** Bir sabah uyandık ve dünyanın “yeşil” olduğunu hatırlattı kapitalizmin temsilcileri bize. Artık kirletmeyecektik, karbon ayak izimizi azaltacaktık, gezegeni kurtaracaktık. Ama kimse bize şunu söylemedi: Bu yeni “yeşil çağın” damarlarından  yine kan aktığını. Yine halkların kanının kapitalizmin vampirleri tarafından emileceğini.   Bu kez kanla birlikte lityum, kobalt ve grafit akıyor. Bu damarlardan. Geçmişte kömür, sonrasında petrol, şimdi ise sayıları 30 civarında olan nadir elementlerdi.  Daha geniş kapsamlı bir yazı için okumalar yapıyorum. Bu okumaları yaparken kısa kısa yazmak sonra bunları bir araya toplamak daha verimli oluyor. Hem de okuduklarımı daha da pekiştirmiş oluyorum.  Şu an Guillaume Pitron'un " Nadir Metaller Davaşı" kitabını okuyorum. Konu hakkında iyi bilgiler var. Okudukça da yazmaya çalışacağım bu yeni sermaye birikim dönemi ve yeni sömürü düzenini.  2023’te Avrupa Parlamentosu, 2035’ten itibaren ...