**"Barış Ama Kiminle? Sosyalistlerin Tarihsel İkilemi"**
**"Barış Ama Kiminle? Sosyalistlerin Tarihsel İkilemi"**
Barış. Söylerken yumuşak, yaşarken çetin. Hele bir de bu barış, sınıflar arasında değilse; yalnızca silahların susmasına indirgenmişse…
Marksist biri için bu, “barış” değil, bir geçici suskunluktur; burjuvazinin emekçilere, devletin ezilen uluslara geçici bir sus payı vermesidir. Evet, barış ama kiminle?
Piyasanın tanrısına secde edenlerle mi? Liberalizm kisvesiyle emperyalizmin taşeronluğunu yapanlarla mı? Tarikatçı, gerici, her sıkıştığında “millî beka” diyenlerle mi?
Elbette hayır. Biz barışı, emeğin hüküm sürdüğü, halkların eşit olduğu, kimliklerin değil insanlığın yüceltildiği bir dünyada tahayyül ederiz. Gerçek barış, sınıfsız, sömürüsüz bir toplumdadır. Yani sosyalizmde.
Peki, bu barışı inşa edecek olan kim? Teorik olarak biliyoruz: Sosyalistler, komünistler. Pekâlâ, hazırlar mı?
İçeriden biri olarak konuşalım: Hayır, hazır değiller. Ne toplumsal hegemonya kurabilmiş durumdalar, ne kadro donanımı, ne de kitlesel örgütlülük düzeyleri bu göreve muktedir.
Özetle, devrimi yapacak sınıf öncü partisini hâlâ inşa edememiştir. Buna karşılık, neredeyse 50 yıldır kendi coğrafyasında, kendi dilinde ve kimliğiyle yaşamak için savaşan bir halk var. Kürt halkı. Evet, bedel ödemiş bir halk.
Bugün bu halkın temsilcileri, “Artık silah değil, siyaset” diyorsa, çocuklarını toprağa vermekten yorulduğu içindir.
Bu halk, her emperyal gücün dizildiği Ortadoğu'da, bir denge kurmayı başarmışsa, bu küçümsenemez. Hâlâ kendi kimliğiyle bir yaşam kurma iradesini sürdürüyorsa, bu teslimiyet değil, direnişin biçim değiştirmiş halidir.
Peki biz sosyalistler, oturduğumuz yerden buna “işbirlikçilik” diyebilir miyiz? Ya da bu barış arayışını AKP’ye yamanmakla itham edebilir miyiz?
Eğer hâlâ 1930’ların ulus-devlet korkularıyla, Kemalist yıkım paranoyasıyla yaşayan bir ulusalcı sol varsa, bilsin ki bu korkular devleti değil, ancak düşünmeyi felç eder.
Barışı, bir halkın tarihsel mücadelesinin sapması gibi görmek, sınıf körlüğüdür. Hem de diyalektiğe aykırı bir körlük.
Çünkü diyalektik bilir: Değişim, çelişkilerle olur. Bugünün barışı, yarının devrimci zeminini yaratabilir. Ama bugünün savaş ısrarı, yarının halk düşmanı siyasetine dönüşebilir.
Kürt halkı savaşla değil, direnişle haklarını kazandı. Şimdi bu direnişin biçimi değiştiyse, bu bir taktik değişimdir, teslimiyet değil.
Burada asıl sorumluluk sosyalist harekete düşer. Sınıfsal çelişkinin kimlik çelişkisiyle birleştiği bu tarihsel dönemeçte, birlikte mücadele olanaklarını yaratmak bizlerin görevidir.
Kürt hareketinin açtığı bu siyasi alanı, emek eksenli bir mücadeleye dönüştürme fırsatıdır bu. Yoksa halkların birlikte yaşama umudunu bir kez daha yitirebiliriz.
CHP’ye gelince… Kent ittifakları mı? Mesele yalnızca kent değil, zihniyet ittifakıdır. Cesareti varsa, Kürt halkının yanında durur.
Aksi hâlde sadece aktör değiştirir ama rejimi değiştiremez. Kürt halkını "işbirlikçi" diye yaftalayanlara gelince: Bu halkın işbirliği yaptığı AKP değil, barışın kendisidir.
Sonuç olarak, bugün barış zamanı. Yarın ise emeğin iktidarı için mücadele zamanı. Bugün barışa omuz vermeyenler, yarın devrime omuz veremezler.
Çünkü barışı küçümseyenler, aslında sınıfı küçümserler. Çünkü barış bugün , sınıfın ayağa kalktığı yerdir. Olmalıdır.
Sosyalistler bugün bence şimdi barış yarın sınıf için, sosyalizm için savaş demelidir.
Söylemlerden öteye geçelim artık.
Yorumlar
Yorum Gönder