**"KAPISI ARALIK KALANLAR"**

 Denemelere devam. Belki bu denemeler ileride biraz daha genişletilerek bir araya getirilip kitap olur. 


**"KAPISI ARALIK KALANLAR"**


Bu şehir akşamını erken tüketen yerlerden biriydi . Yazın bile günler kısa sürer, ışık hızlı söner, kaldırımlara soğuk bir gölge düşerdi.


 İnsanlar evlerine çekilirken sokak lambaları, yıllardır bu semtin ağırlığını omuzlarında taşımaktan yorgun düşmüş ihtiyarlar gibi titrek titrek yanardı.


Mahir, her akşam aynı saatlerde, aynı pencerenin kenarına oturur, karanlığın şehre nasıl çöktüğünü izlerdi.


 Bu bir alışkanlıktan öte, içindeki o büyük boşluğun dışarıda bir karşılığı olup olmadığını anlamaya çalışmak gibiydi. Bazen gökyüzüne bakar, bazen kendi yansımasına, bazen ellerinin çizgilerine.

Ama en çok düşündüğü şey hiç değişmezdi.


Leyla.


Onun adı aklına her düştüğünde göğsünde bir daralma hissederdi. Sanki iç organları bir anlığına yer değiştirmiş gibi, bir açıklık, bir boşluk, bir kesinti…


Öyle bir histi ki, kimseye anlatmaya kalksa anlatamaz, anlatsa da kimse onu tanımadığı için anlayamazdı.


Bu akşam da farklı değildi. Çay bardağının buğusu pencerenin camına dokunup silik bir gölge bırakırken Mahir'in zihni yeniden aynı soruya sürüklendi:


“O beni karşılar mı?”


Bu sorunun cevabı yoktu.

Ama cevapsızlık bile bir cevap gibiydi bazen.


Şehrin karşı ucunda, başka bir pencerenin ardında, Leyla aynı karanlığı başka bir yalnızlıkla izliyordu. Onun odası da sessizdi ama sessizliğinin tonu farklıydı. Mahir'in sessizliği düşünmekten, Leyla’nın sessizliği incinmekten geliyordu.


Masasında bir kitap açıktı. Kaç sayfadır aynı yerde duruyordu. Kelimeler ona ulaşmıyordu, cümleler zihnine girmiyordu. Çünkü zihninde tek bir cümle vardı:


“Arasa…”


Bu kadar.

Ne büyük bir iddia, ne büyük bir beklenti…

Sadece bir arzu:

Arasa.


Bir insanın başka bir insandan bekleyebileceği en basit şey, en büyük mucizeye dönüşebilirdi.

Bir telefon ışığı, bir mesaj sesi, bir yoklama, bir merhaba…


Ama hiçbir şey gelmiyordu.

Leyla da yazmıyordu.


Çünkü korkuyordu.

Duygularından değil, yine yarım kalmaktan, yine yanlış anlaşılmaktan, yine acının tam ortasında kalmaktan.


Bu yüzden susuyordu. Susmak bazen konuşmaktan daha çok acıtır, bunu ikisi de biliyordu.


İki insan, iki uçta, aynı anda nefes alıyordu ama nefesleri birbirine değmiyordu.Birbirlerinden uzak olmak, birbirlerinden tamamen kopmak anlamına gelmiyordu.


Aşkta mesafe, iki şehrin mesafesi değil;iki gururun arasındaki mesafeydi aslında.


Mahir'in gururu, Leyla’nın içe kapanıklığıyla çarpışıyor;Leyla’nın kırılganlığı, Mahir'in suskunluğuna takılıyordu.


İki taraf da “ilk adımı” bekliyordu.Ama kimse atamıyordu.


Mahir defalarca telefonunu eline aldı.Ne çok şey söylemek istiyordu aslında:

“Özledim.”

“Biz ne olduk?”

“Sana anlatamadığım şeyler var.”

“Gel konuşalım.”


Ama bunlardan hiçbirini yazamadı.Onun yerine hep aynı iki kelime parmaklarının ucunda titredi:


“Merhaba.

Nasılsın?”


Basit olan şey her zaman en zor olandı.Çünkü basit bir merhaba bile bütün hikayeleri yeniden başlatabilirdi.


Leyla da kendi kendine düşündü:

“Bir işaret verse… sadece tek bir işaret… kapıyı açarım.”


Ama o işaret gelmedi.


Çünkü iki kalp de aynı şeyden korkuyordu: yeniden kırılmaktan.


Her aşkın kaderinde bir masa vardır.

O masaya oturmadan hiçbir hikaye tam olarak bitmez.


Bir insanın kaderi bazen bir sandalye kadar yakındır ama o insan yine de o sandalyeye oturamaz.


Mahir ile Leyla o masaya hiç oturmamış iki ruhtu.


Yıllarca konuşulmamış şeyleri konuşmadan, yıllarca anlaşılmamış duyguları anlamadan, yıllarca erteledikleri yüzleşmeyi bir türlü gerçekleştiremeden, hep aynı suskunlukla yaşamışlardı.


Mahir bir gece cesaretini topladı.Telefonunu açtı.

Mesaj yazdı:


“Seni düşündüm.”


Evet. Gerçeği buydu. Daha ötesi yoktu.


Ama yazdığı mesajı göndermeden sildi.

Çünkü korktu. Korkusunun adı Leyla değil, kendi eksikliği, kendi yarasıydı.


Aynı anda Leyla da kendi odasında, kendi karanlığıyla baş başaydı. Telefonunu açtı.

Mahir'in adını gördü.

Yazmak istedi:


“Ben hala buradayım.”


Ama yazamadı. Çünkü onun da korkusu vardı.

Korkusunun adı Mahir değil, yeniden yarım kalmak ihtimaliydi.


İki insan aynı anda mesaj yazıp sildi.

Ve kader, iki insanın birbirine bir türlü ulaşamayan parmak izini böyle yarım bıraktı.


Sonbaharın ilk soğuğu şehri boydan boya keserken, Mahir sokaklara attı kendini.Kaldırımların üzerine dökülen yapraklar, ayaklarının altında hüzünlü bir ses çıkarıyordu. O ses, insanın içindeki kırılganlıktan daha berraktı.


Mahir yürüdü. Yürüdükçe düşündü. Düşündükçe ağırlaştı.


Bir noktada kendini bir köşe başında dururken buldu. Sanki bütün şehir o köşede nefesini tutmuş onu izlemişti.


O an kendi kendine fısıldadı:


“Bazen iki gurur birleşince bir aşk ölür.”


Bu cümle kendi kaderine attığı imza gibiydi.


Leyla aynı anda başka bir yerde, başka bir pencerede oturuyordu. Elinde kitabı kapattı, gözlerini boş duvara dikti.


Ve kendi kendine mırıldandı:


“Bir insanın gelmemesi de bir cevaptır.”


Aynı anda içlerinden aynı şey geçti:


“Ben elimden geleni yapmadım.”


Ama iş işten geçmişti.


Sabah olduğunda, Mahir kendini tuhaf bir sessizlik içinde buldu. Her sabah bir umut kırıntısıyla açtığı telefon, bu sefer tamamen sessizdi.O sessizlik bir çığlık gibiydi.


Tam öğleye doğru eski bir arkadaşından haber aldı:


“Leyla taşınıyor. Başka bir şehre gidiyor.”


Haber Mahir'i durduğu yerde dondurdu.Sanki zaman bir anlığına nefes almayı unutmuştu.


“Demek gidiyor…” diye mırıldandı.


Gözlerinin içi tuzlu bir kasırgayla doldu ama gözyaşı akmadı.Çünkü bazı acılar ağlamak için değil; insanın içini boşaltmak için vardır.


Aynı anda Leyla valizlerini topluyordu.

Boş odanın duvarlarında yankılanan ayak sesleri, geçmişin izlerini taşıyordu.


Arabaya binerken telefonunu çıkardı.

Parmakları titreyerek yazdı:


“Ben gidiyorum… bil istedim.”


Mesajın her harfi bir sarsıntıydı. Ama göndermedi.


Telefonu kapatıp çantasına attı. Çünkü bilirdi:

Geç kalmış bir cümle, iyileştirmek yerine daha çok kanatır.


Araba hareket etti. Şehir arkasında küçülürken Leyla içinden kayıp bir dua geçirdi:


“Keşke gitmeseydik biz…”


Ama dua da geç kalmıştı. 


O gece, iki şehir arasında görünmez bir çizgi oluştu.

Bu çizgi ne yoldu, ne kaderdi, ikisinin birleşememiş nefesiydi. Mahir  penceresinin önünde oturdu.

Şehrin ışıkları gözlerinde titrerken kendi kendine konuştu:


“Keşke o kapıyı zamanında açsaydık.”


O an o kadar yalnızdı ki, şehir bile onun yalnızlığını paylaşamıyordu.

Sadece rüzgar vardı yanında.Bir de söyleyemediği cümleler.


Leyla yeni şehirde odasının ışığını açtı.

Duvarlara baktı, odanın yabancılığını içinden geçti, sessizce yere çöktü.


Ve fısıldadı:


“Biz hikayeyi tamamlamadık. Kader bizim yerimize noktayı koydu.”


Bu sözün ağırlığı omuzlarına çöktü.

Sessizlik, Leyla’nın bedenine soğuk bir battaniye gibi sarıldı.


O gece iki insan aynı anda şunu hissetti:


“Sustukça kaybettik.”


Aşk, bazen ölmez.Ama geç kalır.Geç kalmak ise bir ölüm biçimidir, çünkü insanı diri diri içinden koparır.


Mahir, ertesi gün sokakta yürürken bir anda durdu.

Göğsünde hafif bir sızı hissetti.

Bir şeyi kaybetmiş olmanın, ama ne olduğunu tam tarif edememenin sızısı.


“Biz…” dedi kendi kendine,

“biz bir kelimenin eksik yerinde kaybolduk.”


Leyla yeni şehrinde aynaya baktı. Gözleri yorgundu.

Kendine sanki başka birini izliyormuş gibi baktı.


Aynaya fısıldadı:


“Biz birbirimizi sevdik ama cesaret edemedik.”


Ve o anda, iki şehir arasında görünmez bir çizgi daha oluştu:

Pişmanlık çizgisi.


O çizgi bir daha silinmedi.Hikaye böylece kendi trajik adını buldu:


Kapısı Aralık Kalanlar.


Aşk ölmedi, ama nefes alamadı.


Bazen iki insan birbirinin kaderidir ama birbirinin zamanı olamaz. Ve zaman, kaderden daha ağırdır.


İşte bu yüzden: Biz geç kaldık. Ve geç kalmak, bu hikayenin en keskin gerçeğiydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**