Kayıtlar

Nisan, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"TELEF ETMEK: BİR FAŞİST DİLİN YÜKSELİŞİ"*"

 **"TELEF ETMEK: BİR FAŞİST DİLİN YÜKSELİŞİ"*" “Bir halkı yok etmek için önce dilini kirletirsiniz. Sonra o dili, halkın kendisine karşı silaha çevirirsiniz.” Türkiye’de artık yeni bir dil konuşuluyor. Bu dil ne Türkçedir, ne Kürtçe; ne Zazaca ne de Lazca. Bu dil, faşizmin dili.  Ağzı olanın konuştuğu değil, ağzı olanın susturulduğu bir düzlem. Ve bu dil, yalnızca bir öfke boşalımı değil; bir iktidar politikasının ta kendisi. Devletin en üst kademesinden yayılan “aşağılama dili”, sıradan bir politik polemik olmanın çok ötesine geçmiş durumda.  Artık karşımızda siyasal rakibi telef etmeyi, yani insan olmaktan çıkarmayı hedefleyen, sistemli bir nefret söylemi var. “Çapulcu” ile başlayan, “zibidi” ile devam eden, “sürüngen”, “vatan haini”, “şerefsiz”, “terörist” gibi ifadelerle bir milleti kendi içinden parçalayan bir dil bu. Ve bu dilin sahibi, yalnızca bir kişi değil; ona boyun eğen tüm bir ideolojik aygıt. Bu dilin taşıyıcısı olan siyasal figür, yıllar boyunca sistematik...

**“Bir Mayıs Daha Geliyor”**

 **“Bir Mayıs Daha Geliyor”** Yarın 1 Mayıs. Ve yine işçiler değil, patronlar izinli. Alanlar, anayasa kitapçığında halka ait yazıyor ama, pratikte barikata çevrilmiş. Güneş bile gölgelik arıyor bu kadar çelik arasında. Ama biz biliyoruz: Tarih tankla değil, ellerin,beynin nasırıyla yazılır. Ve nasır, hâlâ işçinin elinde,alnında parlıyor. Üretim biçimleri değişti. Eskiden çekiçle dövülürdü çelik, şimdi kod yazılıyor  ama terleyen yine aynı: emekçi, işçi, yoksul çiftçi.  Bir farkla: şimdi emekçinin adı "freelancer", emeği “esnek”, geleceği ise “bulut”ta. Ama kölelik hâlâ dipdiri. Kapitalizmde üretim araçları değiştiriyor; ama sömürünün adını değil, zalimliğini değil. Bir zamanlar çekiçle örs arasında dövülürdü demir, Şimdi o örsler yerini algoritmalara bıraktı. Kodlar yazıyor şimdi çarkları döndürenler, Ama terleyen yine işçi, Yalnızca parmak ucu değil, ruhu da yanan. Bir yanda Amazon depolarında tuvalete bile gidemeyen işçi, Öte yanda Türkiye’de motokuryelerin cenazesi, Ü...

**"5 Saniyelik Karanlık: Kimin Dünyasında Yaşıyoruz?"**

 “Bazen bir kıvılcım, koca bir ormanın varlığını hatırlatır. Bazen bir karanlık, hayatın kimlerin elinde olduğunu gösterir. Asıl mesele, karanlığa küfretmek değil; ışığı kimin yakacağına karar vermektir.” S. H.  **"5 Saniyelik Karanlık: Kimin Dünyasında Yaşıyoruz?"** İspanya ve Portekiz ve Fransa'nın bazı kesimlerini etkileyen geniş çaplı elektrik kesintileri, büyük kaosa yol açtı. Avrupa'nın  göbeğinde, İspanya’da, Portekiz’de, Fransa’da, Belçika’da bir şey oldu. Sadece 5 saniye içinde ülkeler karanlığa gömüldü. 5 saniyede 15 gigavatlık elektrik yok oldu. 5 saniyede trenler durdu, hastaneler sustu, bankalar çalışmaz oldu. Sonra İspanya Başbakanı çıktı ve dedi ki: "Henüz sebebini bilmiyoruz." Sadece bu cümle bile bize şunu anlatıyor: Biz koca uygarlığımızı, hayatımızı, güvenliğimizi aslında hiç bilmediğimiz, kontrol etmediğimiz sistemlere bağlamışız. Bir tuşa basıyorlar, ışıklar sönüyor. Bir yazılım çökerse, hayat duruyor. Birileri kötü niyetli bir hamle yap...

**"Çayın Kıyısında Toplananlar"**

 ÇAY TOPLAMA SEZONU BAŞLARKEN  ÇAYDA SÖMÜRÜYÜ ANLATAN KÜÇÜK BİR DENEME...  **"Çayın Kıyısında Toplananlar"** (Bir köy kahvesinde unutulmuş zamanların sesi.) Yağmur, Karadeniz'in yorgun dağlarına ince bir tül gibi serilmişti. Sis, vadiden ağır ağır tırmanıyor, köyün taş yollarını, çatısı yosun tutmuş evlerini yutuyordu. Sabahın ilk ışıkları puslu bir griyle yoğrulmuştu. Ve köyün tam ortasında, eski ahşap kahvehanede, bir avuç insan, zamana meydan okurcasına toplanmıştı. Kahvehane küçük ve sıcaktı.Ortada yanan sobadan çıtırtılar yükseliyordu; üstünde kaynayan bakır demlikten çayın kokusu yayılıyordu. İçeride, dünyaya dair büyük sözler söylemeye alışkın beş yabancı oturuyordu: Karl Marx, Friedrich Engels, Rosa Luxemburg, Vladimir Lenin ve Antonio Gramsci. Onlar, eski zamanlardan düşmüş gibi buradaydılar. Ama yüzlerinde yorgun bir bilgelik, gözlerinde hâlâ değişim umudu vardı. Kahvehanenin köşesinde Mehmet Usta, ağır hareketlerle çay dolduruyor, sobaya odun atıyor; pencereden...

**“Tanrı, Doğa ve İnsan: Spinoza’nın Etika’sı ve Bugüne Söyledikleri”**

 **“Tanrı, Doğa ve İnsan: Spinoza’nın Etika’sı ve Bugüne Söyledikleri”** Aklın Yoluyla Kurtuluş, son zamanlarda felsefe okumalarına Spinoza'nın Ethica'sını  tekrar okuyarak bu kez daha anlayarak devam ediyorum.  Okuduklarımı da yazmaya çalışıyorum ki bende kalıcı olsun ve aynı zamanda ilgili olan arkadaşlarda tekrardan hatırlasın diye. Yani bir tür paylaşım.  Başka bir dünya isterken derdimiz paylaşmak değil mi "yarin yanağından başka her şeyi " Baruch Spinoza’nın Etika adlı eseri, felsefenin en güçlü ve sade metinlerinden biridir. Ama aynı zamanda en zorlarından da biridir.  Çünkü Spinoza, insanı; tutkularını, özgürlüğünü, Tanrı’yla olan bağını, doğanın yasalarıyla bir bütün olarak ele alır.  Ona göre Tanrı doğanın kendisidir (Deus sive Natura). Tanrı ayrı bir yerde oturan bir varlık değil, doğanın düzeninde işleyen zorunluluğun ta kendisidir. Yani doğanın tüm hücrelerinin içine dağılmıştır.  Spinoza’nın Etika’sı beş bölümden oluşur: 1. Tanrı Üzerine ...

**"Azınlık Korkusu: Devletin Aynasındaki Ermeni"**

 **"Azınlık Korkusu: Devletin Aynasındaki Ermeni"** 24 Kasım 1920... Bugün resmî belgelerde bir “göç” olarak geçen, bazı kitaplarda “ihanetin cezası”, bazı dillerde ise “Büyük Felaket” diye anılan bir olayın yıldönümü.  Soykırım mı, karşılıklı katliam mı, yoksa Batılı devletlerin Ermenileri Türk devletine karşı kışkırttığı bir oyun mu?  Herkesin kendi anlatısı var. Ama bu anlatıların hiçbiri, Ermeni köylüsünün ayazda, aç, korkmuş ve yalnız yürüyüşünü geri getirmiyor. Bu yazı, ne devletin resmi savunusunu tekrar eder, ne de tek taraflı bir tarihî öfkeye yaslanır. Biz burada, bir halkın hafızasına, bir devletin korkularına ve üç farklı dönemin aynı şablonuna bakıyoruz. Paramaz ve yoldaşları... 15 Haziran 1915’te idam edildiklerinde ellerinde ne silah vardı ne de saraylar yıkacak bir ordu.  Onların suçu, bir halkın eşitlik içinde yaşaması gerektiğini söylemekti. Talepleri, bir ulus-devlet değil, halkların birlikte yaşadığı bir cumhuriyetti.  Fakat her cumhuriyet, h...

**"Kum Saati ve Mektup"**

**"Kum Saati ve Mektup"** Prag’ın arka sokaklarından birinde, içi tütün dumanıyla dolu ahşap bir birahane. Masalarda satranç oynayanlar, politik tartışmalara dalanlar…  Ve köşede bir masa. Üzerinde daktilo, yanına bırakılmış yarım bir bira. Karel Capek burada. Gülümsüyor beni görünce. “Otursana,” diyor, “gelecekle ilgili konuşmaya başlıyoruz” o konuşuyor ben onun dünyasına anlattıklarına dalıp kayboluyorum.  Başka bir yerdeyim artık. O birahanenin dışında. O konuştukça kendimi bir kütüphanede buluyorum.  Rüzgâr, bir zamanın tozunu savurur gibi esiyordu o sabah. Güneş, yorgun bir ihtiyarın göz kapaklarını aralayışı kadar yavaş ve isteksiz doğmuştu.  Kahve kokusu, kütüphanenin rafları arasında yankılanıyor, eski kitapların arasına sıkışmış zaman kırıntılarını bir bir uyandırıyordu.  Masanın başında oturan yaşlı adam, ellerini parmaklarının ucundan başlayarak yazıya dönüştüren bir bilge gibiydi.  Sanki her kelime, teninden düşen birer kabuktu da yeniden doğuyo...

**"Gerçekten Bu Barışı İstiyor Muyuz?"**

 **"Gerçekten Bu Barışı İstiyor Muyuz?"** "Kürt Ulusal Hareketi, Sokak Eylemleri ve Sosyalist Tutum Üzerine Bir Tartışma" Son Bahar Eylemlilikleri üzerinden Gezi ayaklanmasında da tartışılan aynı konu yine Saray iktidarına karşı sokaklara çıkanların gündeminde ; Kürtler ve Demparti nerede sorusu?  Şimdi bu konuyu ulusal sorun üzerinden yazmaya çalışacağım. Tabiki eksik olacak. İtirazlar olacak, eleştirenler olacak. Olsun.  Zaten derdim tartışmak, tartıştırmak. Tartışmaktan birbirimizi anlamaktan kırkmayalum. Birleşik bir mücadele gibi bir arzumuz varsa her şeyi rahatça tartışabilmeliyiz. Ki Kürtler olmadan Birleşik bir emek mücadelesi de eksik kalır.  Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeniden “barış” sözcüğü duyuluyor. Bir yanda sokakları dolduran öğrenciler, gençler ve kadınlar,  İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla patlayan demokratik tepkiler; bir yanda da bütün bunların ortasında ise neredeyse yarım yüzyıllık bir mücadeleye sahip Kürt ulusal hareketi yeniden devle...

"MAKAR ÇUDRA’NIN ATEŞİ"**

 Maksim Gorki'nin sinemaya da uyarlanmış "Makar Çudra "adlı eserinde ki diyalogdan esinlenerek yazılmış bir deneme.  *"MAKAR ÇUDRA’NIN ATEŞİ"** "Bir çingene bilgesinin şafağa bıraktığı sözler" Gece çöle ağır ağır iniyordu. Ateşin etrafında dizilmiş taşlar, gün boyunca biriktirdiği sıcağı usul usul toprağa bırakırken, yaşlı bir adam  Makar Çudra  göğe değil, yanan közün içine bakıyordu.  Her kıvılcımda geçmişinden bir parça daha yanıyor, her alevin dansında bir kadının gölgesi silikleşiyordu. Onun karşısında, elleri nasırlı ama gözleri hâlâ genç olan biri vardı: Zaber. Ayaklarında yorgunluk, ruhunda telaş... Henüz hayatla kavgaya girişmemiş, ama yorgun düşmekten korkan bir yolcuydu. Sustu bir süre. Sonra o soruyu sordu. Belki hiç sorulmaması gerekeni: — Söyle bana Çudra... En çok kim bilir? Bilge mi, aptal mı? Çudra gözlerini ateşten ayırmadan yanıtladı: — Aptal. Zaber’in kaşları çatıldı. Bir soru daha sorduğunda, sesinde bir çocuğun kırgınlığı vardı: —...

**"Sanatın Mabedinde Gölge: Bienal, Estetik Teoloji ve Siyasal İslamcılığın Geriye Dönüş Çağrısı"**

 **"Sanatın Mabedinde Gölge: Bienal, Estetik Teoloji ve Siyasal İslamcılığın Geriye Dönüş Çağrısı"** İstanbul’un yedi tepesine yayılan bir söz daha yankılandı bugün: 3. Yeditepe Bienali, "Sanat'ın evrensel birikimi ve yerel özellikleri" şiarıyla kapılarını açtı.  Ben de açılış konuşmalarına kulak verdim, bilerek ve isteyerek... Zira duymak istedim; siyasal İslamcılar sanata hangi gözle bakıyor, hangi kelimeyle çarpıtıyor, hangi suskunlukla bastırıyor?  Cumhurbaşkanı’nın konuşması bir yanıyla cevap oldu bu soruya: Sanatı, Aydınlanma’nın ilerisinden değil, Ortaçağ’ın karanlığından konuştu.  Bir sergi değil, bir niyet beyannamesiydi bu konuşma; sanatın dilinden devleti tarif etme çabası. Ve aslında ülkenin rotasını ilan etti yine, renkler, sesler ve biçimler arasında...  Gözle görülür, kulakla duyulur, ruhla anlaşılır bir geriye gidişin sanatla örtülmüş halini izledik bugün. Bir zamanlar sanat, Tanrı’ya öykünürdü. Ortaçağ’da fırçaya düşen her renk, heykeldeki her k...

**"Kalbin Tetikte Olduğu Bir Hayat: Bir Kadının Kaygıları ve Bir Aşkın Sessiz Sonu"**

 Denemelere devam. Bu denemeler bir zaman sonra bir kitap haline gelebilir. Belki sadece denemeler olarak, belki hepsi bir araya gelip bir roman olarak.  **"Kalbin Tetikte Olduğu Bir Hayat: Bir Kadının Kaygıları ve Bir Aşkın Sessiz Sonu"** “Kaygıyla sevilen bir kalp, çoğu zaman en çok sevdiğini incitir.” S.H Bazı kadınlar vardır; içlerinde fırtınalar, dışlarında suskunluk taşırlar. Onlar güldüğünde bile gözlerinin köşesinde bir tetikte olma hali bekler; çünkü hayatta her şey birden yıkılabilir, bunu çok küçük yaşlarda öğrenmişlerdir.  Güven, onlar için bir ihtimal değil, bir risk unsuru gibidir. Sevgi ise çoğu zaman sorguladıkları, hak edip etmediklerine emin olamadıkları bir muammadır.  O kadın, işte böyle biriyle yaşadı aşkını; adım adım, gün gün kaygılarının zindanına çekti hem kendini hem de adamı. İlişkinin başlarında, onun titrek kalbi bir şiir gibi okunuyordu. Adam, o kalbin harflerini sabırla çözüyor, ona dokunmaktan çok dinliyordu.  Kadın ise sevilmeye ...

**"Bir Rüyadan Kalan Baba"**

 **"Bir Rüyadan Kalan Baba"** "Bazen en çok sevgiye ihtiyacı olanlar, sevgiyi vermeyi bilmeyenlerdir. Ve bazı çocuklar, babalarının gölgesinde değil; eksikliğinde büyür." S.H. Bir kaç gün önce 14 Nisan'dı.  Bu yıl, babamın bu dünyadan göçeli tam 35 yıl oldu. O gidişi tarif etmek hâlâ zor; çünkü bir çocuğun hayatında hiç tam yerini bulamamış birinin ardından yas tutmak, boşluğu bile boşluk gibi yaşayamamaktır.  On dokuz yaşına kadar "baba" kelimesini cümle içinde kullanmadım. İçimde bu kelimeyi telaffuz etmeyen bir çocuk vardı hep. Söylersem eksikliğini büyütürüm sandım. Belki de adı yoktu o duygunun. Belki de şekilsiz bir ağırlıktı yalnızca. Rüyamda gördüm onu. Uzun zaman sonra ilk kez. Kalabalıklar içindeydik ama sadece o netti. Diğer herkes flu. Konuşuyorduk… ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama sonunda dönüp “Hadi gidelim” dedi. Gittik mi bilmiyorum. Ama o gitti. Yine gitti. Ve ben içimde 35 yıllık bir çocukla baş başa kaldım. Babama dair hatıralarım...

**"Sırrı Süreyya' ya ... "**

 **"Sırrı Süreyya' ya ... "** "En iyi bildiğin şeyi yap ve diren baba. Benim için değilse torunun için. Senin ona anlatacaklarını ben anlatamam.  Elime yüzüme bulaştırırım. Gecenin bir yarısı ‘Mavra yapalım mı?’ diye mesaj at bana. Sen benden başka kaç kişinin daha babasısın, direnmek zorundasın.  Ömrümün son gününe kadar tırnağının tekini incitenlere, gülümsemeni bile çok görenlere cehennem azabı yaşatmak için yaşayacağım ama yapamam senin gibi, elime yüzüme bulaştırırım.  Ha gayret baba, hani canoyu bugün okuldan sen alacaktın. Babam duaya inanır, dua edin” Ceren’in babasına bakışı, sadece bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevgiyle açıklanamaz. O bakışta bir halkın yükü var, yılların yorgunluğu, suskun bırakılmışların sesi, gülüşlerin ardına saklanmış gözyaşları var.  Ve ben, Ceren’in babasına duyduğu sevgiyi okurken, kendi içimde bir sızı, bir direniş  hissediyorum. Çünkü Sırrı Süreyya Önder, bir babadan fazlası… O sadece bir evladın “baba” dediği adam ...

**"Kendini Yargılamak: En Zor Mahkeme"**

**"Kendini Yargılamak: En Zor Mahkeme"**  “Kendini yargılamayı öğrenmeyen, başkalarının hayatını mahkum etmekte ustalaşır.” “Kendini yargılamayı öğrenmeyen, başkalarının hayatını mahkum etmekte ustalaşır.” İnsan, kendi içinin yargıcı olabildiğinde başlar hakikate yaklaşmaya. Dış dünyanın mahkemelerinde suçlu ilan etmek kolaydır; çünkü o mahkemelerde sanık hep başkasıdır.  Ama içimizde kurduğumuz mahkemede, hem sanığız hem tanık hem de hâkim. Ve işte bu yüzden, kendini yargılamak dünyanın en zor işidir. Hayat, bize sürekli bir dosya uzatır: “Bu da senin bugünkü eylemin, değerlendir bakalım.” Bazen bir babaya yükselttiğin ses, bazen bir âşığa verdiğin kırgınlık, bazen de bir devrime geç kalmışlığın yer alır o sayfalarda.  Ailede öğrendiğimiz adaletsizliği dünyaya kusarız bazen, sevgilimize annemizin eksikliğini, çocuğumuza babamızın suskunluğunu yükleriz farkında olmadan.  Ve tüm bunlar, bizi özgürlük diye haykıran ama geçmişin zincirleriyle hâlâ tutsak kalan insanlar ...

**"“Senin Paçavraların Bana Olmaz”"**

 **"“Senin Paçavraların Bana Olmaz”"** "Sorgulanmayan çoğunluklar içinde, düşünen tekil bir vicdana dair…" Bir gün Sokrates, Atina pazarında bir paçavranın ne olduğunu öğretti insanlara. Ama o gün orada öğrenen çok azdı. Çünkü çoğu insan, kendi elleriyle diktiği kibirli pelerinleri kutsal zannediyordu. Bu hikayeyi buraya koyabilirdim ama yazı çok uzayacaktı. Merak eden bulur, okur. Bugün şehirler büyüdü, pazar yerleri plaza oldu. Ama hakaretler hâlâ aynı: “Sen bizim gibi düşünmüyorsun.” “Sen yanlışsın çünkü çoğunluk sen değilsin.” “Senin fikirlerin garip, sen farklısın; demek ki yanılıyorsun.” Ve ne gariptir ki; bu sözleri söyleyenler kendilerini “doğru olanın temsilcisi” zanneder. Herkesin doğruyu ancak kendi gibi düşündüğünde bilebileceğine inanırlar.  Oysa felsefe, en çok bu inanca savaş açar. Çünkü çoğunlukta olmak, haklı olmak değildir. Aynı pelerinin altında çok kişi olması, onun güzel olduğu anlamına gelmez.  Kirli olabilir, hatta iğrenç olabilir. Ama kimse s...

Seride 6. yazı . **"İklimle Gelen Yeni Denetim: İnsanlığı Nasıl Kontrol Ediyorlar?"**

 Seride 6. yazı . **"İklimle Gelen Yeni Denetim: İnsanlığı Nasıl Kontrol Ediyorlar?"** İklim krizi bahanesiyle hayata geçirilen bazı düzenlemeler, sadece çevreyi değil; insanı, toplumu ve özgürlüğü de denetim altına almayı hedefliyor. Sermaye, iklimi bahane ederek gözetim toplumunu pekiştiriyor. 15 Dakikalık Şehirler, Karbon Karnesi Kentleri 15 dakikalık bölgelere ayıran yeni şehircilik projeleri, bir yandan ulaşılabilirlik iddiası taşısa da, bir yandan bireyin hareketini sınırlayan, takip eden dijital altyapılar inşa ediyor.  Karbon karnesi ile insanların yaşam biçimleri puanlanıyor, alışkanlıkları denetleniyor. Dijital Gözetim: Çevre İçin mi, Denetim İçin mi? Akıllı sayaçlar, dijital kimlikler, karbon cüzdanları... Tüm bu teknolojiler doğayı izlemekten çok bireyi takip ediyor. Tüketimin değil, tüketicinin izlenmesi yeni bir kontrol rejimi doğuruyor. Karbon salımı yüksek araçlarla yapılan seyahatlerin sınırlandırılması, uçuşların azaltılması gibi önlemler “çevre adına” sunul...

Seride 5. yazı **" Emek Neferdir, Sermaye Kirletir: İklim Krizinde Kim Suçlu?"**

 Seride 5. yazı  **" Emek Neferdir, Sermaye Kirletir: İklim Krizinde Kim Suçlu?"** İklim krizi bugün, doğayı tahrip etmenin ötesinde sınıflar arası adaletsizliğin de açık bir göstergesi haline gelmiştir. Emekçi halk, bu krizin faili değil; mağduru ve günah keçisidir.  Oysa doğayı en çok kirletenler, onu bir üretim girdisi olarak gören büyük sanayi ve enerji tekelleridir. Kim Kirletti, Kim Ödüyor? Oxfam’ın verilerine göre, en zengin %10’luk kesim toplam karbon salımının %52’sinden sorumlu. En yoksul %50 ise yalnızca %7’sinden. Ama enerji zamları, doğalgaz kesintileri, vergi artışları hep yoksulu vuruyor. Kirlilikten asıl sorumlu olan sermaye sınıfı ise karbon borsası oyunlarıyla kârına kâr katıyor. Üretimin Karar Mercii Kim? Bir işçi fabrikada bir makineyi çalıştırıyor olabilir ama üretimin kararını veren o değildir. Ne üretileceğine, nasıl üretileceğine ve ne pahasına üretileceğine karar veren sermaye sınıfıdır. Emekçiler, doğayı kirleten değil; bu kirli düzende hayatta k...

Seride 4. Yazı *"Hava Kimin? Gökyüzüne Fiyat Biçen Sermaye"**

 Seride 4. Yazı  *"Hava Kimin? Gökyüzüne Fiyat Biçen Sermaye"** Bir zamanlar halkın elinde olan toprak, sonra su; şimdi de hava. Kapitalizm, yaşamak için gereken her şeyi önce ölçer, sonra fiyatlandırır, en sonunda da satar. Bugün gökyüzü bile ticaretin konusu haline gelmiş durumda. Bunun adı: karbon ticareti. Karbon Kredisi Nedir? Karbon kredisi, bir şirketin belirlenen emisyon sınırından daha az karbon salması halinde "fazla hakkını" başka birine satabilmesi demektir. Yani: A şirketi 100 birim hakkı olduğu halde 80 birim salarsa, 20 birim hakkını, daha fazla salan B şirketine satar. Bunu bir örnekle açıklamıştım. Fırın hikayesi ile.  Bu, ilk bakışta teşvik gibi görünebilir ama özünde "kirletme hakkının" alınıp satılmasıdır. Kirleten, parasını vererek doğaya zarar vermeye devam eder. 2022 Karbon Piyasası Verileri: - Küresel karbon piyasasının değeri 850 milyar doları geçti (Refinitiv, 2023). - En büyük karbon ticareti AB Emisyon Ticaret Sistemi'nde dö...

**"Hiçlik Makamı"**

 **"Hiçlik Makamı"** (Nietzsche’nin yankılarıyla aşk, varoluş ve mücadele üzerine bir deneme) Bazı yolculuklar bir adımla başlamaz. Bazı yolculuklar, düşerek başlar. Boşluğa… Sonsuz, sesini bile yutan, anlamı parçalayan bir boşluğa. Orası hiçliğin makamıdır. Ne bir nota çalar, ne bir söz yankılanır. Ve orada, insan yalnızca kendine çarpar. Sustuğunda değil, sesinin bile kendinden kaçtığını fark ettiğinde başlar bu yolculuk. Nietzsche şöyle fısıldar kulağımıza: “İnsan, aşılması gereken bir varlıktır.” Ama önce aşılması gereken bir hiçliğe düşmelidir. Çünkü hiçbir zirve, uçurumun kenarına dokunmadan inşa edilemez. Aşk, çoğu zaman bir tutunma zannedilir. Oysa hakiki aşk, tutunmak değil bırakmaktır. Bırakmaktır tüm yükleri, maskeleri, yalanları... Ve kendi çıplaklığının önünde, sevilmeye değer olmadığını düşündüğün hâlini, biri bakmadan sevebilme cesaretidir aşk. Hiçliğin içinde ilk parlayan şey budur: Kendi ellerinle gömdüğün ‘ben’in göz kırpması. Toprağın altından gelen bir dir...

**"Karbon Ayak İzi: Havanın Mülkiyeti mi Olur?"**

 Seride 3. Bölüm...  **"Karbon Ayak İzi: Havanın Mülkiyeti mi Olur?"** “Karbon ayak izinizi azaltın” deniyor. Uçakla seyahat etmeyin, uzun duş almayın, et yemeyin... Peki ama bu önerilerin ardında kim var? Ve asıl soru şu: Kirli havanın sahibi olur mu? Suçlu Birey mi, Sistem mi? Karbon ayak izi kavramı, ilk kez 2000’li yıllarda BP (British Petroleum) tarafından yaygınlaştırıldı. Amaç neydi? - İnsanların kendi yaşamlarını sorgulamasını sağlamak, - Şirketlerin iklim krizindeki rolünü görünmez kılmak. Yani sistemsel bir çevre yıkımı, bireysel tercihlere indirgenerek “kişisel suçluluk” yaratıldı. Kapitalizmin doğaya verdiği zararın üzeri, tüketici davranışlarıyla örtüldü. Bilimsel Gerçekler Ne Diyor? Oxfam 2020 raporuna göre, dünyanın en zengin %1’lik kesimi, en yoksul %50’nin iki katı karbon salıyor. CDP (Carbon Disclosure Project) verilerine göre, 1988–2015 arasında atmosfere salınan sera gazlarının %71’i sadece 100 şirketin faaliyetlerinden kaynaklandı. Ortalama bir vatandaş y...

Bir Köy Kahvesi Sohbeti” Felsefe Demli, Çay Şekersiz

 Özellikle son iki ayda yaşadıklarım beni yoğun bir okumaya itti. Yeniden en baştan felsefe okumaya başladım.  Ama sadece öyle okuyup geçmiyorum. Notlar alıyorum, yazıyorum ve felsefecilerin aforizmalarını düşünüp kendimce yorumlamaya çalışıyorum. Tabi bunları da yazıyorum.  Belki bir gün birilerinin işine yarar diye de konuşturmaya çalışıyorum onları. Sonuçta felsefe işinde doğru mu veya yanlış mı diye düşünmeye gerek yok sanırım. Herkes kendi çıkarımını yapar.  Şimdiye kadar okuduğum ilk dönem felsefeciler ile ortaçağ felsefecilerini bir köy kahvesinde çayla birlikte sohbete davet ettim.  Bakalım çay mı demli kafalar mı?  Buyrun.  “Bir Köy Kahvesi Sohbeti”  Felsefe Demli, Çay Şekersiz Bir köy düşün… Bu benim köyüm olsun.  Ortada Arnavut kaldırım bir yol, kenarında bakkal, onun yanında da bir kahvehane.  Tahtadan  sandalyeler , telden sineklik, duvarda sararmış Trabzonspor posteri… İçeride, sobanın başında birkaç yaşlı ,bir kaç gen...

**"Aşkın İki Yakası"**

 Denemelere devam...  **"Aşkın İki Yakası"** Bir taraf severken, diğer taraf susar. Bir taraf giderken, öbürü kalır. Ve aşk dediğimiz o büyük savaş alanı, aslında iki yıkıntının arasında kalan küçük bir vadidir: Ne tam anlamıyla kazanılmış, ne de tamamıyla kaybedilmiştir. Aşk, zaferin ve yenilginin aynı yatakta yattığı bir hayal gibidir. Biri "ben haklıydım" der, diğeri "ben sevdim"… Ama gerçekte, haklılık da sevgi de birbirini yutarken yok olur. Aşkın sonunda bir taraf mutluluğun tepesine bayrak diktiğini sanırken, öteki kalbinde bir halk ayaklanması başlatır. Ve ikisi de yanılır. Çünkü bir ilişkide zafer varsa, aşk çoktan kaçıp gitmiştir. Bir taraf gururla susuyorsa, diğer tarafın gözyaşı boğazında düğümlenmiştir. Bir taraf "bitti" derken güçlü görünüyorsa, diğer tarafın içi çoktan kül olmuştur. Aşk, iki yüreğin ortak özgürlüğüdür; biri diğerine hükmettiği anda zincirler şakırtıyla iner gökten. Ve en acı olan da şudur: Bir tarafın zaferi, diğer...

**".Sanayi mi Yeryüzü mü: Kapitalizmin Motoru Çevreyi Nasıl Ezdi?"**

 2. Bölüm **".Sanayi mi Yeryüzü mü: Kapitalizmin Motoru Çevreyi Nasıl Ezdi?"** Kapitalizmin temel mantığı sürekli büyüme ve azami kâr hedefidir. Karlılık varsa üretim yapılır; yoksa doğa da, emek de gözden çıkarılır.  Bu nedenle kapitalizm, var olduğu her anda yeni pazarlar yaratmak, daha çok üretmek ve daha çok tüketmek zorundadır. Bu zorunluluk yalnızca insanı değil, doğayı da üretim nesnesine dönüştürmüştür. Aşırı Üretim: Doğanın Sınırlarını Aşmak Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalist sistem, doğayı bir sınırsız kaynak deposu gibi kullanmaktadır.  1750’lerden itibaren atmosfere salınan sera gazı miktarı, tarihsel olarak neredeyse tamamıyla bu sistemin büyüme zorunluluğunun sonucudur. 2023 IPCC raporuna göre: Sanayi kaynaklı karbon dioksit emisyonları, insan kaynaklı küresel ısınmanın %60’ından fazlasını oluşturur. Küresel sıcaklık artışının başlıca sorumlusu, fosil yakıt temelli sanayi üretimidir. Ama sadece bu değildir sorun. Isıyı tutan başka gazlarda vardır.  ...

**" Toprağa El Konuluyor: İklim Adına Tarımı Kim Alıyor?"**

 Dizinin 1. Bölümü **" Toprağa El Konuluyor: İklim Adına Tarımı Kim Alıyor?"**  Meclise sunulan iklim yasası taslağında en fazla dikkat çeken alanlardan biri tarım ve hayvancılıkla ilgili düzenlemeler.  Bu yasa, görünüşte çevreyi ve iklimi koruma iddiası taşırken, gerçekte küçük üreticinin alanını daraltan, tarımsal üretimi büyük şirketlerin kontrolüne sunan bir yeniden yapılandırma içeriyor. Küçük Üretici Suçlu, Şirketler Masum Yeni yasa, tarımda özellikle metan gazı salımı üzerinden iklim etkisini azaltmayı hedefliyor. Ancak bu hedefin uygulanışı sınıfsal bir ayrım yaratıyor.  Üç ineği olan bir köylüye “çevreyi kirletiyorsun” diyerek yaptırım uygulanırken, binlerce baş hayvanı olan büyük şirket çiftlikleri, teknolojik cihazlarla metan ölçümü yaptığı için "çevre dostu" sayılıyor.  Üstelik bu şirketler karbon puanı topluyor, teşvik ve kredi alıyor. Bilimsel Gerçekler Kimi Gösteriyor? FAO’ya göre, dünya gıdasının yaklaşık %70’i hâlâ küçük üreticiler tarafından sa...

**"Kapitalizmin İklim Yalanı"**

 **"Kapitalizmin İklim Yalanı"** Günlerdir bu iklim yasası üzerine kafa yoruyorum. Hatta 7 Mart'ta yine bu mecradan bu konuda bir yazı da yazmıştım.  Yasa mecliste artık.  Meclise sunulan metni satır satır okudum, tartışmaları dinledim, kim ne diyor, kim neyi sessizce geçiyor anlamaya çalıştım. Çünkü mesele sadece birkaç teknik düzenleme değil; mesele, doğayı koruyoruz diye önümüze konan bu yasanın arka planındaki niyeti görmek.  Şuna inanıyorum: Kapitalizm, hiçbir yasasında insanı, doğayı, yaşamı gözetmez. Onun yasası da düzenlemesi de çıkarına göredir. Bu yüzden, bu metne “kanun taslağı” değil, “sermayenin yeni tahakküm planı” gibi bakıyorum. Bu düşünceyle bir yazı dizisi hazırladım. Başlıklarını aşağıda göreceğiniz bu dizide, hem bilimsel verilerle hem halkın anlayacağı sade bir dille; tarımdan sanayiye, karbon piyasasından gözetim toplumuna kadar birçok başlığı ele aldım.  Elbette eksikleri olacaktır. Ama niyetim açık: Bu yasayı, sermaye nasıl kullanmak isti...