*'Entropi, Çelişki ve Toplumsal Patlama: Fiziğin Yasalarıyla Toplumun Kalbine"**
**'Entropi, Çelişki ve Toplumsal Patlama: Fiziğin Yasalarıyla Toplumun Kalbine"**
Toplumsal olayları fiziğin yasalarıyla anlatmayı, o yasaları toplumun bağrına uyarlamayı seviyorum. Bunu genelde kuantum fiziğiyle yapıyordum.
Çünkü kuantum bize şunu söyler: Belirsizlik, hayatın doğasında vardır. Her şey aynı anda hem mümkündür, hem değildir.
Toplumlar da böyledir: Bir halk hem korkar hem direnir, bir sınıf hem ezilir hem tarih yapar, bir kişi hem kendini bastırır hem patlar.
Kuantumun süper pozisyonu ile sınıfsal gerilimler arasında bir bağ kurmak, bana hep hem şiirsel hem bilimsel gelmiştir.
Bir eylemdeki suskun kalabalığın, aslında birden fazla olasılığın (öfke, sabır, umut) aynı anda var olduğu bir kuantum haline benzemesi gibi…
Ama bir dostum, yoldaşım Cihan Ersoy 'un ( hele ki bu alanda oldukça yetkin birinin) uyarısıyla termodinamik okumaya başladım.
Fiziksel dünyayı anlatan bu yasa, bir noktadan sonra toplumsal çelişkilerin de haritasına dönüştü benim için.
Cihan yoldaşın önerisiyle entropiye biraz daha dikkatle baktım. Çünkü entropi, düzensizlikti. Düzensizlik ise, tam da toplumun kalbinde atan çelişkilerin diliydi.
Termodinamiğin ikinci yasası diyor ki: “Kapalı bir sistemde entropi, yani düzensizlik zamanla artar.”
Peki bir an duralım: Nedir toplum dediğimiz şey?
Bir grup insanın yaşadığı alan mı? Yoksa sürekli enerji, emek, bilgi ve inanç alışverişiyle ayakta duran açık bir sistem mi?
Her gün daha fazla eşitsizliğin üretildiği,milyonlarca insanın emeğinin birkaç kişinin kasasına aktığı, doğanın talan edilip geleceğin ipotek altına alındığı bu sistemin adına kapitalizm diyoruz.
Ve bu sistem, termodinamiğin tanımıyla tam anlamıyla bir entropi makinesi.
Sermaye, emeğin karşılığı olan enerjiyi alır ve onu kâra dönüştürür. Ama bu enerji dönüşümü sırasında sistemde fazlasıyla ısı (gerilim, yoksulluk, işsizlik, savaş) birikir.
Yani düzensizlik artar. Sistem, iç çelişkilerini taşıyamaz hale gelir. Tıpkı yüksek basınçlı bir kazan gibi...
Ve doğanın yasası işini yapar: Entropi artar, enerji birikir ve bir noktada kaçınılmaz patlamalar yaşanır.
Buna tarihte biz kriz dedik, isyan dedik, devrim dedik.
Michel Foucault, modern toplumları birer disiplin ve gözetim mekanizması olarak tanımlar. Onun bakışına göre modern devlet, enerjiyi (yani bedeni, emeği, arzuyu) disiplin altına alır.
Foucault’nun anlatısındaki toplum, ısıyı dışarı kaçırmayan, kendi içinde baskıyı biriktiren bir tencere gibidir.
Ama her tencerenin bir sınırı vardır. Cihan yoldaşın altını çizdiği gibi: Bu sistemin tahliye vanaları kapalı.
O yüzden artık sosyal patlamalar, ani siyasi dönüşler, kitlesel öfke patlamaları yaşanıyor. Ve bu sadece sınıfsal değil, aynı zamanda entropik bir mesele.
Gramsci ise bize sistemin nasıl ayakta kaldığını açıklar: Hegemonya. Yani sistemin kendi sıcaklığını sadece zorla değil, rıza ile de sürdürmesi.
Ama rıza da bir enerji biçimidir. İdeolojinin taşıyıcısı olan medya, eğitim, din kurumları bu enerjiyi sürekli düzenler.
Ancak bir noktada bu ideolojik enerji de yetmez.
İnsanlar kendilerini sömüren yapının sıcaklığında yanmaya başlar. Entropi burada başlar. Gramsci’nin “ara hegemonya boşluğu” dediği şey, entropinin toplumsal karşılığıdır: Düzensizlik, ideolojik parçalanma ve nihayet alternatif arayışı...
Marx’ın tarih anlayışı da bir enerji dönüşümüdür aslında: Emeğin artı değere dönüştürülmesi,
Üretici güçlerin gelişmesi, Sınıflar arası çelişkinin derinleşmesi…
Bu süreç, biriken enerjinin bir sınıfın elinden alınıp diğerine aktarılmasına yol açar. Marx bunu “devrim” diye adlandırır.
Fizik diliyle söylersek: Enerji korunur ama yer değiştirir. Tarih boyunca bu enerjinin yönü, sınıf mücadeleleriyle şekillenir.
Sosyalist dönüşüm, sadece adil bir bölüşüm değil; aynı zamanda bir entropi yönetimidir.
Üretici güçlerin planlanması, Enerjinin (emek, kaynak, bilgi) topluma eşit dağıtılması,Düzensizliğin azaltılması ve istikrarın inşası…
Sosyalizm, toplumsal kazanı patlamadan önce tahliye etme sanatıdır. Kazanı devirmek değil, herkes için eşit biçimde pişirebilecek bir düzene dönüştürmektir.
Sonuç: Fizik, toplumu anlamak için şaşırtıcı bir pusula olabilir. Kuantum bize belirsizlikleri, termodinamik bize birikimleri, Marx ise dönüşümü anlatır.
Ve biz şimdi bu yasaları alıp toplumun kalbine koymak zorundayız. Çünkü toplum, artık yüksek basınçta.
Ya sistemin düzensizliğini yönetmeyi öğreneceğiz,
ya da bu entropi bir gün hepimizi kavuracak.
Tarih, sadece insan iradesinin değil, aynı zamanda doğa yasalarının da bir sonucudur. Ve belki de bu kez fizik, bize siyaseti yeniden düşünmenin bir yolunu gösterebilir.
Cihan Ersoy yoldaşa selamla, fiziğin kalbinden devrimin yollarına…
Bilim, dogmalardan değil; şüpheden doğar. Bu yüzden yanılmaz değil, düzeltilebilir bir akıldır. Biz bilimden hiç vazgeçmeyelim.
Toplumsal olayları fiziğin yasalarıyla anlatmayı, o yasaları toplumun bağrına uyarlamayı seviyorum. Bunu genelde kuantum fiziğiyle yapıyordum.
Çünkü kuantum bize şunu söyler: Belirsizlik, hayatın doğasında vardır. Her şey aynı anda hem mümkündür, hem değildir.
Toplumlar da böyledir: Bir halk hem korkar hem direnir, bir sınıf hem ezilir hem tarih yapar, bir kişi hem kendini bastırır hem patlar.
Kuantumun süper pozisyonu ile sınıfsal gerilimler arasında bir bağ kurmak, bana hep hem şiirsel hem bilimsel gelmiştir.
Bir eylemdeki suskun kalabalığın, aslında birden fazla olasılığın (öfke, sabır, umut) aynı anda var olduğu bir kuantum haline benzemesi gibi…
Ama bir dostum, yoldaşım Cihan Ersoy 'un ( hele ki bu alanda oldukça yetkin birinin) uyarısıyla termodinamik okumaya başladım.
Fiziksel dünyayı anlatan bu yasa, bir noktadan sonra toplumsal çelişkilerin de haritasına dönüştü benim için.
Cihan yoldaşın önerisiyle entropiye biraz daha dikkatle baktım. Çünkü entropi, düzensizlikti. Düzensizlik ise, tam da toplumun kalbinde atan çelişkilerin diliydi.
Termodinamiğin ikinci yasası diyor ki: “Kapalı bir sistemde entropi, yani düzensizlik zamanla artar.”
Peki bir an duralım: Nedir toplum dediğimiz şey?
Bir grup insanın yaşadığı alan mı? Yoksa sürekli enerji, emek, bilgi ve inanç alışverişiyle ayakta duran açık bir sistem mi?
Her gün daha fazla eşitsizliğin üretildiği,milyonlarca insanın emeğinin birkaç kişinin kasasına aktığı, doğanın talan edilip geleceğin ipotek altına alındığı bu sistemin adına kapitalizm diyoruz.
Ve bu sistem, termodinamiğin tanımıyla tam anlamıyla bir entropi makinesi.
Sermaye, emeğin karşılığı olan enerjiyi alır ve onu kâra dönüştürür. Ama bu enerji dönüşümü sırasında sistemde fazlasıyla ısı (gerilim, yoksulluk, işsizlik, savaş) birikir.
Yani düzensizlik artar. Sistem, iç çelişkilerini taşıyamaz hale gelir. Tıpkı yüksek basınçlı bir kazan gibi...
Ve doğanın yasası işini yapar: Entropi artar, enerji birikir ve bir noktada kaçınılmaz patlamalar yaşanır.
Buna tarihte biz kriz dedik, isyan dedik, devrim dedik.
Michel Foucault, modern toplumları birer disiplin ve gözetim mekanizması olarak tanımlar. Onun bakışına göre modern devlet, enerjiyi (yani bedeni, emeği, arzuyu) disiplin altına alır.
Foucault’nun anlatısındaki toplum, ısıyı dışarı kaçırmayan, kendi içinde baskıyı biriktiren bir tencere gibidir.
Ama her tencerenin bir sınırı vardır. Cihan yoldaşın altını çizdiği gibi: Bu sistemin tahliye vanaları kapalı.
O yüzden artık sosyal patlamalar, ani siyasi dönüşler, kitlesel öfke patlamaları yaşanıyor. Ve bu sadece sınıfsal değil, aynı zamanda entropik bir mesele.
Gramsci ise bize sistemin nasıl ayakta kaldığını açıklar: Hegemonya. Yani sistemin kendi sıcaklığını sadece zorla değil, rıza ile de sürdürmesi.
Ama rıza da bir enerji biçimidir. İdeolojinin taşıyıcısı olan medya, eğitim, din kurumları bu enerjiyi sürekli düzenler.
Ancak bir noktada bu ideolojik enerji de yetmez.
İnsanlar kendilerini sömüren yapının sıcaklığında yanmaya başlar. Entropi burada başlar. Gramsci’nin “ara hegemonya boşluğu” dediği şey, entropinin toplumsal karşılığıdır: Düzensizlik, ideolojik parçalanma ve nihayet alternatif arayışı...
Marx’ın tarih anlayışı da bir enerji dönüşümüdür aslında: Emeğin artı değere dönüştürülmesi,
Üretici güçlerin gelişmesi, Sınıflar arası çelişkinin derinleşmesi…
Bu süreç, biriken enerjinin bir sınıfın elinden alınıp diğerine aktarılmasına yol açar. Marx bunu “devrim” diye adlandırır.
Fizik diliyle söylersek: Enerji korunur ama yer değiştirir. Tarih boyunca bu enerjinin yönü, sınıf mücadeleleriyle şekillenir.
Sosyalist dönüşüm, sadece adil bir bölüşüm değil; aynı zamanda bir entropi yönetimidir.
Üretici güçlerin planlanması, Enerjinin (emek, kaynak, bilgi) topluma eşit dağıtılması,Düzensizliğin azaltılması ve istikrarın inşası…
Sosyalizm, toplumsal kazanı patlamadan önce tahliye etme sanatıdır. Kazanı devirmek değil, herkes için eşit biçimde pişirebilecek bir düzene dönüştürmektir.
Sonuç: Fizik, toplumu anlamak için şaşırtıcı bir pusula olabilir. Kuantum bize belirsizlikleri, termodinamik bize birikimleri, Marx ise dönüşümü anlatır.
Ve biz şimdi bu yasaları alıp toplumun kalbine koymak zorundayız. Çünkü toplum, artık yüksek basınçta.
Ya sistemin düzensizliğini yönetmeyi öğreneceğiz,
ya da bu entropi bir gün hepimizi kavuracak.
Tarih, sadece insan iradesinin değil, aynı zamanda doğa yasalarının da bir sonucudur. Ve belki de bu kez fizik, bize siyaseti yeniden düşünmenin bir yolunu gösterebilir.
Cihan Ersoy yoldaşa selamla, fiziğin kalbinden devrimin yollarına…
Bilim, dogmalardan değil; şüpheden doğar. Bu yüzden yanılmaz değil, düzeltilebilir bir akıldır. Biz bilimden hiç vazgeçmeyelim.
Yorumlar
Yorum Gönder