**"Bir Barış Terzisi, Sırrı Süreyya'nın Ardından"**

**"Bir Barış Terzisi, Sırrı Süreyya'nın Ardından"**


Bazı insanlar dünyaya gelirken bir bohça getirir yanında. Kimi bohçada öfke vardır, kiminde ikbal hevesi.


Sırrı Süreyya Önder’in bohçasından ise sadece barış çıktı; yırtık yerlerini kendi elleriyle yamamaya çalıştığı bir eski dünya haritası gibi...


Adıyaman'ın sıcak topraklarında başlayan hikâyesi, Mamak'ın rutubetli duvarlarında pişti, Meclis’in kürsüsünde tuzla buz oldu, sokakların çocuklarında yeniden filizlendi.


Sırrı, siyaset sahnesine çıktığında herkes sus pus, herkes griydi. O geldi, cebinden bir kahkaha çıkardı, bir de barış notası. "Önce bir şarkı söyleyelim, sonra dövüşeceksek dövüşürüz," dedi göz kırparak.

Millet güler mi ağlar mı bilemedi. O, bildiğini yaptı: Gülümsedi.


Meclis kürsüsüne çıkar çıkmaz kelimeleri birer mayın gibi döşedi; ama öyle kan döken cinsten değil, düşünce patlatan cinsten.


"Sayın Başkan, Sayın Vekiller ve Sayın Allah" diye başlayan konuşmalarıyla, protokol ceketlerini üstümüzden çıkarıp, yırtık bir tişörtün özgür ferahlığına kavuşturdu bizi.


Sırrı Süreyya, barış dedikçe, "Vay sen nasıl dersin?" diye üzerine hınç yağmuru yağdı. Barış çağrılarıyla sopalandı, Newroz meydanlarında mektuplar okurken sırtına görünmez hedef tahtaları çizildi.

Ama o hiç değişmedi.


Ne derler bilirsiniz: Bazı adamlar yürürken ayaklarının altına halı serilmez; onlar kendi yollarını nasırlı elleriyle dokurlar.


Siyaset sahnesinin bir parmak bal ve bir kazan zehir olduğu bu memlekette, Sırrı Süreyya hem halkın tatlısı oldu hem de iktidarların karabasanı.


Bir gün, Meclis’te, sakince kürsüye çıkıp şunu söyledi: "Bu ülkenin barışı, bir simitçi tezgâhı gibi ortada; isteyen alıyor, isteyen tekmeliyor." Sonra da ekledi: "Biz buradayız. Simit tezgâhının başında. Satmadık, satmayacağız."


Öfkeyle değil; gülümseyerek savaştı. Ve her kahkahasında biraz hüzün, biraz umut gizliydi.

Halkın gözünde bir vekilden çok, kardeş gibi, abi gibi, bahçede salıncak kuran amca gibi kaldı.


Şimdi Sırrı yok.

Dünya aynı hırçın dünya. Siyaset, aynı meşin suratlı siyaset. Ama biz, onun ardından şunu biliyoruz:

Bazen bir tebessüm, bir yüzyıl süren bir mücadeleye bedeldir.


Meclis kürsüsünde, onun bıraktığı boş sandalye hâlâ hafifçe sallanıyor. Kürsünün altında unutulmuş bir cümle var: "Sevgili Başkan, size bu sefer çiçek değil, yırtık bir barış haritası getirdim. Yamayalım mı birlikte?"


Şimdi o harita ellerimizde. Sırrı Süreyya'nın kahkahası rüzgârla geliyor. Biz de o sesi duyup başımızı kaldırıyoruz: Ve sessizce, belki biraz da gülerek, barışı örmeye devam ediyoruz, edeceğiz...


Güle güle git sonsuz yolculuğuna! 


"Barışı savunmak, bazen bir şiir okumaktır kurşunların ortasında; kimi duyar, kimi ateş eder."s.h.


Bazı insanlar dünyaya gelirken bir bohça getirir yanında. Kimi bohçada öfke vardır, kiminde ikbal hevesi.


Sırrı Süreyya Önder’in bohçasından ise sadece barış çıktı; yırtık yerlerini kendi elleriyle yamamaya çalıştığı bir eski dünya haritası gibi...


Adıyaman'ın sıcak topraklarında başlayan hikâyesi, Mamak'ın rutubetli duvarlarında pişti, Meclis’in kürsüsünde tuzla buz oldu, sokakların çocuklarında yeniden filizlendi.


Sırrı, siyaset sahnesine çıktığında herkes sus pus, herkes griydi. O geldi, cebinden bir kahkaha çıkardı, bir de barış notası. "Önce bir şarkı söyleyelim, sonra dövüşeceksek dövüşürüz," dedi göz kırparak.

Millet güler mi ağlar mı bilemedi. O, bildiğini yaptı: Gülümsedi.


Meclis kürsüsüne çıkar çıkmaz kelimeleri birer mayın gibi döşedi; ama öyle kan döken cinsten değil, düşünce patlatan cinsten.


"Sayın Başkan, Sayın Vekiller ve Sayın Allah" diye başlayan konuşmalarıyla, protokol ceketlerini üstümüzden çıkarıp, yırtık bir tişörtün özgür ferahlığına kavuşturdu bizi.


Sırrı Süreyya, barış dedikçe, "Vay sen nasıl dersin?" diye üzerine hınç yağmuru yağdı. Barış çağrılarıyla sopalandı, Newroz meydanlarında mektuplar okurken sırtına görünmez hedef tahtaları çizildi.

Ama o hiç değişmedi.


Ne derler bilirsiniz: Bazı adamlar yürürken ayaklarının altına halı serilmez; onlar kendi yollarını nasırlı elleriyle dokurlar.


Siyaset sahnesinin bir parmak bal ve bir kazan zehir olduğu bu memlekette, Sırrı Süreyya hem halkın tatlısı oldu hem de iktidarların karabasanı.


Bir gün, Meclis’te, sakince kürsüye çıkıp şunu söyledi: "Bu ülkenin barışı, bir simitçi tezgâhı gibi ortada; isteyen alıyor, isteyen tekmeliyor." Sonra da ekledi: "Biz buradayız. Simit tezgâhının başında. Satmadık, satmayacağız."


Öfkeyle değil; gülümseyerek savaştı. Ve her kahkahasında biraz hüzün, biraz umut gizliydi.

Halkın gözünde bir vekilden çok, kardeş gibi, abi gibi, bahçede salıncak kuran amca gibi kaldı.


Şimdi Sırrı yok.

Dünya aynı hırçın dünya. Siyaset, aynı meşin suratlı siyaset. Ama biz, onun ardından şunu biliyoruz:

Bazen bir tebessüm, bir yüzyıl süren bir mücadeleye bedeldir.


Meclis kürsüsünde, onun bıraktığı boş sandalye hâlâ hafifçe sallanıyor. Kürsünün altında unutulmuş bir cümle var: "Sevgili Başkan, size bu sefer çiçek değil, yırtık bir barış haritası getirdim. Yamayalım mı birlikte?"


Şimdi o harita ellerimizde. Sırrı Süreyya'nın kahkahası rüzgârla geliyor. Biz de o sesi duyup başımızı kaldırıyoruz: Ve sessizce, belki biraz da gülerek, barışı örmeye devam ediyoruz, edeceğiz...


Güle güle git sonsuz yolculuğuna! 


"Barışı savunmak, bazen bir şiir okumaktır kurşunların ortasında; kimi duyar, kimi ateş eder."s.h.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**