**"Tarihten Geriye Doğru Akan Bir Nehir mi, Yoksa Diyalektiğin Sıçrama Anı mı?"** - PKK’nin Feshi ve Marksist Bir Değerlendirme-
**"Tarihten Geriye Doğru Akan Bir Nehir mi, Yoksa Diyalektiğin Sıçrama Anı mı?"**
- PKK’nin Feshi ve Marksist Bir Değerlendirme-
Bugün PKK tarihsel bir karar açıklayarak örgütü fesh ettiğini açıkladı. Gelin birlikte değerlendirelim.
Tarihin ileriye doğru aktığını sanmak yanılsamadır; sınıf mücadeleleri kimi zaman geriye çekilir, kimi zaman görünmezleşir, kimi zaman da biçim değiştirerek varlığını sürdürür.
PKK’nin 12. Kongresi’nde ilan edilen örgütsel fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı, işte bu tarihsel akışın karmaşık bir düğüm noktasıdır.
Marksist-Leninist teori açısından bir devrimci hareketin tarih sahnesine çıkışı ve geri çekilişi, yalnızca bir örgütlenme biçiminin değil; o hareketin doğduğu nesnel koşulların, sınıf dengelerinin ve uluslararası güç ilişkilerinin analiz edilmesini zorunlu kılar.
Bu bağlamda, PKK’nin 1978’deki kuruluşu, Türk devletinin Kürt halkını inkâr ve imha siyasetine karşı bir tepki olmakla kalmamış; aynı zamanda bölgesel düzeyde sosyalist blokun etkisi, Filistin devrimci hareketlerinden öğrenilen direniş biçimleri ve anti-emperyalist mücadele geleneğiyle de iç içe gelişmiştir.
Bu yönüyle, PKK’nin silahlı mücadelesi başlangıçta yalnızca bir ulusal kurtuluş mücadelesi değil; aynı zamanda emperyalizmin bölgedeki tahakkümüne karşı bir direniş biçimi olarak da okunabilir.
Ancak 1990’lar sonrası reel sosyalizmin çöküşüyle beraber yaşanan ideolojik kırılmalar, silahlı mücadeleyi yürütmenin meşruiyetini ve uluslararası desteğini zayıflatmıştır.
1993 Öcalan-Özal hattında ortaya çıkan barış fırsatının devlet içi klik çatışmalarla sabote edilmesi ise, barışçıl çözümün siyasal bir irade eksikliğinden kaynaklandığını ortaya koymuştur.
PKK’nin bu kongreyle ilan ettiği fesih kararı, ilk bakışta bir geri çekiliş, bir stratejik yenilgi gibi algılanabilir. Ancak bu kararı doğrudan bir "teslimiyet" veya "çöküş" olarak nitelendirmek, Marksist diyalektiğin özünü göz ardı etmek olur.
Çünkü bir Marksist için “yenilgi” mutlak değildir; her geri çekiliş, ileride sıçramanın imkanlarını içinde taşır.
Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş, eğer sınıf mücadelesinin geniş halk yığınlarıyla örgütlenmesini ve kadınların, gençlerin, köylülerin doğrudan özneleşmesini sağlıyorsa, bu yeni bir savaş biçimidir: Siyasi, ideolojik, kültürel savaş.
PKK’nin açıkladığı “Demokratik Toplum Sosyalizmi” paradigması, klasik sınıf merkezli, iktidar hedefli, ulus-devletçi sosyalizm modelinden farklılaşan bir halkçı inşa stratejisine dayanıyor.
Bu, Marksizmin temel ilkelerine ihanet mi, yoksa yerelliğin ve halkın somut ihtiyaçlarının yaratıcı biçimde Marksizme katılması mı?
Cevap, pratiğin içinde yatıyor. Eğer bu model, özel mülkiyetin sorgulanmasını, sınıfsal tahakküm ilişkilerinin çözülmesini, kadın emeğinin ve kolektif yaşamın inşasını sağlayabiliyorsa, diyalektik olarak Marksizme içkin bir dönüşüm olarak okunabilir.
Ancak şu sorular hâlâ yanıt bekliyor:
- Ulus-devlet yapısına karşı çıkarken, kapitalist üretim ilişkilerine karşı hangi sınıfsal program önerilmektedir?
- Kürt burjuvazisinin, aşiretlerin ve orta sınıfların etkisini kıracak bir sınıf perspektifi var mıdır?
- Demokratik ulus paradigması içinde üretim araçlarının kolektifleştirilmesi nasıl mümkün olacaktır?
- En önemlisi: Türkiye’deki sosyalist hareketlerle nasıl bir ortaklaşma planlanmaktadır?
Bu noktada, PKK’nin "özgürlük" vurgusunun yanı sıra "sınıf" vurgusunu geri plana itmiş olması bir eleştiri konusu olabilir. Çünkü ulusal baskı ne kadar gerçekse, sınıfsal sömürü de o kadar yakıcıdır.
Bir halk özgürleşirken yalnızca kimliğini değil, üretim biçimini ve emeğini de özgürleştirmelidir. Kürt halkının geleceği, yalnızca Türk halkıyla barışta değil, işçi sınıfının enternasyonal birliğinde şekillenecektir.
PKK’nin feshi, tarihsel bir örgüt biçiminin sonudur; ama sınıf mücadelesi başka formlarla devam edecektir.
Görev şimdi, halkçı, devrimci, örgütlü bir çizgide barışı, eşitliği ve sosyalizmi inşa etmektir. Silahların sustuğu yerde sözler çoğalmalı, halk meclisleri kurulmalı, tarım kooperatifleri, kadın komünleri ve işçi birlikleri doğmalıdır.
Çünkü devrim artık sadece dağlarda değil; tarlalarda, fabrikalarda, sokaklarda, meydanlardadır.
Ve bu tarihsel geçişte, Türkiye’nin sosyalistlerine de büyük bir görev düşmektedir: Kürt halkıyla kardeşleşmek yetmez; birlikte yürümek, birlikte üretmek, birlikte devrim yapmak gerekir.
“Ulus-devletçi sosyalizm yenilgiye uğradı” diyorlar.
Belki öyledir. Ama sınıfı unutan, üretim ilişkilerini dönüştürmeyen, toprağı ve fabrikayı özgürleştirmeyen bir ‘demokratik sosyalizm’ de yenilir.
Marksist mücadele, yalnızca devletle değil; toplumsal yapının tüm sınıfsal ve kültürel kodlarıyla hesaplaşmadır. Bu hesaplaşma bitmedi. Sadece cephesini değiştirdi.
Yoldaşlar,
Bu karar, elbette tartışılacaktır. Ama hiçbirimiz göz ardı edemeyiz: Bir dönem kapanıyor ve yeni bir mücadele biçimi başlıyor.
Gelin bu süreci doğru okuyalım. Ulus-devletçi sosyalizmin zaaflarından ders alalım. Ve bu yeni dönemi, gerçek bir halk demokrasisinin, sınıf mücadelesinin ve ortak yaşamın mayası haline getirelim.
Çünkü barış, eğer sınıfsız bir toplum hedefiyle birleşmiyorsa, yalnızca suskunluktur.
Ve özgürlük, eğer emekle kutsanmıyorsa, yalnızca bir hayaldir.
Şimdi tartışsbiliriz.
Yorumlar
Yorum Gönder