Kayıtlar

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**

 "Kılıç artığı” tartışması bir kişinin değil, bu ülkede inkarla beslenen ırkçı dilin ve onu üreten sınıfsal-entelektüel düzenin iflasıdır. **"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"** Mine Kırıkkanat sahneden “siz kazandınız” diyerek çekildi. Ama bu bir geri çekilme değil; üstenci bir dilin, hesap vermeden alan terk etme biçimidir. Üstelik giderken bile o ulusalcı dili, o dışlayıcı tonu terk etmeden.  Önce vur, sonra özür dile. Ardından “bilmiyordum” de. Bu bir “aydın” tavrı değildir. “Kılıç artığı” yazarken ne dediğini bilmiyor olabilir mi? Ya da Mahirler için “bok yoluna gittiler” derken kullandığı dilin ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyor muydu? Hayır. Sorun bilgisizlik değil. Sorun zihniyettir. Bu dil, yalnızca bir kelime seçimi değildir. Bu dil, bir halkın mücadelesini değersizleştiren, bir inancı aşağılayan, bir tarihi yok sayan üstten bakışın dilidir. “Bok yolu” dediği şey, bu ülkenin devrimci birikimi, sosyalist mücadele geleneği ve bir halkın kurtuluş ...

**"Bir Kitabın Ardından: Kim Öldürür Bir İnsanı?"**

 Edouard Louis'in 2018’de yayımlanan kısa ama sarsıcı romanı (Fransızca özgün adı: Qui a tue mon pere), otobiyografik bir anlatı üzerinden işçi sınıfı bir babanın bedenine yazılan yoksulluk, erkeklik ve devlet politikaları hikayesini açığa çıkarır. Yaklaşık 80 sayfalık bu metin, roman ile politik deneme arasında durur; bireysel bir hayatın nasıl sistematik biçimde çökertildiğini, doğrudan siyasal sorumlulara işaret ederek anlatır. **"Bir Kitabın Ardından: Kim Öldürür Bir İnsanı?"** Dört aydır bir kitap kurduyla arkadaşlık ediyorum. Ama öyle sıradan bir okur değil. Kitapları sadece okumuyor, içini açıyor, damarlarını gösteriyor, bana da “bak” diyor “hayat burada akıyor” diye. Klasiklerin güvenli limanından çekip aldı beni. Tozlu rafların saygıdeğer yazarlarından değil sadece kimi çok genç, kimi yıllanmış ama geç keşfedilmiş, kimi adını hiç duymadığım ama dünyayı sınıfsal bir yerden parçalayan yazarlarla tanıştırdı. Başta itiraf edeyim: Direndim. Ama çok da belli etmedim. ...

**"BARETİN SESİ BAŞKENTE VURDU"**

 Aylarca ödenmeyen ücretler, gasp edilen tazminatlar ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı madenciler Ankara’da. Talepler açık, irade net: Haklarımızı alana kadar buradayız. **"BARETİN SESİ BAŞKENTE VURDU"** 24 Nisan sabahı yine hak arama mücadelesi için Ankara'da Kurtuluş parkında olan madencilere biber gazı sıkıldı. Ne zaman işçiler gaspedilen hakları için eyleme çıksa karşılarında devletin şiddetini görüyorlar.  Emekleri ile patronları zengin eden işçiler bu emeklerinin karşılığı olmayan ücretlerini bile vermemek için çeşitli bahaneler üreten şirketlere karşı maaşlarını, özlük haklarını, kıdemlerini, iş güvenliği haklarını talep edince suçlu muamelesi görüyorlar.  Doruk Madencilikte çalışan yaklaşık 110 işçi, yukarda yazdığımız nedenlerden dolayı sendikaları Bağımsız Maden İş öncülüğünde Eskişehir Mihalıççık’tan başlayarak günler süren bir yürüyüşün ardından başkente ulaştı.  Bu yürüyüş, yalnızca bir ulaşım biçimi değil, işçi sınıfının taleplerini doğrudan siya...

**"Nomadland: Yolda Değil, Yerinden Edilmiş Hayatlarda"**

 Karavan bir özgürlük simgesi değil; güvencesizliğin taşınabilir halidir. Nomadland, kapitalizmin merkezinde emeğin nasıl yersiz yurtsuz bırakıldığını gösteriyor. **"Nomadland: Yolda Değil, Yerinden Edilmiş Hayatlarda"** Aslında sinema ile aram çok da iyi değildir. Çok fazla film izleme alışkanlığım yoktur. Ama sinemaya, filmlere, müziğe, sanata ilgisi olan insanlara da hep bir gizli hayranlık duymuşumdur. Belki de kıskançlık. Ama bir türlü bu konuda yol alamamışımdır.  Ama tavsiye üzerine izlediğim filmleri de çok dikkatli izlemeye, konularını çözümlemeye çalışırım ki, gerçekten benim için çok zordur, zorlanırım. Sorduklarında boşa izlemediğimi, tavsiye edenin tavsiyesini önemsediğimi hissettirmek için söyleyecek sözüm olmasını da isterim.  İşte Nomaland da böyle bir film oldu. Sevdiğim benim için çok değerli bir arkadaşın tavsiyesi ile izledim. Ve son zamanlarda okuduğum ve beğendiğim kitaplar ve filmler üzerine yazdığım gibi Nomaland üzerine de sözümü yazarak söylem...

*"ŞİDDET TESADÜF DEĞİL, DÜZENİN ÜRÜNÜDÜR"**

 **"ŞİDDET TESADÜF DEĞİL, DÜZENİN ÜRÜNÜDÜR"**    Bu hafta içerisinde yaşadığımız peşpeşe iki şiddet olayı hepimizi çok üzdü. Öldüren çocuk, ölenler çocuk ve öğretmen. Daha çok yeniydi , başka bir okulda yine bir çocuk öğretmenini öldürmüştü. Bu durum okullarda güvenlik sorununu sorgulatmaya başladı.  Peki ama okullara polis, asker, bekçi, özel güvenlik sokmak sorunu çözecek mi? Bu çok mu doğru bir çözüm olur ? Olaya bu şekilde çözüm üretmek sorunu ortadan kaldırır mı?  Güvenlikçi politikalar çözüm değil; sorunun kendisini büyüten bir yanılsamadır bence. Böyle bakıyorum bu çözüm tercihine. Belki yanılıyorum ama çözümün bu olmadığı konusunda yine de ustarcıyım. Çünkü sorunun kaynağını ortaya koymadan çözümü bilemezsin.  Okullara daha fazla kamera koyarak, daha fazla polis yerleştirerek, kapılara turnikeler dikerek bu yangını söndüreceklerini sanıyorlar. Oysa mesele kapının güvenliği değil; o kapıdan içeri giren hayatın nasıl kurulduğudur. Şiddet, metal ded...

**"Hayat Anlamsız mı, Yoksa Biz mi Anlam Veririz?"**

 **"Hayat Anlamsız mı, Yoksa Biz mi Anlam Veririz?"** İnsanın her günü bir olmuyor. Doğal olarak ben de her günü aynı psikoloji ile yaşamıyorum. Canımın çokça sıkıldığı, yaşamı anlamsız bulduğum zamanlarım olmuyor da değil. İşte böyle zamanlarda, yaşadığım kentte keşfettiğim bir yer var; deniz kenarında, kendimi hiç düşünmeden attığım bir sığınak gibi. Orada denizi seyrederken arınırım.  Gürültü çekilir, içimdeki düğümler yavaş yavaş çözülür. Ve ben, her şeyi yeniden sorgulamaya başlarım. Sorguladıkça küçük küçük notlar alırım. Yazdığım kitap da zaten orada, o masada, o dalga seslerinin arasında doğdu. Bugün de o günlerden biri. Masada kahvem, karşıda deniz… Ve ben yine sorgulardayım. Yine düşen modumu tamir etmekle meşgulüm. İnsan bir noktada durur. Gökyüzüne bakarken değil belki, kendi içine bakarken durur. Sorular orada başlar. Eğer her şey doğanın bir parçasıysa, yağmur gibi, taş gibi, rüzgâr gibi, o zaman bizim hayatımızın da bir “amacı” var mı? Yoksa biz de sadece olup...

**"Bilimi Mahkemeye Vermek"**

 **"Bilimi Mahkemeye Vermek"** Trabzon'da son iki haftadır Akyazı dolgu alanı ile ilgili tartışmalar bilimsel tartışmaların dışına çıkarılarak mahkemeye taşındı.  Her yönüyle sorunlu olan belli bir planlamaya yapılmayan, yaptım oldu mantığı ile yapılan projelerden biri olan Akyazı dolgu alanı üzerine önce stat yapıldı. Bu projenin yarattığı en basit sorun olan trafik bile başlı başına bir sorun iken statta oluşan çatlaklardan bahsetmiyorum bile. Çünkü bilim adamları bu konuda çok şeyler yazdı, söyledi ve uyardılar.  Şimdi aynı alana hiç bir uyarı gözetilmeden şehir hastanesi yapılıyor. Hastane bitmek üzere. Ama sorunlar bitmiyor. KTÜ jeoloji mühendisliği nden Prof. Osman Bektaş yaptığı açıklama ile uyarmaya devam ediyor. Ama maalesef uyarılara bilimsel cevaplar yerine mahkeme ile cevap veriliyor. Yani bilim zor ile tehdit ediliyor.  Trabzon’da olan biteni fazla süslemeye gerek yok. Bir bilim insanı, veriye dayanarak “zemin kayıyor” diyor; kamu gücü ise “sus” demek iç...