**"Kurumsal Hafıza mı, Politik Körlük mü?"**
**"Kurumsal Hafıza mı, Politik Körlük mü?"**
Nefes gazetesinde yayımlanan “Suriye’de yaşanan şudur” başlıklı yazı, ilk bakışta serinkanlı, sosyolojik ve hatta “bilimsel” bir çerçeve sunuyor.
Başlığın birinci kısmını açacağım elbette ama ikinci kısmı için, yani "politik körlük' için bir kaç cümle ile başlamak istiyorum.
Bizim ulusalcı solcuların veya kendilerini öyle tarifleyenlerin nedense tarihsel bir Kürt alerjisi var. Soner Yalçın'da bunlardan biri. Suriye'de yaşananları tarihsel kökleriyle açıklamaya çalışarak Kürtlerin "yenilgisini" tarihlerini küçümseyerek açıklamaya çalışmış.
Bunu yaparken de sanki Arapların binlerce yıllık devlet geleneği varmış gibi iki halk arasında devlet geleneği üzerinden Kürtlere, Devleti hak etmiyorsunuz dedi.
Peki böyle mi? Böyle mi bakılmalı tarihe ve bugüne?Bu anlayışa yazıklar olsun demekten başka bir şey gelmiyor aklıma şu an.
Soner Yslçın, devleti yalnızca askeri güçle değil, kuşaklar boyunca oluşmuş kurumsal hafıza ile açıklıyor; Arap toplumunun tarihsel devlet deneyimini, Kürtlerin ise tarihsel “devletsizliğini” karşı karşıya koyuyor.
Metnin iddiası net: Suriye’de Kürtlerin yaşadığı sorun, tarihsel olarak devlet dışı kalmış olmanın yarattığı kurumsal acemilikten kaynaklanıyor.
Tam da burada durmak gerekiyor. Çünkü bu anlatı, doğru görünen bir kavramdan (kurumsal süreklilik) yola çıkıp, yanlış bir politik sonuca varıyor.
Devlet hafızası mı, egemenlik hafızası mı?
Evet, devlet dediğimiz şey yalnızca silah değildir. Bürokrasi, hukuk, gelenek, kadro ve süreklilik ister. Bu, Weberyen sosyolojinin ve kurumsalcı devlet teorilerinin temel kabulüdür.
Ancak mesele tam da burada başlar: Devletin hafızası kimin hafızasıdır?
Marksizm bu soruya net cevap verir: Devletin hafızası, egemen sınıfın hafızasıdır. Devlet, sınıflar üstü bir teknik aygıt değil; üretim ilişkilerinin ve egemenliğin kurumsallaşmış biçimidir. Dolayısıyla bir topluluğun “devlet deneyimi” olup olmamasını, kültürel ya da tarihsel beceri meselesi olarak ele almak, meseleyi sınıfsal ve tarihsel bağlamından koparır.
Kürtlerin tarihsel olarak “devletsiz” kalması bir hafıza eksikliği değil; bilinçli, sistematik ve zor yoluyla dayatılmış bir dışlanmışlıktır. Osmanlı’dan ulus-devletlere, mandater rejimlerden Soğuk Savaş dengelerine kadar bu coğrafyada Kürtlerin devletleşme girişimleri bastırılmış, parçalanmış ve kriminalize edilmiştir.
Bu gerçek yok sayıldığında, sorumluluk tarihten ve iktidardan alınıp mağdurun omzuna yüklenmiş olur.
Tehlikeli bir sadeleştirme yazıda kullanılan karşıtlık —“Arapların bin yıllık devlet geleneği” ile “Kürtlerin tarihsel devletsizliği”— tarihsel olarak da sorunludur. Modern Arap devletlerinin büyük bölümü 20. yüzyıl ürünüdür; sömürgecilik sonrası sınırlar içinde, dış müdahalelerle şekillenmiştir.
Arapların bu tarihsel sürecini Emevi ve Abbasiler üzerinden okuyor sanırım. Onları da toplasan bin yıl etmez ve bildiğimiz devleti de orada Arap egemenliği üzerinden göremeyiz.
İsteyen bu tarihe bakabilir. Kısaca yazarsak Arap tarihinde kesintisiz ve etnik temelli bir “devlet geleneği” yoktur; İslam öncesi Arap toplumu kabile yapısına dayanır, İslam’la kurulan siyasal yapılar ise Arap etnik devletleri değil, Bizans ve Sasani mirasını kullanan çok uluslu imparatorluklardır.
Bu durum Mısır örneğinde açıktır: Mısır, Araplardan binlerce yıl önce güçlü bir yerli devlet geleneği üretmiş, 7. yüzyılda Araplarca fethedilmiş ama Araplar tarafından kurulmuş bir devlet olmamış, Araplaşma dil ve din üzerinden gerçekleşmiştir.
Gelelim Kürtlere. Aynı şekilde Kürtler de tarih boyunca özerk yapılar, emirlikler ve yarı-devlet biçimleri kurmuş; ancak modern ulus-devlet kurmalarına izin verilmemiştir.
Bu tabloyu “kurumsal acemilik” kavramıyla açıklamak, emperyalizmi, bölgesel güçleri ve sınıf ilişkilerini görünmez kılar. Devletin neden kurulamadığı değil, kimlerin buna izin vermediği sorusu askıda kalır.
Ve çok bilmiş bir şekilde aşağılayarak “Dağdan gelip bağdakini kovamazsın” diyor. Acaba öyle mi? Bu söylem doğru mu?
Yazının sonunda başvurulan halk deyişi , “Dağdan gelip bağdakini kovamazsın” belki dilsel olarak güçlüdür ama politik olarak son derece sorunludur.
Bu söz, tarihsel olarak statükoyu kutsayan, yerleşik olanı meşrulaştıran muhafazakar bir dünya görüşünü yansıtır.
Oysa tarih bize şunu söyler: Paris Komünü, Ekim Devrimi, Çin Devrimi, Küba… Hepsi “dağdan gelip bağdakini kovanların” tarihidir.
Marksizm açısından bakıldığında mesele şudur:
Bağdakini kovmadan, bağ özgürleşmez.
Nefes’teki bu yazı, devlet meselesine dair önemli bir tartışmayı açıyor; ancak bunu sınıfsız, güçsüz ve tarihsiz bir yerden yapıyor. Devleti nötr bir kurumsal beceriye indirgerken, onu kuran ve koruyan iktidar ilişkilerini geri plana itiyor. Bu haliyle metin biz Marksistler için kabul edilebilir değil; kurumsalcı, devlet-merkezli ve yer yer kaderci bir okuma sunuyor.
Suriye’de yaşananları anlamak için hafızaya değil, iktidara; kültüre değil, sınıfa; soyut devlete değil, somut güç ilişkilerine bakmak gerekir. Aksi halde yapılan şey analiz değil, zarif bir mazeret üretmektir.
Soner Yalçın baktığı yerden böyle görüyor ve piyasada solcu diye geçiniyor. İyi de bir alıcısı var.
Yorumlar
Yorum Gönder