Kayıtlar

Eylül, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Mesele KAAN Değil, Mesele Yalan!"**

 **"Mesele KAAN Değil, Mesele Yalan!"** Türkiye’nin gökyüzüne bir savaş uçağı bırakıldı: KAAN. Saray medyası coşuyor, “yerli ve milli” marşlarıyla ekranları inletiyor. Oysa mesele KAAN değil; mesele yıllardır bu ülkenin üzerine çöken yalan rejimi. Bugün Erdoğan’ın ağzından çıkan her kelime, aslında bir sınıf siyasetinin örtüsüdür. “Müjde” dedikleri şey, halkın cebinden sermayeye aktarılan yeni bir kaynağın ilanıdır.  “Milli” dedikleri şey, emperyalizme meşruiyet dilenen bir iktidarın kendi tabanına attığı bir kırıntıdır. KAAN’ın gövdesine vurulan damga, mühendis emeğinin değil, yalan düzeninin mühürüdür. AKP iktidarı, en büyük servet transferini bu yalanlar sayesinde yaptı. Şehir hastaneleri, köprüler, otoyollar, maden sahaları, HES’ler…  Hepsi aynı şemanın parçaları: Halkın vergileri, alın teriyle üretilen değerler, bir avuç yandaş sermayedara aktarıldı.  KAAN da bu zincirin yeni halkasıdır. O uçağın gövdesinde yüz binlerce işçinin alın teri değil, komisyonlarla şiş...

*“Motoru Olmayan Diplomasi”**

 **“Motoru Olmayan Diplomasi”** Evet sevgili dostlar ABD gezisinin sonuçları artık tek tek ortaya çıkmaya başladı. Bir taraftan ABD tarafından meşruiyet alan iktidar bu meşruiyetini ülke aleyhine yaptığı anlaşmalarla aldığı gün gibi ortada artık.  Milyarlarca dolarlık ticari anlaşmalar, enerjide tek merkeze bağımlılık, nadir elementlerin pazarlanması, yurdun her karış toprağının emperyalist şirketlete maden anlaşmaları ile verilmesi ve bunların karşılığında elde var sıfır.  Ha bir de şunu öğrendik ki savunma sanayisinde büyük atılım aslında büyük bağımlılıkmış. Şu KAAN adı verilen milli uçağımız ile ilgili gerçeği de öğrenmiş olduk.  Nasıl mı?  Hakan Fidan’ın Amerika dönüşü yaptığı açıklamalar, aslında diplomasi denen oyunun acı gerçeğini bir kez daha önümüze serdi.  Sözlerinin özünde, “Biz Amerika’nın istediklerini verdik, ama kendi meselelerimizde bir adım ileri gidemedik” mesajı vardı.  Yani büyük sözler, büyük vaatler değil; çıplak bir gerçek: veri...

**"Boeing Koltuğu, Halkbank Kâbusu ve Teslimiyetin Şovu"**

 **"Boeing Koltuğu, Halkbank Kâbusu ve Teslimiyetin Şovu"** Görüşmede neler yaşandı netleşsin yazacağız demiştim. Cola'yı dökerek boykot edenler acaba hiç düşünüyor mu Boeing boykot listesine neden girmiyor ? veya bize gümrük duvarları yükseltilirken biz neden ithalatta gümrükleri sıfırlıyoruz?  Zaten biraz düşünmüş olsaydık vatan, millet, bayrak, ezan dörtlemesinin bunca yılda ne kadar sahtekarca kullanıldığını anlar bugünün ekonomik zorluklarını yaşamayabilşrdik.  Gelelim bulışmaya.  Trump–Erdoğan buluşmasının ardından ortaya çıkan tabloya bakınca insan ister istemez gülüyor. Daha dün “Trump koltuğunu çekti, Erdoğan’a sandalye ikram etti, kapıda uğurladı, işte dünya lideri” diye naralar atan yandaşlar, basın açıklamasında duyduklarını hazmetmekte zorlandılar.  Çünkü 22 dakikalık basında Erdoğan’ın payına düşen yalnızca 1 dakikaydı. O bir dakikada da “Türkiye şu kazancı elde etti” diyebileceği tek kelime bile edemedi. Ama Trump? O maşallah gürledi: Uçak sattık,...

**"Randevuya Uçak, Çiftçiye İflas"**

 **"Randevuya Uçak, Çiftçiye İflas"** Yine bir ABD ziyareti, yine konuşulanlar, yine inkarlar. Ama inkar etmek artık gizlemiyor pazarlıkları. Dünyanin başına bela bir Trump her şeyi çok açıkça konuşuyor. Diğer liderleri boşa düşürüyor.  Bunu bilerek isteyerek yapıyor. Hepinizin efendisi benim der gibi. Ee iktidarlar da oradan icazetli olunca içerde haberler hemen başka yöne dönüyor. Vaziyeti kurtarma çabalarına ; Türk evinde pek çok liderle görüşme yapılacak, reis muhteşem karşılandı gibi. Eskisi gibi yoğun alıcısı yoksa da yine de bir toplam var tabiki.  Gelelim ülkenin durumuna. Türkiye’de iktidarın temel formülü basit: Borç al, savaş aç, ihale dağıt, iktidarı sürdür. Borç yoksa ne cephe açabilirsin, ne inşaat ihalelerini kapabilirsin, ne de içeride sermaye gruplarının iştahını doyurabilirsin. Ve borç yoksa, o çok övülen “lider diplomasisi” de işlemez. CHP lideri Özgür Özel’in iddiası malum: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın oğluna, “Bana bir randevu ayarlarsanız, Trump’l...

**"Renklerin Fısıldadığı Bayrak"**

 **"Renklerin Fısıldadığı Bayrak"** Filistin, Gazze, tanklar, uçaklar, bombalar, direniş, İntifada, taş atan çocuklar, açlık, susuzluk, soykırım, öldürelen, açlıktan ölen bebeklerin dramının oluşturduğu bayrak ve kapitalist barbarlığın karşısında umudın, direncin simgesi olan bayrak.  Bir bayrak dalgalandığında, sadece kumaşı değil, halkların tarihini, acılarını ve umutlarını da taşır. Filistin’in göğüslere işleyen bayrağı da işte böyle bir hafıza mekânıdır: Renklerin diliyle konuşan, sessiz ama çığlık kadar gür bir tanıklık… Siyah, yeryüzüne dağılmış sürgünün rengidir. Yıkılmış evlerin, boşaltılmış köylerin, ardında çocuk çığlıkları bırakan zorunlu göç yollarının rengidir. Siyah, bir halkın hüzünle kararmış ufkunu, ama aynı zamanda karanlığın içindeki direncini de anlatır. Beyaz, hâlâ inatla var olan barış umududur. Kan ve gözyaşının ortasında bir damla su gibi berrak, yorgun yürekleri serinleten bir nefes gibidir. Beyaz, ateşkesin, barış masalarının ve çocukların geleceğe k...

**'Çürüyen Rejim ve Çıkışın Yolu"**

 **'Çürüyen Rejim ve Çıkışın Yolu"** Yirmi üç yılını dolduran AKP-MHP iktidarı artık yalnızca baskı ve zorbalıkla ayakta durabiliyor. Türkiye toplumu üzerine örülen kurumsal baskı mekanizmaları, ekonomik krizle birleşerek koca bir çürümeyi görünür hale getirdi.  Bu çürüme, her gün biraz daha keyfi şiddete, devletin zor aygıtlarının en sıradan hak taleplerine bile saldırmasına dönüşmüş durumda. Bugün iktidarın yürüttüğü “operasyon siyaseti” tam da bu krizin ürünüdür. CHP’ye yönelik kayyum hamleleri, belediyelere el koyma girişimleri, medyaya dönük baskılar tekil adımlar değil; çürüyen rejimin ömrünü uzatmak için kullandığı araçlardır. İktidar, muhalefeti kriminalize ederek hem kitlelere “başka yol yok” mesajı veriyor, hem de kendi zorbalığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki asıl sorun burada başlıyor. Çünkü CHP’nin içine sıkıştığı “makul muhalefet” çizgisi, bu zorbalığı geriletmeye değil, tersine rejimin nefes borularını açmaya yarıyor. Toplumsal sorunları gündem etmekten ...

**"Fatsa’dan Ovacık’a: Belediye Sosyalizmi mi, Halk İktidarı mı?"**

 **"Fatsa’dan Ovacık’a: Belediye Sosyalizmi mi, Halk İktidarı mı?"** Bugün sosyal medyada bir yoldaşın paylaştığı Lenin yoldaşın seçme eserlerinden alınan ve Menşeviklerin duruşunu eleştiren bir yazısını okudum.  Şöyle diyor Lenin yazısında : Stockholm Kongresi’nde tarım programının kabulünü güvence altına almış bulunan Menşeviklerdir. Burada sadece öne çıkan iki Menşeviği anmak yeterli olacaktır: Kostrov ve Larin. “Bazı yoldaşlar” diyor Kostrov Stockholm Kongresi’nde, “sanki belediye mülkiyetini ilk kez duymuşlar gibi konuşuyorlar.  Bu yoldaşlara, Batı Avrupa’da kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret olan ve yoldaşlarımızın da benimsediği tüm politik eğilimin (tam da öyle!), İngiltere’de ‘belediye sosyalizmi’nin var olduğunu hatırlatmak isterim.  Lenin, 1907’de kaleme aldığı yazısında Batı Avrupa’daki “belediye sosyalizmi” modasını sertçe eleştiriyordu.  Burjuvazinin izin verdiği ufak tefek hizmetleri, tramvay işletmek, ucuz et ...

**"Filistin’in Direnişi, Emperyalizmin Maskesi"**

 **"Filistin’in Direnişi, Emperyalizmin Maskesi"** İsrail ordusunun 16 Eylül'de başlattığı kara harekatının üzerinden bir gün geçti. Filistinliler Gazze Şehri'nden kaçmaya devam ediyor. İsrail hükümeti Ağustos ayınının başında Gazze Şehri'ni işgal planını onaylamıştı. Başbakan Binyamin Netanyahu, 16 Eylül'de Gazze Şehri'nde "güçlü bir operasyonun" başladığını söyledi. Netanyahu, şehrin Hamas'ın son büyük kalelerinden biri olduğunu savundu.Birçok kişi büyük bir araç trafiği ve sonu gelmeyen kuyruklar olduğunu anlatıyor. Bugün Gazze’nin dar sokaklarında yankılanan bombalar yalnızca Filistin halkını değil, bütün insanlığın vicdanını hedef alıyor.  İsrail’in başlattığı kara harekâtı, emperyalizmin ve siyonizmin yüzlerindeki maskeyi bir kez daha düşürdü.  ABD’nin ve Avrupa devletlerinin verdiği açık destek, “demokrasi ve insan hakları” nutuklarının ne kadar ikiyüzlü olduğunu kanıtlıyor.  Soykırımın televizyon ekranlarından canlı yayınlandığı bir ç...

**'Kayaların Arasında, Işığa Doğru"**

 **'Kayaların Arasında, Işığa Doğru"** Bazen hayat, insanı bir dağın yamacına sıkıştırır. Koyu gölgelerle çevrili, nefes almanın bile güç olduğu dar bir aralıkta bulursun kendini.  Sert kayaların arasında sıkışmış gibi, ruhunun çırpınışını duyarsın. O an, Dostoyevski’nin kahramanları gelir aklına: kendi iç karanlıklarında boğuşan, bir anlık umut için tüm çelişkileri göze alan insanlar.  İnsanın en derin yarası da, en büyük gücü de orada gizlidir. Ve tam o noktada, başını kaldırırsın. Gökyüzü, bir ışık parçasıyla yüzünü yıkar. Şolohov’un Don kıyılarında sabahın ilk ışıkları nasıl köylünün yorgun bedenine değerse, o ışık da ruhuna dokunur. Işık hep yukarıdadır; toprağa düşen gölgeye inat, göğe yaslanır umut. Yaşam yolculuğunun güzelliği yalnızca varılacak yerde değildir. Yaşar Kemal’in Çukurova’sında kavurucu güneş altında bile, pamuk tarlasının ortasında açan bir gelincik ne kadar güzelse, bizim yolculuğumuzun güzelliği de zorluklara aşkla bakabilen gözlerdedir.  Kaya...

**'Zehra Nine’nin Ardından: Akbelen’in Çığlığı"**

 **'Zehra Nine’nin Ardından: Akbelen’in Çığlığı"** Bir yaşam savaşçısını daha mücadele ettiği toprağının bağrına gönderdik. O bir simge olmuştu hepimiz için, sermayeye karşı gösterdiği direniş ile umutlarımızı yükseltmişti. Akbelen Ormanı’nın kalbine düşen bir fotoğraf vardı: Yaşlı bir kadın, ince kollarıyla devasa bir ağaca sarılmış… O kadın Zehra Nine’ydi. Şimdi o eller toprağa kavuştu, ama ardında bir halkın onurunu, bir sınıfın çığlığını bırakarak. Muğla’nın Milas’ında köylülerin yıllardır süren direnişi, yalnızca birkaç ağacı kurtarmak mücadelesi değildi.  Sermayenin kâr hırsına karşı yaşam alanlarını, zeytinliklerini, derelerini, çocuklarının geleceğini savunan köylünün “yeter artık” haykırışıydı.  YK Enerji’ye tahsis edilmek istenen orman, aslında bir köyün geçim kaynağı, nefesi, hayat damarıydı. Zehra Nine bu mücadelenin simgesi oldu. Onun ağaca sarılışı, romantik bir sevda değil, sınıfsal bir çığlıktı.  Çünkü sermaye ormanı keserken, köylünün ekmeğini de, iş...

**" Kapitalizmin Çocukluk Masalı"**

 **" Kapitalizmin Çocukluk Masalı"** Okullar açıldı, zil çaldı, defterler açıldı. Fakat sınıflardan yükselen ses yalnızca çocukların kahkahası değil; velilerin banka şubelerinden yükselen inilti.  Enflasyonun çok üzerinde yapılan özel okul zamları, orta sınıfın kemiklerini çatırdatıyor. Ama Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in dediğine göre, mesele basit: “Özel okul tercih, zorunluluk değil.” Ne kadar rahat! Kapitalizmin şanlı icadı: her şey tercih.  Açlık da tercih, işsizlik de tercih, çocukların eğitimden mahrum kalması da tercih. Bugün bir veli çocuğunu 1,5 milyon liraya okutabiliyor, bir diğeri aynı okulun kapısından içeri bakamıyor.  Bakanın bakışı net: “Bu sizin tercihiniz.” Sanki asgari ücretle çalışan baba her sabah kahvesini içerken “Bugün tercihim çocuğumu devlet okuluna göndermek olsun” diye karar veriyor.  Oysa bu, tercihten çok, sınıfsal zorunluluk. Kapitalizmin kara tahtasında yazan denklem hep aynı: Paran varsa eğitim, paran yoksa kader. Bir de işin...

**"Faşizme Doğru Sürükleniş"**

 **"Faşizme Doğru Sürükleniş"** "Faşizm, kapitalizmin en çıplak halidir.” Bertolt Brecht Bugün hiç beklemem sosyal medyanın tüm alanlarını kapatırım diyen bir iktidar ortağı Bahçeli, her şeyi tek bir imza ile halleden , yargının gücünü kullanan kullanarak iktidarını korumaya çalışam, düzen içi muhalefete bile tahammülü olmayan, çeşitli yargı oyunları ile belediye başkanlarını görevden alan, yerlerine kayyımlar atayan, işçi grevlerini yasaklayan, işçilerin, halkın ürettiği artı değeri ile yapılan fabrika, köprü, otoyolları bir gecede yabancı ve yerli sermayeye devreden bir saray iktidarı var.  O kadar keyfi bir şekilde tam da sermayenin istediği gibi hareket eden, bu arada kendi ideolojik, gerici duruşunu ilmik ilmik örmeye çalışan bir rejim. Buna bir kısım kesim tek adam bir kısım ise otoriter, bir kısım islamcı faşizm diyor.  Nedir bugün yaşananların tarifi? Aslında bir şekilde islamcı, şeriata dayalı bir ülke hedefi olanlar cumhuriyetin altını oyarak değiştirmeye çalı...

**"12 Eylül’den Saraya: Darbenin Uzayan Gölgesi"**

 **"12 Eylül’den Saraya: Darbenin Uzayan Gölgesi"** Dün tanklarla bastırılan halk iradesi, bugün sarayın karanlığında zincire vuruluyor. Zincirleri kıracak olan yalnızca örgütlü halkın gücüdür. Bugün yine 12 Eylül. Darağacına giden yoldaşlar geliyor insanın aklına. İşkenceden geçirilen binler, sakat kalanlar. Bu toprakların kaderidir sanırım gençleri ölüme göndermek, onulmaz acılar yaşamak. Geçmişe bakınca öfke ile doluyor insan. Bugün ise başka bir versiyonu yaşanıyor.  12 Eylül 1980 yalnızca bir askeri müdahale değildi; bu ülkenin bağrına saplanmış bir hançerdi. İşçi sınıfının yükselen mücadelesini, meydanları dolduran gençliği, köylerde toprağı sahiplenen köylüyü boğmak için sahneye kondu.  Burjuvazi çıkışsız kaldığında, devreye tanklar girdi. Binlerce insan gözaltına alındı, zindanlar dolduruldu, işkence tezgâhları gece gündüz çalıştı. Grevler yasaklandı, sendikalar dağıtıldı, siyaset kapatıldı. 12 Eylül, halkın değil, sermayenin iktidarıydı. Ardından gelen program ço...

**"CHP’nin Alanları"**

 **"CHP’nin Alanları"** “25 yılın sonunda burjuva muhalefete bile tahammül edemeyen bir iktidar: Kayyım, polis ablukası, yasaklar… Bugün burjuva demokrasisinin maskesi düşmüştür. Bu akşam Kadiköy'de toplanan toplumsal muhalefetin her alanından onbinler ; halkın, işçilerin, gençlerin, kadınların yeter artık dedikleri bir buluşma oldu. Bu öfke doğru bir kanala akıtılabilirse önünde hiç bir güç duramaz.   Ülkede yaşananlar demokratik bir ülkede yaşanabilecek olaylar olmaktan çıktı. Bugün burjuva muhalefet partisine bile tahammülü olmayan bir iktidarla karşı karşıyayız. 25 yılın sonunda yurtta gelinen nokta bu: Ekonomi çökmüş durumda; hayat pahalılığı, açlık sınırının altına itilmiş milyonlarca aile , işsizlik ile savaşan umudunu bu ülkeden kaybeden gençlik.  Polis devleti her yerde; en küçük bir protesto bile TOMA’larla, gözaltılarla bastırılıyor. Artık Sarayın en küçük bir eyleme tahammülü kalmamış çünkü çözüm üretememek gibi bir çıkmazda. Bu ülkenin işçilerinin, eme...

** “İşçilerin 10 Eylülü”**

 ** “İşçilerin 10 Eylülü”** - Suphilerden Bugüne TKP 'ye Selam- Bir ülkenin kaderi, kimi zaman tek bir tarihsel günün içine sığar. Türkiye işçi sınıfı için bu gün, 10 Eylül 1920’dir. Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi, işgal altındaki Anadolu’da, emperyalizmin zincirleriyle boğuşan halkın bağrından, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının iradesiyle doğdu.  Bu kuruluş, yalnızca bir parti değil, aynı zamanda işçi sınıfının “kendi bağımsız siyasetini” kurma iradesinin ilanıdır. O gün Anadolu halkı açlıkla, savaşla, işgalle boğuşuyordu. Bugün farklı mı? Ekonomik kriz, hayat pahalılığı, asgari ücretin eriyişi, sendikasızlaştırma, polis ablukası… Yüzyıl geçti, ama emekçiler hala aynı zincirlerin yeni biçimleriyle kuşatılmış durumda. Kadınlar çifte sömürünün ve şiddetin pençesinde. Gençlik, geleceksizliğin, işsizliğin, sınavların ve göç hayallerinin girdabında.  Köylü, toprağını terk edip marketten pahalıya gıda almak zorunda bırakılmış. İşçi sınıfı, taşerona, güvencesizliğe, sarı...

**"Düşünce Karanlığına Aydınlık Olanlar"**

 **"Düşünce Karanlığına Aydınlık Olanlar"** Bugün bir yoldaşın 1. yıl anması için mezarı başındaydık. Geçmişe dair hatıralar ve geleceğe dair inancımızla mezarı başından ayrılırken emekli öğretmen abimiz Engin Yılmaz ailenin yanına giderek " düşünce karanlığına aydınlık olanlar" hiç unutulmazlar diye bir cümle kurdu.  Bu günün en güzel sözüydü benim için. Oradan ayrılırken bu sözü çok beğendim hocam. Bunu yazacsğım dedim. Geldim , her zamanki mekanımız olan BKS de oturdum ve nasıl yazarım diye düşünürken aşağıda ki kelimeler döküldü telefonun klavyesinden. Karanlık, sadece gecenin üzerine çöken zifiri boşluk değildir; asıl karanlık, düşüncenin zincire vurulduğu, aklın yasaklandığı, sorgulamanın suç sayıldığı anlarda başlar.  Tarih, bu karanlığın örnekleriyle doludur. Kitapların meydanlarda yakıldığı, filozofların mahkemelerde susturulduğu, bilimin hurafeye boyun eğdirildiği çağlar... İnsanlığın en ağır zinciri, cehaletle beslenen iktidarların ellerinde düşünceye vur...

**"Sarayın Korkusu, Halkın Gücü"**

 **"Sarayın Korkusu, Halkın Gücü"** Anayasa Mahkemesinin kararlarını tanımayanlar, YSK 'nın kararlarını yerel mahkemelere bozdurma cüretini gösterip sonra televizyonlardan mahkeme kararlarına uyun diye yandaşları konuşturuyorlar. Ve ilginç olan "hukuk herkese lazım" diye söz söylüyorlar.  Türkiye’nin üzerine çöken bu karanlık rejim, her geçen gün biraz daha çözülüyor. Derinleşen ekonomik kriz, işsizlik, açlık, güvencesizlik… Her biri, sarayın ihtişamlı perdelerinin arkasındaki çürümenin kanıtı. Ve artık halk da bunu görüyor. Çaresiz kalan iktidar, çözümü yine en iyi bildiği yerde buluyor: saldırıda. Ama kime? İşçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, Kürtlere… Ve düzenin sınırları içinde kalsa da hâlâ geniş kitlelerin umudu olan CHP’ye. CHP İstanbul İl Başkanlığı önüne kurulan abluka, aslında yalnızca bir binaya değil, doğrudan toplumsal muhalefetin kalbine yönelmiş bir kuşatma girişimidir. İstanbul’da fiili olağanüstü hâl ilan ederek şehri polis barikatlarına ...

**"Devrimin Ertesi Günü"**

 **"Devrimin Ertesi Günü"** Yıllardır okuyorum. Sayfalar çevirdim, tartışmalara daldım, sosyalist ve komünist partilerin programlarını didik didik ettim.  Her biri aynı ısrarla “devrim nasıl yapılmalı” sorusuna cevap arıyor: nasıl örgütlenmeli, nasıl mücadele edilmeli, hangi strateji ile iktidara yürünmeli. Fakat işin tuhafı, bu soruların cevapları görece netken, ertesi güne dair koca bir boşluk var. Evet, Marksizm bir el kitabıydı. Çizgileri sert, prensipleri berrak. Oradan yola çıkan kuşaklar el yordamıyla modeller üretti.  Rusya’da, Doğu Avrupa’da, Arnavutluk’ta, Asya’da, Latin Amerika’da… Denendi, kuruldu, yıkıldı. Her biri en fazla yetmiş yıl kapitalist dünyanın kuşatmasına dayanabildi.  Çin, farklı bir planlama ile kendi yoluna devam ediyor ama o da başka soruları beraberinde getiriyor. Bugünse, bütün o yenilgilerin üzerinden hâlâ “iktidarın ertesi günü”nü tarif eden bir program ortada yok. Ne tarımda, ne sanayide, ne bilişimde. Ne toplumsal ilişkilerde, ne en...

**"6–7 Eylül Olayları"**

 **"6–7 Eylül Olayları"** Yine Eylül ayı ve bize hatırlattığı Cumhuriyet'in karanlık tarihinden kesitlerin yaşandığı bir ay. Hani diyoruz ya "cumhuriyetin kazanımları", evet kazanım mı demek gerekiyor bu olaylara, işte cumhuriyet tarihini kutsayaların sorgulaması gereken tarihsel olaylardan biri.  Türk burjuvazisi gayri müslimlerin mallarına canlarını alarak cumhuriyet adına kazanım elde ettikleri kanlı bir gün.  Gelelim tarihsel arka planına. 1950’lerin ortasında Türkiye, kapitalizmin bağımlı bir çevre ülkesiydi. NATO üyeliği, emperyalist kampla bütünleşme ve içeride milliyetçi–İslamcı ideolojilerin kitlelere pompalanması, egemen sınıfın krizlerini yönetme aracına dönüştü.  Yunanistan ile Kıbrıs meselesi bu süreçte bahane edildi; ancak asıl mesele, sermaye birikimini hızlandırmak için azınlık burjuvazisini tasfiye etmekti. Olay, basit bir “halk galeyanı” değildi. Devletin istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilen, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden plan...

**"Teorik Doğruculuk mu, Somut Siyaset mi?"**

 **"Teorik Doğruculuk mu, Somut Siyaset mi?"** Sosyalist hareketin bazı damarlarında hâlâ yaygın bir eğilim var: Doğruyu söylemekle yetinmek. Oysa doğruyu söylemek, başlı başına siyaset yapmak değildir. Örneğin Kürt halkının mücadelesi bunun en çıplak göstergesidir. Bir yanda ezilen bir halkın yıllardır süren ulusal-demokratik hak arayışı, öte yanda sosyalistlerin “emperyalizme güvenme, kendi gücüne dayan” diye özetlenebilecek teorik haklılığı… Peki sonra? Lenin’in siyaset anlayışı basit bir şiarla özetlenebilir: “Somut koşulların somut tahlili.” İlke ile taktik arasında kopmaz bir bağ kurdu.  Ne ilkeyi taktiğe feda etti, ne taktiği ilkesizliğe indirgedi. Ama en önemlisi, ilkeyi havada bırakmadı; onu mevcut güç dengelerinin içinde uygulanabilir hale getirdi. Bugün sosyalist hareketin bir kısmı bu Leninist mirası unutarak “teorik doğruculuk”la yetiniyor. Evet, emperyalizmden medet ummak halklara kurtuluş getirmez. Bu tartışmasız.  Ama emperyalizmin bölgeyi kuşattığı, devle...

**'Her Şey Sınıfsaldır"**

 **'Her Şey Sınıfsaldır"** Sınıf diyoruz her sözümüze başlarken biz sosyalistler. Bütün sorunların temelinde bu olguyu belirterek açıklamaya çalışıyoruz. Gerçekten her şey sınıfsal mıdır?  Evet, “Her şey sınıfsaldır” sözü, bir slogan değil, hayatın ta kendisidir. Bu cümleyi okuyan, aslında sabah işe yetişmek için telaşla minibüse binen işçinin nefesini, geçim derdinde kıvranan memurun iç çekişini, akşam pazarda indirim kovalamaya çalışan kadının yorgun bakışını duymalıdır. Bugün dünyayı belirleyen en çıplak gerçek, üretim ilişkileridir. Birileri üretir, birileri el koyar. Birileri alın terini satar, birileri onun üzerinden saraylar kurar. İnsanlık tarihi boyunca değişen yalnızca sahnedeki oyuncular, dekorlar ve kostümler oldu; fakat temel çatışma hep aynı kaldı: sermaye ile emek arasındaki o kadim, o yakıcı çelişki. Kapitalizm denilen düzen, sadece fabrikada, maden ocağında, plazada değil; evlerimizin duvarlarında, sofralarımızda, rüyalarımızda bile hükmünü sürüyor. Çocuğun e...

**"Topyekün Saldırıya Topyekün Direniş"**

 **"Topyekün Saldırıya Topyekün Direniş"** İyi günlerden geçmiyoruz dostlar. Daha çok hukuksuzluğun yaşandığı, daha çok düzensiz bir dönemin içerisinden geçiyoruz. Elbette bu durumun yarattığı fırsatlar da var, sadece biz hazır mıyız? Sorun bu.  Türkiye hızla faşizmin bataklığına doğru sürükleniyor. Burjuva demokrasilerin de dahi görülmeyecek uygulamalar yaşanıyor. Her şey tel adam diyorlar ya aslında şirketlerin / sermayenin istediği şekilde yürüyor.  CHP’ye uygulanan kayyum, iktidarın “artık hiçbir kural tanımam” hamlesidir. Bu yalnızca CHP’nin değil, bütün muhalefetin, bütün toplumsal kesimlerin geleceğinin ipotek altına alınmasıdır.  Eğer bu faşist hamle püskürtülemezse, bu ülkede hiçbir kesimin, hiçbir yurttaşın nefes alabileceği bir gelecek kalmayacaktır. Üstüne bir de savaş politikaları bindirilmiş durumda. İktidar içeride baskıyı artırırken dışarıda sürekli yeni cepheler açmaya niyetli. Her gün bir savaş tehdidi ile güne başkıyoruz   Bir gün barış ...

**'İstasyonlarda Asılı Kalan İncirler"**

 **'İstasyonlarda Asılı Kalan İncirler"** Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’unda kullandığı incir ağacı metaforu, sadece edebi bir imge değil; varoluşumuzun en çıplak gerçeklerinden biridir.  Dallarda birbirinden cazip, birbirinden farklı incirler asılıdır: şair, anne, yolcu, bilim insanı, devrimci, aşık…  Hepsi hayatın bize sunduğu ihtimaller. Ama seçim yapılmadıkça, bekledikçe, erteledikçe, incirler birer birer yere düşer; çürür, solar, yitip gider. Hayatı ertelemek, aslında hayatı yaşamamak demektir. Seçim yapmamak, kendi ellerimizle kendimizi yok etmektir.  Plath’ın incir ağacı, bize zamanın adaletsiz hızını gösterir: düşünmek için çok vaktimiz olduğunu sanırız, ama zaman bizden bağımsız akıp gider. Cesaret edemediğimiz her yol, dokunamadığımız her dal, düşen bir incirle birlikte geri dönülmez bir kayba dönüşür. Bir tren yolculuğunda gibiyiz aslında. Rayların üzerinde kayıp giden demir tekerlekler, hayatın akışını simgeliyor.  Pencerenin dışında istasyonlar beliri...

**'İşçi Sınıfı Burjuvazi ile Barışabilir mi?"**

 **'İşçi Sınıfı Burjuvazi ile Barışabilir mi?"** Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. İnsanlık bu tarihi, 1939’da Hitler faşizminin Polonya’ya saldırısıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı’nın kara günü olarak belleğine kazıdı.  Sosyalist hareketlerin mücadelesiyle 1960’lardan itibaren “Dünya Barış Günü” ilan edildi. Yani bu gün, burjuvazinin değil; işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin günüdür. Türkiye’de “barış” lafı çok edilir. Ama çoğu kez içi boş, sınıfsal gerçeklerden kopuk bir kavram gibi sunulur.  İktidar, kendi bekası uğruna barışı bir sopa gibi kullanır: Bir gün barış komisyonları kurar, ertesi gün cezaevlerini siyasi tutuklularla doldurur.  Bir yandan “kardeşlik” nutukları atarken, öte yandan Suriye’de, Irak’ta savaş çığırtkanlığı yapar. Yani burjuvazinin barışı, sermayenin güvenliği ve iktidarın devamıdır. Bugün Türkiye’de binlerce siyasi tutuklu hâlâ hapiste. Gazeteciler, akademisyenler, sendikacılar… En barışçıl talepleri dile getirdikleri için ağır cezalarla y...