**"Nomadland: Yolda Değil, Yerinden Edilmiş Hayatlarda"**
Karavan bir özgürlük simgesi değil; güvencesizliğin taşınabilir halidir. Nomadland, kapitalizmin merkezinde emeğin nasıl yersiz yurtsuz bırakıldığını gösteriyor.
**"Nomadland: Yolda Değil, Yerinden Edilmiş Hayatlarda"**
Aslında sinema ile aram çok da iyi değildir. Çok fazla film izleme alışkanlığım yoktur. Ama sinemaya, filmlere, müziğe, sanata ilgisi olan insanlara da hep bir gizli hayranlık duymuşumdur. Belki de kıskançlık. Ama bir türlü bu konuda yol alamamışımdır.
Ama tavsiye üzerine izlediğim filmleri de çok dikkatli izlemeye, konularını çözümlemeye çalışırım ki, gerçekten benim için çok zordur, zorlanırım. Sorduklarında boşa izlemediğimi, tavsiye edenin tavsiyesini önemsediğimi hissettirmek için söyleyecek sözüm olmasını da isterim.
İşte Nomaland da böyle bir film oldu. Sevdiğim benim için çok değerli bir arkadaşın tavsiyesi ile izledim. Ve son zamanlarda okuduğum ve beğendiğim kitaplar ve filmler üzerine yazdığım gibi Nomaland üzerine de sözümü yazarak söylemek istedim ki izlemenizi de tavsiye ediyorum.
Gelelim film ile ilgili sözümüze : Nomadland üzerine pek çok şey söylenmiştir muhakkak. Görüntüleri güzel, temposu yavaş, dili şiirsel . Ama bu film estetik bir yol hikayesi değil. Daha sert bir yerden bakınca, karşımızda duran şey şudur: ABD’de özelinde ve aslında kapitalist dünyada emeğin çözülüşünün, insanın yerinden edilişinin sessiz kaydı.
Chloe Zhao filmi bağırmadan anlatıyor. Bu tercih önemli; çünkü şiddetin sesi yok. Ama bu, şiddetin olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine: Sağlık güvencesinin yokluğu, geçici işlere mahkümiyet, yaşlılıkta çalışmaya devam etmek zorunda kalmak… Bunlar açık şiddet değil, yapısal şiddetin en rafine biçimleri.
Filmde karavanlar var. İlk bakışta bir “özgürlük” çağrışımı. Ama o kapıyı açtığınızda gördüğünüz şey şu: Tuvalet yok. Banyo yok. Süreklilik yok. Var olan tek şey, hayatta kalma çabası.
Burada kritik bir ideolojik kırılma var. Film, karavan yaşamını romantize etmiyor ama bütünüyle teşhir de etmiyor. Tam bu aralıkta, günümüz kapitalizminin en güçlü yanılsaması devreye giriyor:
Zorunluluğun, tercih gibi sunulması.
Bugün ABD’de binlerce insan bu hayatı “seçmiyor.”
İşini kaybetmiş, evini kaybetmiş, emekliliği buharlaşmış insanlar için karavan, son eşiktir. Bu yüzden mesele “minimalist yaşam” değil; asgari yaşamın bile garanti edilemediği bir düzen.
Filmin en çarpıcı arka planlarından biri, mevsimlik işçilik. Amazon depoları, kamp alanları, geçici işler… İnsan sürekli çalışıyor ama hiçbir yere varamıyor. Çünkü sistem, emeği süreksizleştirerek güvencesizliği kalıcılaştırıyor. Ürettiği sonuç emekli olamayan bir emekçi sınıf.
Burada bir başka katman daha var. Kapitalizm yalnızca yoksullaştırmaz; aynı zamanda yoksulluğu yeniden paketler.
Karavan, alt sınıf için bir zorunlulukken, üst sınıf için “van life” estetiğine dönüşür. Sosyal medyada pazarlanan bir hayat. Aynı nesne, iki ayrı dünya.
Bu, metalaşmanın son noktasıdır: Yoksulluğun bile estetiğe çevrilmesi.
Fern karakteri, Frances McDormand’ın canlandırdığı, bu yapının içinden konuşur. Kocasını kaybetmiş, işini kaybetmiş, yerini kaybetmiş bir kadın. Ama bu bir “bireysel trajedi” değil. Bu, sistemin ürettiği kolektif bir kaderin tekil bir yüzü. Karavan bozulduğunda başını sokacak yer bulamayan, sağlık sorunu çıktığında tedaviye ulaşamayan, borç sarmalında yeniden başa dönen bir hayat.
Film, insanların direnç kapasitesini de gösterir. Ateş başında sohbetler, eski fotoğraflar, küçük
dayanışmalar… Ama bunu romantize etmez. Çünkü hemen yanında şunu da gösterir: hastalık, yalnızlık, yoksulluk. Bu yüzden o “yaşama sevinci”, koşulların iyiliğinden değil, insanın inatçı varoluşundan doğar.
Bir de şu var. Film yer yer “gönüllü göçebelik” izlenimi yaratır. Hippie hayatını seçmiş gençler, yollarda olmayı tercih edenler…
Ama bugünün gerçekliği bu değil. Bugün bu hayatın adı çoğu zaman seçim değil, itiliştir. Seçim gibi görünen zorunluluk.
Sonuçta Nomadland, kapitalizmin ana vatanında çekilmiş bir filmdir. Ve o “ana vatan”ın vitrini çatlamaktadır. Çünkü artık şu açıkça görülüyor:
Ev sahibi olma miti çökmüş, emeklilik bir hayale dönüşmüş, çalışma hayatı parçalanmış.
Geride kalan şey ise şu: Sürekli hareket etmek zorunda bırakılmış insanlar.
Bu yüzden açıkça söyleyelim. Nomadland bir yol filmi değildir. Bu film, yerinden edilmiş emeğin, güvencesiz bırakılmış hayatların, yavaşça dışarı itilmiş insanların hikayesidir.
Ve belki de en sert cümle şudur: İnsan yoldaysa, her zaman özgür olduğu için değildir. Bazen, artık gidecek başka bir yeri kalmadığı için yoldadır.
Ve bence benim en anlamlı bulduğum söz şu oldu filmde : Bizler yük beygirleriyiz. İşe yaratıkça yüke koşuluruz. İşimiz bitince ölmemiz için bozkıra terk ediliriz.
İyi izlemeler.
Yorumlar
Yorum Gönder