**"Hayat Anlamsız mı, Yoksa Biz mi Anlam Veririz?"**

 **"Hayat Anlamsız mı, Yoksa Biz mi Anlam Veririz?"**


İnsanın her günü bir olmuyor. Doğal olarak ben de her günü aynı psikoloji ile yaşamıyorum. Canımın çokça sıkıldığı, yaşamı anlamsız bulduğum zamanlarım olmuyor da değil.


İşte böyle zamanlarda, yaşadığım kentte keşfettiğim bir yer var; deniz kenarında, kendimi hiç düşünmeden attığım bir sığınak gibi. Orada denizi seyrederken arınırım. 


Gürültü çekilir, içimdeki düğümler yavaş yavaş çözülür. Ve ben, her şeyi yeniden sorgulamaya başlarım. Sorguladıkça küçük küçük notlar alırım. Yazdığım kitap da zaten orada, o masada, o dalga seslerinin arasında doğdu.


Bugün de o günlerden biri. Masada kahvem, karşıda deniz… Ve ben yine sorgulardayım.

Yine düşen modumu tamir etmekle meşgulüm.


İnsan bir noktada durur. Gökyüzüne bakarken değil belki, kendi içine bakarken durur. Sorular orada başlar.


Eğer her şey doğanın bir parçasıysa, yağmur gibi, taş gibi, rüzgâr gibi, o zaman bizim hayatımızın da bir “amacı” var mı?


Yoksa biz de sadece olup biten bir şey miyiz?

Bu sorunun dürüst cevabı şudur:

Doğa bize bir anlam vermez.

Toprak, üstünde yürüyenin kim olduğuyla ilgilenmez.


Rüzgar, kimin yüzüne estiğini bilmez.

Evren, bizim acımızı da sevincimizi de kayda geçirmez.


Bu yüzden hayat, hazır bir anlamla gelmez.

Ama tam da burada mesele başlar.

Çünkü insan, sadece yaşayan bir varlık değildir.

Aynı zamanda düşünen, hatırlayan, isteyen bir varlıktır.


Bir taş düşer. Bir ağaç büyür.

Ama insan sorar: “Ben neden buradayım?”

Ve bu soru, doğanın içinde doğaya karşı açılmış küçük bir isyandır. İşte tam bu noktada iki yol belirir:

Birincisi, hayatın anlamsız olduğunu kabul edip geri çekilmek.


“Zaten bir anlam yok” deyip yaşamı hafife almak.

İkincisi ise daha zor olanı: Anlamın verilmediğini kabul edip, onu kurmaya başlamak.


Çünkü anlam bulunmaz, yapılır. Ama hayat bu kadar düz bir çizgi değildir. İnsan bazen yanlış tercihler yapar. Kimi zaman kendi isteğiyle, kimi zaman da şartların dayattığı zorunluluklarla… Ve o tercihler zamanla insanın omzuna çöker.


Hayat ağırlaşır. Günler uzar ama anlam kısalır.

İnsan, kendi kurduğu ya da içine itildiği hayatın içinde sıkışır. Kendi hayatına yabancılaşır.

İşte en tehlikeli yer burasıdır.


Ama aynı zamanda en gerçek yer de burasıdır.

Çünkü dip dediğimiz şey, çoğu zaman bir son değil,

bir yüzleşmedir.


Ve insan, ancak orada gerçekten düşünmeye başlar.

“Ben bunu neden seçtim?”

“Başka türlü yaşayamaz mıydım?”

“Şimdi neyi değiştirebilirim?”

Sorgulamak, insanın kendine attığı ilk iptir.

Karanlıktan çıkmak için.


Ben de şimdi, bu masada, bu denizin karşısında tam olarak bunu yapıyorum. Dalgalar kıyıya vurdukça, insanın içindeki o katı, suskun kabuk da çatlıyor.Ve geriye tek bir şey kalıyor: Kendine dürüst olmak.

Çünkü sorgulayan insan, kaderine razı olan insan değildir artık.Yolunu yeniden çizebilecek bir varlıktır.

Sevdiğin bir insanı sevmek, 

bu doğanın sana verdiği bir zorunluluk değil,

senin kurduğun bir anlamdır.


Bir mücadeleye inanmak,

bir haksızlığa karşı durmak,

birinin elini tutmak…


Bunların hiçbiri evrenin planında yazılı değildir.

Ama insanın hayatını değerli kılan tam da bunlardır.

Yani mesele şu değil: “Hayatın anlamı var mı?”

Asıl mesele şu: “Sen hayatına ne katıyorsun?”


Doğa bize bir sahne verir. Ama oyunu biz yazarız.

Ve evet, bu ağır bir sorumluluktur. Çünkü artık suçlayacak bir kader yoktur. Ama aynı zamanda büyük bir özgürlüktür. Çünkü artık yaşayacağın hayat, senin kurduğun hayattır.


O yüzden hayatı anlamsızlığa teslim etmek kolaydır.

Ama anlamlı kılmak, insana yakışan tek gerçek eylemdir.


Ve belki de felsefe tam olarak burada başlar:

Anlamın verilmediğini fark ettiğimiz yerde değil,

onu kurmaya cesaret ettiğimiz anda.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**