**"Sanatın Mabedinde Gölge: Bienal, Estetik Teoloji ve Siyasal İslamcılığın Geriye Dönüş Çağrısı"**

 **"Sanatın Mabedinde Gölge: Bienal, Estetik Teoloji ve Siyasal İslamcılığın Geriye Dönüş Çağrısı"**


İstanbul’un yedi tepesine yayılan bir söz daha yankılandı bugün: 3. Yeditepe Bienali, "Sanat'ın evrensel birikimi ve yerel özellikleri" şiarıyla kapılarını açtı.


 Ben de açılış konuşmalarına kulak verdim, bilerek ve isteyerek... Zira duymak istedim; siyasal İslamcılar sanata hangi gözle bakıyor, hangi kelimeyle çarpıtıyor, hangi suskunlukla bastırıyor?


 Cumhurbaşkanı’nın konuşması bir yanıyla cevap oldu bu soruya: Sanatı, Aydınlanma’nın ilerisinden değil, Ortaçağ’ın karanlığından konuştu. 


Bir sergi değil, bir niyet beyannamesiydi bu konuşma; sanatın dilinden devleti tarif etme çabası. Ve aslında ülkenin rotasını ilan etti yine, renkler, sesler ve biçimler arasında... 


Gözle görülür, kulakla duyulur, ruhla anlaşılır bir geriye gidişin sanatla örtülmüş halini izledik bugün.


Bir zamanlar sanat, Tanrı’ya öykünürdü. Ortaçağ’da fırçaya düşen her renk, heykeldeki her kıvrım, göğe kaldırılmış bir yakarıştı. 


Sanatçı yalnızca Hakk’ın izini sürer, kendi varlığını ise silgiyle kazınmış bir gölge gibi gizlerdi. Ama sonra... sonra insan, Tanrı’nın tahtına göz dikti demeyeceğim; yalnızca aynaya baktı. Ve orada Tanrı’nın değil, kendi ruhunun titreşen yansımasını gördü.


Rönesans o aynayı cilaladı. Aydınlanma ise ışığı yaktı. Kant, güzelliği gökten yere indirdi: "Estetik yargı, bireyin özgürlüğüdür," dedi. Artık sanat, Tanrı’nın değil insanın nefesiydi.


 Michelangelo’nun Davut’u artık bir peygamber değil, et ve kemikten meydan okuyan bir öznelliğin simgesiydi. Van Gogh’un sarı tarlaları göğe değil, insanın içsel boşluğuna açılıyordu.


Ama şimdi, İstanbul’un ortasında, bienalin kutsal mabedine bir ses karışıyor: "Sanat Hakk’a yönelmelidir." Bu cümle bir inancın değil, bir siyasetin gürültüsüdür artık.


 Siyasal İslamcılık, yalnızca sokakları, yasaları, kürsüleri değil; tuvalleri, galerileri, sergileri de kuşatmak istiyor. Tıpkı ortaçağda olduğu gibi… Sanatı, insanın içsel özgürlüğünden koparıp Tanrı adına disipline etmeye çalışan bir iktidar aklı yeniden hortluyor.


İstanbul Bienali'nde yapılan konuşmada Erdoğan, sanatı “Hakk’ın kusursuz eserlerini yansıtan” bir iz sürücülüğe indirgedi. Oysa çağdaş sanat, iz sürmek için değil, yol bozmak içindir. Sanat, geçmişi kutsayıp bugüne musallat olmak için değil, geleceği kışkırtmak için vardır.


Bu sözler bir estetik anlayıştan çok daha fazlasını fısıldıyor: Bir dönüş çabası, bir geriye çağrı, bir iktidar sanrısı. 


Siyasal İslamcılık, modernitenin bütün alanlarını zapt etmeye çalışırken, sanatın özgür düşünebilen, eleştirel ve yaratıcı doğası karşısında huzursuz.


 Çünkü sanat, boyun eğmez. Çünkü bir tablonun, bir şiirin, bir yerleştirmenin içine konan hakikat; protokolde söylenenlerden, kanun hükmünde kararnamelerden, kürsülerde bağırılan yeminlerden daha sahicidir.


Ve şimdi soruyorum: Sanatı Tanrı’nın iz düşümüne çevirmek isteyenler, Tanrı’yı değil, özgür düşünceyi yok etmek istemiyorlar mı aslında?


Çünkü bu bir savaş değil yalnızca; bu, geçmişin ruhunu geri çağırma teşebbüsüdür. İnsan ruhunu zincire vurup tekrar göğe savunmasız bırakma girişimidir. 


Ama bilmezler ki, Prometheus bir kez ateşi çalmıştır. Ve o ateş, artık yalnız Tanrı’nın değil, insanın ellerindedir.


Sanat, bir kere özgür oldu mu, bir daha secdeye kapanmaz.


“Sanat secdeye durduğu an, insan ruhu susar; ama bir fırça başkaldırdığında, binlerce zincir kopar.” 

S. H.**"Sanatın Mabedinde Gölge: Bienal, Estetik Teoloji ve Siyasal İslamcılığın Geriye Dönüş Çağrısı"**


İstanbul’un yedi tepesine yayılan bir söz daha yankılandı bugün: 3. Yeditepe Bienali, "Sanat'ın evrensel birikimi ve yerel özellikleri" şiarıyla kapılarını açtı.


 Ben de açılış konuşmalarına kulak verdim, bilerek ve isteyerek... Zira duymak istedim; siyasal İslamcılar sanata hangi gözle bakıyor, hangi kelimeyle çarpıtıyor, hangi suskunlukla bastırıyor?


 Cumhurbaşkanı’nın konuşması bir yanıyla cevap oldu bu soruya: Sanatı, Aydınlanma’nın ilerisinden değil, Ortaçağ’ın karanlığından konuştu. 


Bir sergi değil, bir niyet beyannamesiydi bu konuşma; sanatın dilinden devleti tarif etme çabası. Ve aslında ülkenin rotasını ilan etti yine, renkler, sesler ve biçimler arasında... 


Gözle görülür, kulakla duyulur, ruhla anlaşılır bir geriye gidişin sanatla örtülmüş halini izledik bugün.


Bir zamanlar sanat, Tanrı’ya öykünürdü. Ortaçağ’da fırçaya düşen her renk, heykeldeki her kıvrım, göğe kaldırılmış bir yakarıştı. 


Sanatçı yalnızca Hakk’ın izini sürer, kendi varlığını ise silgiyle kazınmış bir gölge gibi gizlerdi. Ama sonra... sonra insan, Tanrı’nın tahtına göz dikti demeyeceğim; yalnızca aynaya baktı. Ve orada Tanrı’nın değil, kendi ruhunun titreşen yansımasını gördü.


Rönesans o aynayı cilaladı. Aydınlanma ise ışığı yaktı. Kant, güzelliği gökten yere indirdi: "Estetik yargı, bireyin özgürlüğüdür," dedi. Artık sanat, Tanrı’nın değil insanın nefesiydi.


 Michelangelo’nun Davut’u artık bir peygamber değil, et ve kemikten meydan okuyan bir öznelliğin simgesiydi. Van Gogh’un sarı tarlaları göğe değil, insanın içsel boşluğuna açılıyordu.


Ama şimdi, İstanbul’un ortasında, bienalin kutsal mabedine bir ses karışıyor: "Sanat Hakk’a yönelmelidir." Bu cümle bir inancın değil, bir siyasetin gürültüsüdür artık.


 Siyasal İslamcılık, yalnızca sokakları, yasaları, kürsüleri değil; tuvalleri, galerileri, sergileri de kuşatmak istiyor. Tıpkı ortaçağda olduğu gibi… Sanatı, insanın içsel özgürlüğünden koparıp Tanrı adına disipline etmeye çalışan bir iktidar aklı yeniden hortluyor.


İstanbul Bienali'nde yapılan konuşmada Erdoğan, sanatı “Hakk’ın kusursuz eserlerini yansıtan” bir iz sürücülüğe indirgedi. Oysa çağdaş sanat, iz sürmek için değil, yol bozmak içindir. Sanat, geçmişi kutsayıp bugüne musallat olmak için değil, geleceği kışkırtmak için vardır.


Bu sözler bir estetik anlayıştan çok daha fazlasını fısıldıyor: Bir dönüş çabası, bir geriye çağrı, bir iktidar sanrısı. 


Siyasal İslamcılık, modernitenin bütün alanlarını zapt etmeye çalışırken, sanatın özgür düşünebilen, eleştirel ve yaratıcı doğası karşısında huzursuz.


 Çünkü sanat, boyun eğmez. Çünkü bir tablonun, bir şiirin, bir yerleştirmenin içine konan hakikat; protokolde söylenenlerden, kanun hükmünde kararnamelerden, kürsülerde bağırılan yeminlerden daha sahicidir.


Ve şimdi soruyorum: Sanatı Tanrı’nın iz düşümüne çevirmek isteyenler, Tanrı’yı değil, özgür düşünceyi yok etmek istemiyorlar mı aslında?


Çünkü bu bir savaş değil yalnızca; bu, geçmişin ruhunu geri çağırma teşebbüsüdür. İnsan ruhunu zincire vurup tekrar göğe savunmasız bırakma girişimidir. 


Ama bilmezler ki, Prometheus bir kez ateşi çalmıştır. Ve o ateş, artık yalnız Tanrı’nın değil, insanın ellerindedir.


Sanat, bir kere özgür oldu mu, bir daha secdeye kapanmaz.


“Sanat secdeye durduğu an, insan ruhu susar; ama bir fırça başkaldırdığında, binlerce zincir kopar.” 

S. H.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**