Kayıtlar

12 EYLÜL SABAHI: “YOLLAR AÇILDI”

 12 EYLÜL SABAHI: “YOLLAR AÇILDI” 12 Eylül 1980 sabahı, daha şafak sökmeden, saat 03.00’te en üst askerî komuta merkezinden işaret geldi: “Yollar açıldı. Bayrak Harekâtı başlasın.” Aylar öncesinden NATO planlarıyla birlikte hazırlanan darbe emirleri, 11 Eylül akşamı saat 20.00 sıralarında sarı zarflar içinde harekâta katılacak birliklere ulaştırılmıştı. Gece boyunca kışlalardan çıkan askerî birlikler kentlerin önemli noktalarını tuttu. Saat 04.00’e gelindiğinde devlet kurumları, haberleşme merkezleri, radyo ve televizyon binaları ordunun denetimi altına alınmıştı. Ankara Radyosu önce İstiklâl Marşı’nı, kimi kaynaklara göre ardından Harp Okulu Marşı’nı yayımladı. Sonra Kurmay Albay Ümit Erbay, Millî Güvenlik Konseyinin bir numaralı bildirisini okudu. Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine bütünüyle el koyduğu ilan edildi. Radyodan yükselen tok ses, bütün ülkeye aynı haberi veriyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur.” Ardından iki, üç ve sonraki bildiriler peş peşe...

**"30 AĞUSTOS’A SINIFTAN BAKMAK"**

 **"30 AĞUSTOS’A SINIFTAN BAKMAK"** Bugün 30 Ağustos. Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının 104. yıl dönümü. Cumhuriyetin kuruluşuna giden yolun önemli duraklarından biri. Son yirmi yıldır bu tür günlerin önemi giderek azaltılmaya çalışılsa da 30 Ağustos hâlâ tarihimizde önemli bir yerde duruyor. Ben şöyle bir soruyla başlayayım. 30 Ağustos 1922 büyük bir zafer midir? Şimdi bazıları, “Hayda, memleket karşı devrim sürecinden geçiyor, bunun tartışılacak zamanı mı?” diyebilir. Hatta bu sorunun sorulmasını bile gereksiz bulabilir. Ama bence tam da bugün sormak gerekiyor. Evet, 30 Ağustos büyük bir zafer midir? Şimdi buna cevabı yazının içinde verelim. Anadolu’nun işgaline karşı verilen savaşın en önemli dönüm noktalarından biridir. Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta başladı, 30 Ağustos’ta kesin zafer kazanıldı. Ama ben 30 Ağustos’a bakınca sadece komutanları, orduları görmüyorum.  O savaşın yükünü kimlerin taşıdığına bakıyorum. Elbette komutanlar önemlidir. Savaşı yönetmek, sevk ve i...

**"Of’ta Bir Piyano Sesi"**

 **"Of’ta Bir Piyano Sesi"** 26 Ağustos gecesi Of’ta hatika bir şey oldu. Of'ta yıllardır harika işler yapan Of Folklor Derneği bir ilki daha başardı. Önce bunun için bolca alkışı hak ettiler.  Tarikatların, cemaatlerin, din adına konuşanların yıllardır hayatın her alanında kendine yer açtığı bu güzelim ilçemizde , kapalı spor salonu bu kez bir piyano konseri için tıklım tıklım doldu. Bu bir ironi değil arkadaşlar. Of'un yıllardır gizlenmeye çalışılan gerçeğinin tekrar görünür olması.  Piyanist - Besteci Olcay Saral’ın piyanosuna o gece bağlama ve kemençe eşlik etti .Karadeniz’in sesiyle Anadolu’nun ezgileri, piyanonun tuşlarında o kadar güzel buluştu ki birileri uzaktan öfkeyle izledi.  Ama ne oldu o gece, mesela kimse dinden çıkmadı, memleket de elden gitmedi. Tam tersine insanlar dinledi, alkışladı, mutlu oldu. Yıllardır büyük bir özenle, planla gerçekleştirilmeye çalışılan o dinci bir kent yaratma heveslerinin nasıl da olmadığını gördüler.  Belki de üzerinde...

**'"Yapay Zekâ Çağında Marksizm Hala Güncel Mi?"**

 **'"Yapay Zekâ Çağında Marksizm Hala Güncel Mi?"** Sabah saat dokuz civarı, yılların yoldaşlığını taşıdığımız Levent WhatsApp’tan yazdı. İlk sorusu her zamanki gibi aynıydı. “Bugün Trabzon’a gelecek misin? ve gülme emojisi.” Genellikle her sabah 3 isimle güne başlarım. Bunlardan biri de Levent. Diğerleri bende kalsın.  Of’tan Trabzon’a neredeyse her gün gidiyorum. İşin tuhafı şu, orada yan yana geldiğimizde WhatsApp’ta konuştuğumuz kadar bile konuşmuyoruz. Bazen sadece aynı masada oturmak yetiyor. Yılların arkadaşlığı biraz da böyle bir şey galiba, her şeyi anlatmak gerekmiyor. Sonra laf yapay zekâya geldi. Artık hayatımızın ne kadar içine girdiğini konuştuk. Bir taraftan da bu programların söylediklerini sorgulamak gerektiğini. Çünkü bazen öyle yanlış, eksik, hatta anlamsız bilgiler veriyor ki, önüne geleni alıp kullanırsan insanı rezil bile eder.  Ben de Levent’e, yapay zekâdan aldığım bilgileri ayrıca kontrol ettiğimi, daha çok yazılara ve makalelere ulaşmak için ku...

**"ÖNCE GÖRÜNMEZ KIL, SONRA TÜKET."**

 **"ÖNCE GÖRÜNMEZ KIL, SONRA TÜKET."** Sosyal medyada karşıma çıkan bir videoda Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası adlı kitabını gördüm. İsmi ilginç geldi. İnternette kitabın konusuna baktım.  Sonra kitapla ilgili yazılmış makaleleri araştırdım. Sabah erken kalktığım için birkaçına takılıp kaldım. Okudukça da mesele ilgimi çekti. Adams’ın en önemli kavramlarından biri “kayıp gönderge.” Bir hayvan sofraya geldiğinde artık hayvan değildir, et, kıyma, biftek, pirzola olur. Canlı olan ortadan kaybolur, geriye tüketilecek ürün kalır. Adams buradan kadın bedenine geçiyor. Özellikle reklamlarda kadın bazen bir insan olarak değil, bedeninin parçalarıyla gösteriliyor. Yüzü, düşüncesi, yaşamı, kişiliği kayboluyor, geriye bacak, göğüs, dudak ya da cinselleştirilmiş bir beden kalıyor. Yani kadın görüntüde var ama insan olarak kadın görünmüyor. Burada kadınla hayvanı aynılaştırmak gibi bir şeyden söz etmiyorum. Zaten Adams’ın asıl derdi de bu değil. Sorduğu soru daha başka: Bir canl...

**"KENT BÜYÜRKEN SANATIN ALANI KÜÇÜLÜYOR"*

 **"KENT BÜYÜRKEN SANATIN ALANI KÜÇÜLÜYOR"** Trabzon son on gündür, Ortahisar’ın Zeytinlik mevkiinde bulunan, geçmişte Vali Konağı olarak kullanılan ve bugün kentin sanat ve edebiyat çevrelerinin ortak hafızasına dönüşen tarihi Sanatevi binasının Valilik tarafından Trabzon Üniversitesi’ne tahsis edilmesini tartışıyor. Mesele yalnızca bir bina tahsisi değil. Asıl mesele, bu kentte sanata, edebiyata ve bağımsız kültürel yaşama ne kadar alan bırakılacağıdır. Bu yüzden yeniden Trabzon’un sanat ve edebiyat hafızasına dair yazılara, eski dergilere, tiyatro topluluklarının tarihine, kültür kurumlarına, bu kentten çıkmış şairlere, yazarlara ve ressamlara baktım. Ve şu sorunun peşine düştüm: Neden Trabzon büyürken sanatın kamusal alanı küçülüyor? Çünkü birbiri ardına alınan kararlara bakıldığında artık bunları birbirinden bağımsız gelişmeler olarak görmek zorlaşıyor. Trabzon yüzyıllardır sanat, edebiyat ve tiyatro üreten bir kent. Oktay Rifat’ın, Yaşar Miraç’ın, Sunay Akın’ın, Orhan P...

**“Bölünme Korkusu Değil, Otoriterleşme Tehlikesi”**

 **“Bölünme Korkusu Değil, Otoriterleşme Tehlikesi”** Bir yasa çıktı kıyamet koptu. Sanki ülke bölündü Kürtler cumhuriyet kurdu. Bir öfkedir gidiyor. Saray hükümetine karşı öfke birden Kürtlere yöneldi. Yeni Parti'ye yöneldi.  Ülke bölündü. Feryat figan. Pkk 'lı teröristler nasıl affedilir? Peki dağdaki terörist denilen insanlara bir güvence verilmeden dönmelerini nasıl sağlayacsksınız? Bunun cevabı itiraz eden kimsede yok. Zaten yasada da af yok. Bu yasaya güvenip kim geri döner bilmiyorum. O da ayrı bir konu.  İşte bu yasa Türkiye'de yeniden anayasa tartıştırıyor. Fakat tartışmanın büyük bölümü yine yanlış yerden kuruluyor: “İlk dört madde değişecek mi, Kürtlere ne verilecek, ülke bölünecek mi?” Bu korku dili, asıl anayasa meselesinin üzerini örtüyor. AKP'nin bugün tek başına ya da kendi iktidarını tahkim edecek bir ortaklıkla yeni anayasa yapması demokratikleşme anlamına gelmez. Çünkü ortada 2017'de merkezileştirilen yürütme yetkilerini dağıtacağı, Meclisi güçle...