Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Kurumsal Hafıza mı, Politik Körlük mü?"**

 **"Kurumsal Hafıza mı, Politik Körlük mü?"** Nefes gazetesinde yayımlanan “Suriye’de yaşanan şudur” başlıklı yazı, ilk bakışta serinkanlı, sosyolojik ve hatta “bilimsel” bir çerçeve sunuyor.  Başlığın birinci kısmını açacağım elbette ama ikinci kısmı için, yani "politik körlük' için bir kaç cümle ile başlamak istiyorum.  Bizim ulusalcı solcuların veya kendilerini öyle tarifleyenlerin nedense tarihsel bir Kürt alerjisi var. Soner Yalçın'da bunlardan biri. Suriye'de yaşananları tarihsel kökleriyle açıklamaya çalışarak Kürtlerin "yenilgisini" tarihlerini küçümseyerek açıklamaya çalışmış. Bunu yaparken de sanki Arapların binlerce yıllık devlet geleneği varmış gibi iki halk arasında devlet geleneği üzerinden Kürtlere, Devleti hak etmiyorsunuz dedi.  Peki böyle mi? Böyle mi bakılmalı tarihe ve bugüne?Bu anlayışa yazıklar olsun demekten başka bir şey gelmiyor aklıma şu an.  Soner Yslçın, devleti yalnızca askeri güçle değil, kuşaklar boyunca oluşmuş kurum...

**"Suriye’de Kürt Meselesi: Ulus Masalı, Sınıf Gerçeği"**

 Savaşta kullanılan, barışta tasfiye edilen Kürt emekçiler bugün sınıfsal bir karşı-devrimle karşı karşıya. Ulus masalları bu gerçeği gizleyemez. **"Suriye’de Kürt Meselesi: Ulus Masalı, Sınıf Gerçeği"** 6 Ocak'ta Suriye'nin Halep kentinin iki mahallesine Suriye 'de iş başına getirilen Colani liderliğindeki hükümet güçlerinin operasyonu ile başlayan süreç Türkiye 'nin de müdahalesi ile ABD- İsrail - Türkiye üçlüsünün anlaşması ile bugün SDG'nin uluslararası arası koalisyon tarafından daha önce kurulan taktiksel ortaklığını bitirdi. Ve SDG ye yapılan operasyon ile Kürtler kontrol ettiği toprakların %60 'ından çekilmek zorunda kaldı. Bu konuda bugüne kadar pek çok şey yazıldı. Yazılanların tamamı neredeyse Kürtlere "dünya devrimini " sattıkları için sert eelrştirilerdi.  Anlamsız olan da buydu. Bütün Ortadoğu ve Türkiye Kürtlerden sosyalist bir devrim beklerken onlar emperyalizm ile işbirliği yapmışlardı. Bu konuda yazıldı. Ben de onları far...

**"Öze Temas Etmek"**

 **"Öze Temas Etmek"** Bazı karşılaşmalar konuşmadan olur.Bir etkinlikte, kalabalığın gürültüsü içinde, kelimeler henüz ortada yokken kurulan o enerjisel bağ…  El sıkışmadan, tanışma cümleleri kurulmadan, hatta isimler bile netleşmeden. Psikolojik olarak bunu sezgi, aktarım, ayna nöronlar diye açıklamaya çalışırsın; felsefe ise biraz susar, biraz bekler. Çünkü bazı tanışmalar akılla değil, varoluşun frekansıyla gerçekleşiyor sanırım.  Sonra zaman işi devralır. O sessiz tanışıklık sosyal medyada sohbete dönüşür. Cümleler gelir, düşünceler çarpışır, kelimeler birbirini tartar.  Sohbetin kalitesi, kaçınılmaz olarak bakışını genişletir. Dünyaya tuttuğun mercek hafifçe kayar. Aynı şeylere bakarsın ama artık aynı şeyi görmezsin.  İşte tam burada insan, kendisine yeni bir şey katıldığını fark eder; ama eklenen şey süs değildir, vitrinlik değildir. Bir öz eklenmiştir. Aşağıdaki deneme , böyle bir karşılaşmanın tortusudur. Güzelliğin değil, içeriğin peşine düşen bir dikk...

**"Duyarlılık Değil, Popülizm. İran Üzerinden Vicdan Pazarlaması"**

 **"Duyarlılık Değil, Popülizm. İran Üzerinden Vicdan Pazarlaması"** Artık pisikolojim ,  sinirlerim kaldırmıyor bu samimiyetsizliği. İnanın İran'da yaşanan onca kötü olaylara rağmen, oralı dostlardan zaman zaman edindiğim haberlere rağmen yazamıyorum. Yazma isteğim yok.  Neden mi?  Söyledim ya insanlarda ki samimiyetsiz duyar basmalar. Elbette samimi olanları ayırabiliyorum. Çünkü yıllardır sokaklardayım.  Son günlerde sosyal medya İran üzerinden kaynıyor. Kadın özgürlüğü, mollaların baskısı, faşizm , idamlar , yasaklar… Evet, İran’da ağır bir baskı rejimi var. Evet, kadınlar bedenleri ve yaşamları üzerinde söz sahibi olmak istedikleri için öldürülüyor. Evet, yoksulluk derin, ekonomik kriz yakıcı, dini tahakküm boğucu. Bunların hepsi doğru. Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, bu gerçeklerin sosyal medyada birer tüketim nesnesine, birer duyarlılık gösterisine dönüşmüş olmasıdır. İki fotoğraf. Bir video. Bir hashtag. Bir “bak ben de karşıyım” paylaşımı. Ve son...

**"İnsanın Doğayla Eski İttifakı; Kalandar"**

 **"İnsanın Doğayla Eski İttifakı; Kalandar"** Kalandar Doğu Karadeniz bölgesinde eski bir pagan kültürü. Rumi takvimin başlangıcı olarak da kabul edilir. Helenistik kültürden bu bölgede yaşamış tüm halkların kültürlerini içinde barındıran bir gelenek.  Kalandar bir yılbaşı değil diye yazdıydım. Buna itiraz eden, neden diye soranlar oldu. Bütün bu sorulara buradan şöyle cevap vereyim.  “Kalandar bir yılbaşı değil” derken şunu söylüyorum: Bu, takvimlerin icadıyla gelmiş bir tarih oyunu değildir. Ne devletin, ne kilisenin, ne caminin, ne de sarayın ( iktidarların, tiranlatın) belirlediği bir “başlangıç”tır.  Başlangıcı burada insan değil, doğa koyar. “Kışa karşı tutulmuş kolektif bir nöbettir” Çünkü Kalandar, kışın en sert yerinde ortaya çıkar. Açlığın, soğuğun, karanlığın en uzun olduğu zamanda.  İnsanlar bir araya gelir, kapı çalar, paylaşır, gürültü yapar, maskelenir. Bunların hepsi aynı şeye hizmet eder: “Yalnız değiliz, hâlâ buradayız, birlikteyiz ” Bu bir eğ...

**"Kant’tan Sartre’a Bir Bunaltı Hattı"**

 Bu yazı bir felsefe özeti değil ;Kant’ta aklın sınırına çarpıp Hegel’de tarihin çatışmasına sürüklenen, Sartre’da ise özgürlüğün ağır sorumluluğunu sırtlanan bu metin; aşkı tamamlanma değil yan yana durma, varoluşu mazeret değil bedel, düşünmeyi konfor değil risk olarak gören bir bunaltı hattının içerden tanıklığıdır.             **"Kant’tan Sartre’a Bir Bunaltı Hattı"** Son zamanlarda felsefe okumaları yapıyorum. Hegel’den  Kant’a, oradan Sartre’a uzanan bir çizgiden devam ediyorum. Bu çizgi doğru bir çizgi mi? Evet, doğru. Ama rahat değil. Düz bir ilerleme hattı hiç değil. İlk gençlik zamanlarımda tanıştım felsefe ile her sosyalizme gönül veren genç gibi. "Felsefenin ilkeleri" idi ilk okuduğum kitap. Sonra  Platon'un "Devlet", Aristotales'in Politikası, Spinoza'nın "Ethica" Rousseau, Diderot, Marx, Engels ve Hegel vb olarak devam etti.  Felsefe benim için hep zorlu bir yolculuk oldu. Okurken zor, anlarken zor, anlatıtken zor. Hâlâ ...

**"Halep’te silahlar susmuyor"**

 **"Halep’te silahlar susmuyor"** Dünden beri sahadan düşen haberleri, yapılan yorumları, üretilen “analiz”leri izliyorum. Manzara tanıdık: Herkes kendi siyasal ikbalinin hesabını yapıyor; faturayı ise tek bir “fail”e kesiyor. Suçlu belli: Kürtlerin varlığı. Bu bir güvenlik meselesi değil, hiçbir zaman da olmadı. Bu, bir sınıf ve iktidar meselesi. Bugün Suriye sahasında Kürtlerin “suçlu ” ilan edilmesi, ne askeri dengelerle ne de uluslararası hukukla açıklanabilir.  Bu suçlama, devletsiz halkların egemen sınıflar için her zaman tehdit olması gerçeğinin güncel bir tezahürüdür.  Çünkü Kürtler, sadece bir etnik kimlik olarak değil; merkezi iktidarlara, sermaye düzenine ve bölgesel statükoya alternatif olabilecek bir toplumsal-siyasal form olarak var oluyorlar. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bu çelişkinin kristalize olmuş halidir. Bir yandan “gel barışalım” derken, diğer yandan aynı özneyi düşman ilan edebilmektedir.  Bu bir tutarsızlık değil; iktidar aklının bilinçli ikil...

**“Kuş ölür. Sen uçuşu hatırla.”**

 Füruğ Ferruhzad, kadının bedeniyle, sesiyle, aşkıyla kuşatıldığı bir dünyada uçuşu hatırlattı. Aşkı mülk olmaktan, evliliği kader olmaktan, susmayı erdem olmaktan çıkardı. Bedel ödedi, yalnız kaldı, ama yönünü kaybetmedi. Çünkü bazı hayatlar yaşanmaz, direnilerek yazılır. En son çok sevdiğim bu ismin  sözünü sosyal medyada görünce, onun yaşamı üzerinden ona seslenen küçük bir deneme yazmayı denedim. Umarım onu birazcık anlatmıştır.               **“Kuş ölür. Sen uçuşu hatırla.”** Bu bir teselli cümlesi değil, bir itaatsizlik çağrısıdır.  Hikaye bir kuşla başlamaz. Hiksye, kuşun öldüğü yerde başlar. Dağın yamacında bir köy vardı, adı rüzgarla söylenirdi, ağızdan ağza geçerken biraz aşınırdı. Evler taştandı, çatılar yorgun, kadınların sesi alçak, erkeklerin omzu yüksekti. Herkes bir şey taşırdı, erkekler sırtında yük, kadınlar hayatın kendisini. O köyde insanlar uçmayı bilmezdi ama uçuşu hatırlayanlar vardı. Onlar genelde suskun olur...

**"Ölünceye Kadar Savaş"**

 Petrol, altın ve kar için halkların kanını akıtan bu düzenin adı neoliberal emperyalizmdir. Venezuela’da yapılan da, Ortadoğu’da yıkılan da aynı hesaptır. Bolívar’ın dediği gibi, sömürü bitene kadar, ölünceye kadar savaş.               **"Ölünceye Kadar Savaş"**  Bu sabah Chavez'in ülkesine dünya halklarının başına bela olmuş, halklara terör uygulayan dünyanın en büyük terörist devleti ABD'nin operasyonu ile uyandık.  Amerikan şirketlerin büyük çıkarları için Venezuela'nın petrol, altın ve nadir elementlerine göz diken Trump bu uğurda kan dökmeye hiç çekinmiyor.  Suriye, Filistin, Venezuela ve meşhur "çarşı esnafının" karlarının düşmesinin sonucu isyan eden İran oligarklarının ayaklanmasını bahane ederek zaten sıraya koyduğu İran. Hepsi kendi şirketlerinin bekası için. Bahane mi? O kolay iş. Bir yerde uyuşturucu, bir yerde demokrasi olabiliyor.  Neoliberal emperyalizm saldırmaya devam ediyor. Evet, ediyor. Ama halkların da haf...

**"Neoliberalizmin Sessiz Darbesi"**

 Neoliberalizm piyasayı değil, insanı ve demokrasiyi dönüştüren sessiz bir iktidar aklıdır. **"Neoliberalizmin Sessiz Darbesi"** Bir kaç gündür yeni bir kitaba başladım. Kitabı sizinle paylaşmıştım. Wendy Brown'un "Halkın Çözülüşü" " Neoliberalizm Sinsi Devrim'i " adlı kitabı.  Kitaptan okudukça çıkartığım notları buradan sizinle paylaşmaya çalıştım. Aslında sizinle paylaşırken derdim okuduklarımı daha iyi anlayıp kavrayabilmek. Bunu yaparken de bilgiyi paylaşmanın güzelliğini ve hazzını yaşamak. Kısaca aslında her şey bir şekilde kendim içinmiş bunu farkettim. Bunun için sizlere verdiğim rahatsızlık için beni affettin.  İlk bölüm bitti. Biraz yavaş gidiyor. Ama böyle okunması gereken bir kitap. Şimdi ilk bölümden çıkardığım notları tek bir yazı olarak toparlayarak siz okuyucularla paylaşmak istiyorum.  Hadi başlayalım.  Neoliberalizm çoğu zaman serbest piyasa politikalarıyla, özelleştirmelerle, deregülasyonla ( sermayenin önündeki engellerin ka...