**"6–7 Eylül Olayları"**
**"6–7 Eylül Olayları"**
Yine Eylül ayı ve bize hatırlattığı Cumhuriyet'in karanlık tarihinden kesitlerin yaşandığı bir ay. Hani diyoruz ya "cumhuriyetin kazanımları", evet kazanım mı demek gerekiyor bu olaylara, işte cumhuriyet tarihini kutsayaların sorgulaması gereken tarihsel olaylardan biri.
Türk burjuvazisi gayri müslimlerin mallarına canlarını alarak cumhuriyet adına kazanım elde ettikleri kanlı bir gün.
Gelelim tarihsel arka planına. 1950’lerin ortasında Türkiye, kapitalizmin bağımlı bir çevre ülkesiydi. NATO üyeliği, emperyalist kampla bütünleşme ve içeride milliyetçi–İslamcı ideolojilerin kitlelere pompalanması, egemen sınıfın krizlerini yönetme aracına dönüştü.
Yunanistan ile Kıbrıs meselesi bu süreçte bahane edildi; ancak asıl mesele, sermaye birikimini hızlandırmak için azınlık burjuvazisini tasfiye etmekti.
Olay, basit bir “halk galeyanı” değildi. Devletin istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilen, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden planlı bir saldırıydı.
Rum, Ermeni, Yahudi burjuvazisinin malları yağmalandı; dükkanları, evleri, ibadethaneleri hedef alındı. Bu bir tür “milli burjuvazi inşa programı” idi. Sermaye el değiştiriyor, gayrimüslimlerden Türk burjuvazisine aktarılıyordu.
İşçiler, işsizler, küçük esnaf ve lümpen unsurlar devletin kışkırtmalarıyla sahneye sürüldü. Onların öfkesi kendi sınıf düşmanına değil, milliyetçilik aracılığıyla “öteki”ne yönlendirildi.
İşçi sınıfı böylece kendi için değil, burjuvazi için hareket eden bir güç haline getirildi. Bu, klasik bir “yanlış hedefe yönlendirilmiş sınıf öfkesi” örneğidir.
Polis ve ordu saldırıları izlemekle yetindi; müdahale etmedi çünkü görevleri buydu. Pogrom sonrası göstermelik birkaç tutuklama yapıldı ama kısa sürede herkes serbest bırakıldı. Devlet, sermaye transferini örgütleyen bir sınıf diktatörlüğü işlevi gördü.
Bugün Türkiye kapitalizminin yapısına bakıldığında, 6–7 Eylül’de başlatılan süreç hala canlıdır. Burjuvazi, krizlerini çözmek için milliyetçilik ve dinci ideolojileri kitlelerin gözlerine perde olarak kullanmaya devam ediyor.
Dün Rum ve Ermeni düşmanlaştırıldıysa, bugün aynı mantıkla Kürt halkı hedef alınmakta; Aleviler, göçmenler ya da farklı kimlikler şeytanlaştırılmaktadır.
1955’te İstanbul’un azınlıklarına yöneltilen şiddet ile 1990’lardan bugüne Kürt köylerinin boşaltılması, faili meçhuller, dil yasakları arasında derin bir bağ vardır.
Her ikisi de sermaye birikim sürecinde “tek millet, tek devlet” anlayışının zor yoluyla hayata geçirilmesidir. Bu yüzden 6–7 Eylül’ü anlamak, bugünkü Kürt sorununu, göçmen düşmanlığını ve yükselen faşist söylemleri anlamak için de zorunludur.
Resmi tarih 6–7 Eylül’ü “kontrolden çıkan bir linç” gibi gösterir. Oysa Marksist analiz bize bunun planlı bir sınıf operasyonu olduğunu söyler.
Burjuvazi, kendi “milli” sınıfını yaratırken emekçileri milliyetçi ideolojiyle körleştirdi. Bugün aynı oyun sürüyor: Sermaye krizleri büyüdükçe “dış güçler”, “gayrimüslimler”, “Kürtler”, “sığınmacılar” hedef gösteriliyor.
O halde Marksistler için 6–7 Eylül’ün dersi açıktır: Emekçi kitlelerin öfkesini burjuvazinin yönlendirdiği yanlış hedeflerden koparmak, onu kendi gerçek düşmanına –sermayeye– yöneltmek.
Milliyetçiliğe ve şovenizme karşı sınıf dayanışmasını yükseltmek. Çünkü ancak işçi sınıfı, kendi birliğiyle bu karanlık döngüyü kırabilir.
6–7 Eylül, Türkiye’de kapitalizmin gelişiminde bir dönüm noktasıydı. Gayrimüslimlerin tasfiyesiyle “milli burjuvazi” yaratıldı, milliyetçilik kitlelerin afyonu olarak kullanıldı.
Bugün Kürt halkına, göçmenlere, muhaliflere yönelen saldırılar aynı çizginin güncel versiyonudur. Gerçek çözüm, bu zinciri kıracak sosyalist bir devrimci perspektiftir.
İşte çok dilimize doladığımız cumhuriyetin kazanımlarının Türk Milli burjuvazisine sağladığı "ilerici" "aydınlanmacı" miras.
Biz bu tarihe sahip cumhuriyete değil bunu aşacak işçilerin sosyalist cumhuriyetine sahip çıkmalıyız. Ve cumhuriyetin kazanımları derken bir daha düşünmeliyiz.
Yorumlar
Yorum Gönder