Kayıtlar

Mayıs, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**'Ne Liberal “Doğaya Dokunma” Romantizmi, Ne de Kapitalist “Ne Bulursan Al” Vahşiliği"**

 **'Ne Liberal “Doğaya Dokunma” Romantizmi, Ne de Kapitalist “Ne Bulursan Al” Vahşiliği"** Bu yazacağım yazı ile pek çok çevreden olumsuz eleştiriler alacağımı bilerek yazacağım. Belki de olumlu eleştiriler de gelecek ama sormak ve sorgulamak, sorgulatmak gereği hissettim. Bu arada ben de öğreneceğim.  Uzun zamandır çevre ve ekoloji mücadelesi içerisindeyim. Tek söylediğimiz: “Enerji sermayeye lazım.” Ama bu söylem bizim için yeterli mi? Söze bu şekilde başlamak, altını yaratacağımız dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda doldurulmuş bir söylem üretmeyi zorunlu kılıyor.  Çünkü artık alanda daha ikna edici, daha somut, daha dönüştürücü söylemlere ihtiyacımız var. Ya ütopik bir “doğal yaşam”ın duygusal dünyasında yaşayacağız ya da halka alternatifini anlatacak argümanları geliştireceğiz. Bu yazı, ikinci yolu seçiyor: Ne doğayı kutsallaştıran liberal romantizm, ne de onu hunharca sömüren kapitalist yıkıcılık...  Bizim yolumuz Marksist yoldur. Yani doğayla çatışmadan dönüşüm...

*'Entropi, Çelişki ve Toplumsal Patlama: Fiziğin Yasalarıyla Toplumun Kalbine"**

**'Entropi, Çelişki ve Toplumsal Patlama: Fiziğin Yasalarıyla Toplumun Kalbine"** Toplumsal olayları fiziğin yasalarıyla anlatmayı, o yasaları toplumun bağrına uyarlamayı seviyorum. Bunu genelde kuantum fiziğiyle yapıyordum.  Çünkü kuantum bize şunu söyler: Belirsizlik, hayatın doğasında vardır. Her şey aynı anda hem mümkündür, hem değildir.  Toplumlar da böyledir: Bir halk hem korkar hem direnir, bir sınıf hem ezilir hem tarih yapar, bir kişi hem kendini bastırır hem patlar. Kuantumun süper pozisyonu ile sınıfsal gerilimler arasında bir bağ kurmak, bana hep hem şiirsel hem bilimsel gelmiştir.  Bir eylemdeki suskun kalabalığın, aslında birden fazla olasılığın (öfke, sabır, umut) aynı anda var olduğu bir kuantum haline benzemesi gibi… Ama bir dostum, yoldaşım Cihan Ersoy 'un ( hele ki bu alanda oldukça yetkin birinin)  uyarısıyla termodinamik okumaya başladım.  Fiziksel dünyayı anlatan bu yasa, bir noktadan sonra toplumsal çelişkilerin de haritasına dönüştü benim...

**" Zenginleştikçe Bize Fakirliği Anlatanlar"**

 **" Zenginleştikçe Bize Fakirliği Anlatanlar"** Her gün gazetelerden,dergilerden okuduğum yeni bilgiler böyle bir sistemi insanlar nasıl fark edemezler ve kendileri için neden ayağa kalkmazlar, neden hakları olanı istemezler diye çok düşündürüyor beni?  Hadi biraz da bu yazıyı okuyarak siz düşünün bakalım. Hadi rahatsız olun, öfkelenin. Öfkelenince belki kendinize gelirsiniz.  Ha bir de gerçekten öfkelenmesi gerekenler var ama kendilerine. Bu işin kavgasını verip öncülük idfiası taşıyanlar, sorun kendinize ve öfkelenin ; neden anlatamıyoruz diye. İnsanın anlayabilecek noktalarına neden dokunamıyoruz. Her neyse ben anlatayım yine belki bir yerden yakalarız.  Bakın, size bir hikâye anlatacağım. İçinde kahramanlar yok. Çünkü kahramanların yerini holding patronları almış. Bu hikâyede iyiler kaybediyor, kötüler ise devletten “teşvik” alıyor. İstanbul Sanayi Odası, 2024'ün en büyük sanayi şirketlerini açıklamış. Ne tesadüf, yine TÜPRAŞ birinci. Yani Koç ailesi, devletin ö...

**“SGK Battı, Suçlu: Çok Yaşayan Fakirler!”**

 **“SGK Battı, Suçlu: Çok Yaşayan Fakirler!”** Yordam yayınlatından çıkan Sahra Wagenknecht ' e ait "Kapitalizm Komada, Sosyalist Teşhis" adlı kitapta çok bugünün dünyasına daha 2000'li yılların başında yazılmış harika makaleler var.  Onlardan bir tanesi olan "İlaç Endüstrisinin Keyfi Yerinde" adlı makale bugün ülkemizin de en büyük sorunu gibi gösterilen ve çalışanların emeklilik hakkını gasp etmek isteyen sistemin sahiplerinin bizlere nasıl bir kandırmacayı dayattıklarını ve bu sorunun bütün dünyada ki emeği ile geçinen tüm insanların sorunu olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz.  Bu bilgilerden yararlanarak ülkemizde ki durumu anlatmaya ve okurlara sorgulatmays çalışacağım.  Başlamadan önce bu kitabıbokumanızı tavsiye ediyorum. Gelelim konumuza ve ülkemize.  Yine “battı” Sosyal Güvenlik Kurumu diye çok duyar olduk mevcut iktidar ve öncekiletinden. Her yıl açıklanan klasik iflas senaryosu bu yıl da hala sahnede.  Yetkililer suskun ama uzmanlar konuşuyor:...

**"YENİ ANAYASA, ESKİ YÜZLER"**

 **"YENİ ANAYASA, ESKİ YÜZLER"** “Tekrar aday olmayacağım” dedi. “Yeni anayasayı kendim için değil, ülkem için istiyorum” diye ekledi. Bu sözleri sarf eden kişi, 20 yılı aşkın süredir bu ülkenin kaderini kişiselleştiren bir siyasi figür. Yani bu açıklamalar, Erdoğan’a ait. Evet, yanlış duymadınız. O Erdoğan. Bugün geldiğimiz noktada, halkın hayatını cehenneme çeviren neoliberal politikaların, tek adam rejiminin ve kurumsuzlaştırılmış bir devlet yapısının mimarı, “artık yeter” diyormuş gibi yapıyor. Ama dikkat: Burada bir emeklilik duyurusu değil, sistemin cilalanmış yeni versiyonunun lansmanı yapılıyor. Hem de “sivil anayasa” ambalajıyla. Bugüne dek ne zaman “sivil anayasa” denilse, işçiler için daha fazla sendikasızlık, kadınlar için daha az hak, Kürtler için daha fazla inkar, gençler için daha fazla işsizlik çıktı o zarftan.  Şimdi de benzer bir süreç işletiliyor: Toplumun gerçek sorunları görünmez kılınırken, sistemin kendini restore etme ihtiyacı “demokratikleşme” söylemi...

**"Kumbaradaki Komplo. Birkaç Yalanın Anatomisi"**

 **"Kumbaradaki Komplo. Birkaç Yalanın Anatomisi"** Son birkaç yılda öğrendik ki, bu memlekette yalanın sermayesi büyük, ama hesap veren yok. İBB'nin 560 milyar lira yolsuzluk yaptığı söylendi , halbuki toplam bütçesi bile o kadar değilmiş.  Vah kapitalizm, yalanı bile enflasyonla üretir olmuş. Marx yaşasaydı belki de bu tabloya “meta fetişizminin değil, iftira fetişizminin vukuatı” derdi. “Terörle bağlantılı” dediler, çıkan şey çocukların kumbara parası oldu. Bunu görünce aklımıza Engels’in şu sözü geldi: “Yalan, burjuvazinin gündelik ibadetidir.”  Ev baskınında çıkan kumbara, devrimci örgüt değil; ama yine de medyanın manşet ihtiyacını karşıladı. Kimin için? Egemen sınıf için. Belediyeden vinçle kasa çıkarıldı dediler, kasa yok. Bedavaya villa aldı dediler, kapora çıktı. Lüks villa dediler, sıradan konut çıktı.  Cenaze aracıyla rüşvet taşıdılar dediler, meğer cenaze aracı yurt dışına bile çıkmamış. Parkelerin altına para gömdüler dediler, parkede ne para var ne de ...

**"İNİM İNİM İNLEYEN GAZZE"**

 **"İNİM İNİM İNLEYEN GAZZE"** — Bir suskunluk suçu daha: Dünya, hangi ölüme ağlamalı? Binlerce çocuğun gözleri oyulmuş gibi bakıyor göğe. Kadınlar, toprağa değil bedenlerine kapanıyor. Erkekler sustuğunda duvarlar konuşuyor. Ama dünya susuyor. Hem de utanmazca, planlıca, örgütlüce. İşte soykırım! İşte katliam, genosid, vahşet! Ama kimseden ses yok! Dünya, bir kez daha çıkarına dokunmayan ölümlere karşı kör, sağır ve dilsiz. Sessizlik büyüyor; Gazze’deki çığlık duvarlara çarpıp geri dönüyor. Bugün Gazze’de olup biten, ne “çatışma” ne de “terörle mücadele”dir. Bu, tek taraflı bir yok etme savaşıdır. İsrail’in silahı Amerika’dan, zırhı Avrupa’dan, ahlâksızlığı Arap rejimlerinden gelmektedir.  Kimi petrolünü satarak, kimi demokrasisini satarak, kimi vicdanını mezara gömerek bu suça ortaktır. ABD, bir yandan insan haklarından söz ederken diğer yandan çocuk katillerine milyar dolarlık mühimmat paketleri gönderiyor.  Avrupa ise geçmişteki antisemitik suçlarının kefaretini Filis...

**"Seninle Başlayan Varlık! "**

 Küçük bir deneme daha...  **"Seninle Başlayan Varlık! "** Gün, sen uyanmadan başlamaz bana. Çünkü sabah, varlığını bekleyen bir sessizliktir aslında. Uykunun o derin, masum katmanlarında gözlerini henüz açmamışken; dünya da gözlerini açmaz, doğu henüz renklenmez, kuşlar sesini unutmuş gibi susar. İşte o an, zamanın durduğu andır. Bir felsefeci gibi düşünürüm bazen seni beklerken: "Var olmak, sevilmekle başlar mı?" Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım”ını kendi içimde şöyle değiştiririm: “Seviyorum, öyleyse sen varsın.” Çünkü sen uyurken bile içimde yürüyorsun. Kalbimin arka sokaklarında, rüyamın kenar mahallesinde, zihnimin kaldırımlarında... Uyanmadığın sabahlar, eksik kalıyor o varlık. İçimdeki anlam, senin sesinle şekilleniyor. Ve biliyor musun, güneş bile doğarken bana senin adını fısıldıyor gibi. Sanki evren, bir sevgilinin kalbini taşıyor her şafakta. Hegel’in diyalektiğini hatırlıyorum: Tez – ben; antitez – sensizlik;  sentez – senin varlığınla oluşan be...

**"BARIŞ AMA SINIRLARINI KİM ÇİZİYOR?"**

 **"BARIŞ AMA SINIRLARINI KİM ÇİZİYOR?"** Kürtler, Türkiye ve Emperyalizmin Ortadoğu Planı Şu barışa biraz da farklı bir açıdan bakalım. Pek çok yerden görüşlerimizi yazdık. Bir de İran üzerinden bakalım.  Sadece bir kenarda duran bir değerlendirme olsun.  "Barış" diyorlar. Ama sınırları baştan çizilmiş bir barış bu. Kiminle yapılacağı belli. Ne zaman biteceği belli. Kim susacak, kim konuşacak, o da belli. Barış dedikleri şey, aslında bir yeni savaşın habercisi olabilir mi? Bu soruyu sormak için elimizde yeterince neden var. Çünkü bölgeye dikkatle bakıldığında görünen şudur: Her şey İran savaşı için hazırlanıyor. Amerika’nın bölgedeki yeni hedefi açık: İran. Filistin’de yürütülen yıkım, sadece bir katliam değil; bölge halklarına da bir mesaj. İsrail, emperyalizmin vurucu gücü olarak hareket ediyor.  Suriye’de denenen “Kürt modeli”, şimdi İran’a taşınmak isteniyor. İran Kürtleri üzerinden bir fay hattı yaratılıyor. Tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi. Ve bu savaş pla...

**"Demokratik Cumhuriyet mi, Emperyalist Restorasyon mu?"**

 **"Demokratik Cumhuriyet mi, Emperyalist Restorasyon mu?"** PKK’nin 12. Kongresi’nde açıkladığı fesih kararı, siyasal mücadelede yeni bir döneme işaret ediyor. Silahlı mücadele döneminin sonlandırıldığı, “Demokratik Toplum Sosyalizmi” ve “Demokratik Ulus” çerçevesinde barışçıl çözüm arayışına girildiği duyuruldu.  Ancak bu yönelimi sadece “silah bırakma” olarak okumak yetersiz kalır. Çünkü kongre kararları sadece bir mücadele değişikliğine  değil, aynı zamanda derin tarihsel, ideolojik ve jeopolitik sorgulamaları beraberinde getiriyor. Kürt hareketinin kongre açıklamasında Lozan Antlaşması’na yapılan vurgu, bu süreci tarihsel bir kırılma olarak tanımlıyor.  Lozan’ın, Kürt halkının hukuksal statüsünü yok saydığı iddiası doğru olmakla birlikte, bu tespitin sınırlı ve sorunlu yanları var. Çünkü Lozan yalnızca Kürtleri değil;  Alevileri, Arapları, Süryanileri ve diğer halkları da bir “azınlık politikası”yla tasfiye eden, çok uluslu bir coğrafyada tek ulus yaratma h...

**"Tarihten Geriye Doğru Akan Bir Nehir mi, Yoksa Diyalektiğin Sıçrama Anı mı?"** - PKK’nin Feshi ve Marksist Bir Değerlendirme-

 **"Tarihten Geriye Doğru Akan Bir Nehir mi, Yoksa Diyalektiğin Sıçrama Anı mı?"** - PKK’nin Feshi ve Marksist Bir Değerlendirme-  Bugün PKK tarihsel bir karar açıklayarak örgütü fesh ettiğini açıkladı. Gelin birlikte değerlendirelim.  Tarihin ileriye doğru aktığını sanmak yanılsamadır; sınıf mücadeleleri kimi zaman geriye çekilir, kimi zaman görünmezleşir, kimi zaman da biçim değiştirerek varlığını sürdürür.  PKK’nin 12. Kongresi’nde ilan edilen örgütsel fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı, işte bu tarihsel akışın karmaşık bir düğüm noktasıdır. Marksist-Leninist teori açısından bir devrimci hareketin tarih sahnesine çıkışı ve geri çekilişi, yalnızca bir örgütlenme biçiminin değil; o hareketin doğduğu nesnel koşulların, sınıf dengelerinin ve uluslararası güç ilişkilerinin analiz edilmesini zorunlu kılar.  Bu bağlamda, PKK’nin 1978’deki kuruluşu, Türk devletinin Kürt halkını inkâr ve imha siyasetine karşı bir tepki olmakla kalmamış; aynı zamanda bölges...

**"Kırık Bir Kalbi Onarmak"** — sınıfsal ve insani bir deneme —

 **"Kırık Bir Kalbi Onarmak"** — sınıfsal ve insani bir deneme — Bir kalp kırıldığında yalnızca birey değil, bir dünya sarsılır. O kalpte barınan geçmiş, umut, birlikte kurulan düşler; bir fabrikanın bacası gibi susar.  Ve o suskunlukta yankılanan, yalnızca bir erkeğin hatası değil; aynı zamanda bu düzenin, bu çarpık ilişkiler ağının tortusudur. Kırık bir kalbi onarmak... Bu, sadece özür dilemek değil; o kalbi ezen tahakküm biçimlerini, rollerimizi, öğrenilmiş bencilliklerimizi söküp atmak demektir.  Sevdiğin kadının gözlerinde acıyı değil, eşitliği, kardeşliği, yoldaşlığı görebilmektir. Onarımdan önce bir yüzleşme gerekir: Erkeklik dediğin şey, ne kadar da burjuva bir kibir taşıyor içinde... Kapitalizmin biçtiği aşk modelleri içinde büyüdük: Sahiplenmeye dayalı, karşılık bekleyen, tüketici bir sevgi.  Bir erkeğin kadını “kazandığı”, bir ilişkide rollerin taksim edildiği, emeğin, zamanın, duygunun kadın üzerinde yeniden ve yeniden sömürüldüğü ilişkiler… Oysa sevgi, t...

**"ANNELERİN GÜNÜ DEĞİL, ANNELERİN TARİHİ"**

 **"ANNELERİN GÜNÜ DEĞİL, ANNELERİN TARİHİ"** Bu topraklarda her kadın biraz annedir; yalnızca doğurarak değil, büyüterek, direnerek, taşıyarak...  Ve her anne, ister hayatta olsun ister toprağın koynunda uyusun, insanlığın emekle yazılmış hikâyesinde derin bir iz bırakır.  Çünkü annelik, kapitalist düzenin biçtiği kutsal görev değil; çoğu zaman görülmeyen, ücretlendirilmeyen ama tüm hayatın temelini kuran bir emektir. Anneler… Fabrikada paydos zilini beklerken akşam çorbasını düşünen… Tarlada toprağı ekerken sırtında çocuğunu taşıyan… Gece boyunca başında beklediği çocuğunun ateşiyle birlikte yanan… Adını bile bilmediğimiz ama ellerinin izi her sofrada olan kadınlar... Bugün Anneler Günü. Piyasalar gül satıyor, vitrinler pembe kartpostallarla dolu. Oysa bizim annelerimizin gözleri başka çiçekler arar: Özgürlük, eşitlik, adalet...  Ve çocuklarının geleceğinde bir parça güven. Çünkü onların “anneliği” kutsallığın ötesinde; sistemin tüm adaletsizliğine karşı verilen bi...

**"İki Atomun Dansı. Kadınla Değişecek Dünya"**

 **"İki Atomun Dansı. Kadınla Değişecek Dünya"** Bazen bir değişim, bir kadının susmayı bırakmasıyla başlar. Çünkü kadın, yalnızca dünyaya doğmaz; aynı zamanda kendisini de doğurmak zorundadır. Onun doğumu, toplumun doğurduğu kuralların karşısında, kendi varoluşunu elleriyle kazıyarak olur. Ve o an, sadece bir kıvılcım çakmaz, bütün bir düzenin sarsılmaz sanılan temelleri çöker.  Bu denemede son zamanlarda kadın mücadelesi üzerine okuduklarım ve bir kadının mücadelesi üzerindengördüklerimi, gözlediklerimi, sorguladıklarımı ve çıkarımlarımı yazmaya çalışacağım.  Kadın sorunu diye söylüyoruz ama aslında sorunun kadın değil erkek olduğunu öğreniyorum bir kadından. Haklı da,evet sorun kadının özgürleşme ve değişim mücadelesinde aslında sorun erkekte, eril düzende yani patriyarka da aslında.  Özgürleşmenin ve değişimin,kendiyle barışmanın, toplumla savaşmanın ve birlikte yürünecek bir yolun anlamını yeniden kurmanın adıdır kadın.  Yaşadığımız toplum, kadını sadece it...

**"Barış Ama Kiminle? Sosyalistlerin Tarihsel İkilemi"**

 **"Barış Ama Kiminle? Sosyalistlerin Tarihsel İkilemi"** Barış. Söylerken yumuşak, yaşarken çetin. Hele bir de bu barış, sınıflar arasında değilse; yalnızca silahların susmasına indirgenmişse…  Marksist biri için bu, “barış” değil, bir geçici suskunluktur; burjuvazinin emekçilere, devletin ezilen uluslara geçici bir sus payı vermesidir. Evet, barış ama kiminle? Piyasanın tanrısına secde edenlerle mi? Liberalizm kisvesiyle emperyalizmin taşeronluğunu yapanlarla mı? Tarikatçı, gerici, her sıkıştığında “millî beka” diyenlerle mi?  Elbette hayır. Biz barışı, emeğin hüküm sürdüğü, halkların eşit olduğu, kimliklerin değil insanlığın yüceltildiği bir dünyada tahayyül ederiz. Gerçek barış, sınıfsız, sömürüsüz bir toplumdadır. Yani sosyalizmde.  Peki, bu barışı inşa edecek olan kim? Teorik olarak biliyoruz: Sosyalistler, komünistler. Pekâlâ, hazırlar mı? İçeriden biri olarak konuşalım: Hayır, hazır değiller. Ne toplumsal hegemonya kurabilmiş durumdalar, ne kadro donanımı, n...

**“İçimizdeki Cehennem”**

 **“İçimizdeki Cehennem”** Bir insan ne zaman susarsa, içindeki yankılar konuşmaya başlar. Ve bazı yankılar, öyle derinden gelir ki, ne bir dua suskunluğu bastırır, ne bir sevda unutturur. Sartre, “Cehennem başkalarıdır” dediğinde, belki de insanın ötekiyle kurduğu aynalanmış varoluşu işaret ediyordu. Ama zaman geçtikçe, bu cümle kendi içinde büküldü.  Cehennem, bazen yalnızca başkalarının bakışı değildir artık. Bazen cehennem, bir bakışın bile gerekmediği yerdedir: içimizde… Kendi suskunluğumuzda, kendi çözülmemişliğimizde. Bir insan, kendi benliğiyle baş başa kaldığında tanışır o cehennemle. Yalnız bir odanın duvarlarında yankılanan düşünceler, gecenin ortasında uykudan uyandıran kırık hatıralar, söylenmemiş sözlerin boğaza dizilen ağırlığıdır bu. Dışarısı sessizdir ama içeride bir savaş çıkar. Ve bu savaş, en tehlikelisidir; çünkü kazananı yoktur. İnsanın kendine yönelttiği suçlamalar, başkalarına attığı taşlardan daha keskin olabilir. Çünkü o taşlar, kalbin içindeki aynaya...

**" Dövizi Yasaklayalım da Kurtulalım mı?"**

 **" Dövizi Yasaklayalım da Kurtulalım mı?"** Gün geçmiyor ki AKP  sıralarından Saray'ın istediği otoriterleşme üzerinden yeni bir ses yükselmesin. Şimdi de konu iyice sıkışan ekonomide dövizi halka yasaklayalım sesi çıktı beklenmedik bir anda.  Aslında beklenmedik demeyelim bu ülkede olmaz olmaz diye bir dönemden geçiyoruz. Her şeyi beklemek gerek.  Ekonomimiz uçuyor, enflasyon düşüyor, büyüme şahlanıyor... Ama gariptir, vatandaş hâlâ dövize kaçıyor.  Diyor ki AKP Uşak Milletvekili İsmail Güneş: “Yasaklayalım gitsin. Dövizi sadece ihracat ve ithalat yapanlar alsın. Vatandaş niye döviz alsın ki?” Haklı beyefendi. Halk dediğin zaten maaşını dolarla mı alıyor, iPhone’la mı doyuyor, Miami'de mi tatil yapıyor? Ne işi var dövizle? TL varken, dolara euroya mı kaldık? Hem yerli ve millîyiz. O halde "serbest piyasa ekonomisinin" bu kısmını bir zahmet iptal edelim! Milletvekili beyanatında ekonomist olmadığını özellikle belirtmiş. Buna gerek var mıydı, onu bilemiyoru...

**"Başkan, Devrimi Yapacağız Değil mi?"**

 **"Başkan, Devrimi Yapacağız Değil mi?"** İnan ölçüsü yok yaşamın Toprağın altı göğün üstü sensin.                              M. Özer Ciravoğlu Bazı insanlar hayata sadece yaşamak için değil, iz bırakmak için gelir. Ve bazı kelimeler vardır ki, bir halkın vicdanında yankılanır, zaman geçse de susturulamaz.  Özer Ciravoğlu da işte tam böyle bir insandı. Şiiriyle, sesiyle, yürüyüşüyle ve taşıdığı yaralarıyla bize sadece bir şair değil, bir çağrı, bir isyan, bir yoldaş bıraktı. Trabzon’un taş sokaklarında, bir çay sofrasında, bir şiir gecesinde ya da sokakta karşılaştığımızda, ansızın yankılanan o sesi unutulmazdı benim için ;  “Başkan, devrimi yapacağız değil mi?” Bu, bir selamlaşmadan öte, bir vicdan çağrısıydı. Devrimi hatırlatmak değil, devrimin kendisi gibi yaşamak onun dilinde ve duruşundaydı. 68 kuşağının bedende ve ruhda taşıdığı o büyük yıkımın, işkencenin, sürgünün izlerini yaşamının her ...

**"Tam Bağımsızlık, Marksizm ve Üç Fidan . Bir Devrimci Mirasın Diyalektiği"**

 **"Tam Bağımsızlık, Marksizm ve Üç Fidan . Bir Devrimci Mirasın Diyalektiği"** "Tam Bağımsız Türkiye " çağrısı tek başına bir şey ifade eder mi? Ya da tüm programı liberalizme içkin olan partilerin çağrılarında karşılığını bulur mu?  Biz sosyalistlere için "Tam bağımsız Türkiye!" yalnızca bir slogan değil, bir sınıf çağrısıydır. Bu çağrıyı  Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, Marksizmin rehberliğinde dile getirdiler.  Onların mücadelesi, emperyalist tahakküme ve yerli işbirlikçilerine karşı verilmiş bir tarihsel cepheydi. Peki, Marksizm ile tam bağımsızlık arasında nasıl bir bağ vardır? Marksizm, sınıf mücadelelerinin tarihini anlatır ve bağımsızlığı yalnızca ulusal sınırlarla değil, üretim araçlarının kontrolüyle tanımlar.  Yani Marksizm’e göre gerçek bağımsızlık, işçi sınıfının siyasal iktidarı alması ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldırmasıyla mümkündür.  Sömürü ilişkileri sürdüğü sürece, herhangi bir ülkenin veya partinin...

**“Fatsa’dan Bugüne: Terzi Fikri’nin İğnesi, Halkın İpliği”**

 **“Fatsa’dan Bugüne: Terzi Fikri’nin İğnesi, Halkın İpliği”** Bir kasaba düşünün; yolları çamur, altyapısı çökmüş, halkı yoksul ama umudu diri. Ve bir adam… Elinde terzi makası değil artık; halkın iradesi var. Adı Fikri Sönmez. Bizim bildiğimiz adıyla: Terzi Fikri. 1979’da Fatsa halkı, kendini yönetmeye karar verdi. Seçtiği başkan ise onlara kulak veren değil, onlarla birlikte yürüyen biriydi.  Fikri Sönmez, belediyeyi bir kurum değil, bir halk meclisi gibi gördü. Mahallelerde kurulan Halk Komiteleriyle karar alındı.  Çamura batmış sokaklar halkın elleriyle temizlendi. Belediyenin hoparlörlerinden meclis toplantıları canlı yayımlandı. Herkesin sözü, herkesin hakkı oldu. Bugün bu ülkenin dört bir yanında çamurlar yeniden birikti. Yoksulluk, adaletsizlik, talan… Ama bir farkla: Fikri Sönmez’in açtığı yolda yürüyenler hâlâ var.  Belediyelerde, sendikalarda, mahalle inisiyatiflerinde, kadın örgütlerinde. Ve biz biliyoruz ki bu halk yeniden kendi sözünü kurabilir, yenide...

"Torunluk Meselesi" ; Bir Toplumsal Hafıza Felci Üzerine"**

 "Torunluk Meselesi" ;  Bir Toplumsal Hafıza Felci Üzerine"** Bugün Sırrı Süreyya'nın cenaze töreninin yapıldığı AKM de tören bittikten sonra oradan ayrılam CHP Genel Başkanı Özgür Özel' e kendisine " Osmanlı torunuyum " diyen bir kişi yumruklu saldırıds bulundu.  Bu torun meselesi sağ, dinci, milliyetçi siyasette ve yurttaşta bir çeşit kendini var etme söylemi olarak ortaya çıktı. Hiç bir şey olamayan kendini herhangi bir şekilde bir kimlik olarak var edemeyenlerin varoluş olgusu oldu. Peki nedir bu torun meselesi? Gerçekten sarayın torunları mı bunlar? Yoksa ezilmişliğin var olamamanın dışa vurumu mu?  Bakalım hele ; Osmanlı torunuyum, diyor biri. Yüzünde tarih var sanırsın, meğer sadece eski bir bayrağın gölgesinde donmuş bir bakış. Sanki torun olmakla toprak ağalığını, saray sefalarını, kılıçla alınan malları miras almış da, sıradaki vergi tahsildarına hazırlanıyor. Oysa torunluk, sınıf atlamaya yaramaz. Tarih, soyla değil, üretim ilişkileriyle yazı...

**"Bir Barış Terzisi, Sırrı Süreyya'nın Ardından"**

**"Bir Barış Terzisi, Sırrı Süreyya'nın Ardından"** Bazı insanlar dünyaya gelirken bir bohça getirir yanında. Kimi bohçada öfke vardır, kiminde ikbal hevesi. Sırrı Süreyya Önder’in bohçasından ise sadece barış çıktı; yırtık yerlerini kendi elleriyle yamamaya çalıştığı bir eski dünya haritası gibi... Adıyaman'ın sıcak topraklarında başlayan hikâyesi, Mamak'ın rutubetli duvarlarında pişti, Meclis’in kürsüsünde tuzla buz oldu, sokakların çocuklarında yeniden filizlendi. Sırrı, siyaset sahnesine çıktığında herkes sus pus, herkes griydi. O geldi, cebinden bir kahkaha çıkardı, bir de barış notası. "Önce bir şarkı söyleyelim, sonra dövüşeceksek dövüşürüz," dedi göz kırparak. Millet güler mi ağlar mı bilemedi. O, bildiğini yaptı: Gülümsedi. Meclis kürsüsüne çıkar çıkmaz kelimeleri birer mayın gibi döşedi; ama öyle kan döken cinsten değil, düşünce patlatan cinsten. "Sayın Başkan, Sayın Vekiller ve Sayın Allah" diye başlayan konuşmalarıyla, protokol ceke...

**"Cebimizdeki Ağa, Gözümüzdeki Patron"**

 **"Cebimizdeki Ağa, Gözümüzdeki Patron"** Bu konuyu daha önce yazmıştım. Ama artık görüyorum ki bu terimleri bundan sonra çok daha sık duyacağız: teknokapitalizm, teknofeodalizm, teknopolitika. Çünkü yeni üretim modelleri hayatımıza çoktan girdi, biz hâlâ eski dünya sanıyoruz. O yüzden gelin bir daha bakalım, bu defa daha basit, daha günlük örneklerle anlatalım. Eskiden fabrika vardı, şimdi ekran var. Eskiden bir işçi sabah fabrikaya gider, sekiz saat çalışır, patron da onun emeğinden para kazanırdı.  Bugün sen sabah gözünü açar açmaz telefona bakıyorsun. Beğeniyorsun, tıklıyorsun, yorum yapıyorsun. Sanıyorsun ki sadece zaman geçiriyorsun. Ama aslında senin her hareketin, patronun kasasına yazılıyor.  İşte buna teknokapitalizm diyoruz. Yeni kapitalizm böyle çalışıyor. Sen “bedava” kullandığını sandığın uygulamalarda aslında "senin kendin" satılıyorsun. Uygulama ağası devrini yaşıyoruz . Bir zamanlar köylü toprağı işlerdi ama toprak ağanın olduğu için fazla ses ede...

**“İstanbul’u Kaybeden Rantı Kaybetti. Mukaddes Yalanlar, Mübarek Rantlar”**

 . **“İstanbul’u Kaybeden Rantı Kaybetti. Mukaddes Yalanlar, Mübarek Rantlar”** İnançla süslenen her yalan, halktan çalınan bir gerçeğin üstünü örter. S. H.  Geçen günlerde  bir yandaş gazeteci , Gazze halkına “hicret” etmelerini önerdi. Hicret! Yani toprağını terk et, yurdundan vazgeç, sürgünü kutsal kıl... Bu söze takılıp kalmayın. Bu sadece dil sürçmesi değil, bir rejimin ruh halidir. Çeyrek asırdır memlekette yaşananları üç kelimeyle özetleyeyim: Rant, Yalan ve Teslimiyet. AKP iktidara geldiğinde sadece seçim kazanmadı; devletin iskelesini değiştirdi. Diyanet'in hac broşürü gibi sadeleştireyim: Eskiden TÜSİAD vardı, şimdi yanına bir de yeşil sermaye geldi.  Yani yandaş müteahhit, vakıfçı bürokrat, imam hatipten CEO çıkartan yeni nesil burjuvazi. Eski laik cumhuriyetin altyapısına, yeni İslamcı üstyapı monte edildi. Laiklik mi? Arada unuttuk gitti zaten. İmam hatipli sayısı kadar tarikat vakfı sayılıyor artık. Çocukları “Ensar”a, paraları “TÜRGEV”e emanet ettik. ...

**"Mutluluk Bir Rüyadır, Uyandığında Yalnızlıktır

 Bir film izlerken içinde geçen bir konuşmadan " Mutluluk bir rüyadır, her şey uyanıncaya kadardır" cümlesinden yola çıkarak oluşturulmuş bir denemedir.  **"Mutluluk Bir Rüyadır, Uyandığında Yalnızlıktır"** Bir otobüs düşlüyorum;  içinde dostların, arkadaşların, terk ettiğim ya da beni yarım bırakan herkesin oturduğu…  Hepsi birer siluet, birer gölge… Yol boyunca bir şeyler umuyorum: belki bir konuşma, belki bir teselli, belki bir sarılış.  Ama otobüs son durağa vardığında, anlıyorum ki; herkes kendi durağında çoktan inmiş, ben ise hâlâ onların hayalindeki koltuklara bakarak yaşıyorum.  Hayat, kendi planını yaparken bize düş kurma izni veriyor sadece. Uyanınca kalıyor elimizde: biraz ter, biraz yorgunluk, biraz boşluk. Mutluluğu bir durak sanıyoruz; varınca ineceğimiz, oturup bir çay içeceğimiz bir yer. Ama mutluluk, çoğu zaman varılmayan bir yer.  Çünkü her varış, yeni bir yoksunluğun başlangıcıdır. Her mutluluk yeni mutsuzluğun da başlangıcı. İnsan, ...