**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**
"Kılıç artığı” tartışması bir kişinin değil, bu ülkede inkarla beslenen ırkçı dilin ve onu üreten sınıfsal-entelektüel düzenin iflasıdır.
**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**
Mine Kırıkkanat sahneden “siz kazandınız” diyerek çekildi. Ama bu bir geri çekilme değil; üstenci bir dilin, hesap vermeden alan terk etme biçimidir. Üstelik giderken bile o ulusalcı dili, o dışlayıcı tonu terk etmeden.
Önce vur, sonra özür dile. Ardından “bilmiyordum” de. Bu bir “aydın” tavrı değildir.
“Kılıç artığı” yazarken ne dediğini bilmiyor olabilir mi? Ya da Mahirler için “bok yoluna gittiler” derken kullandığı dilin ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyor muydu?
Hayır. Sorun bilgisizlik değil. Sorun zihniyettir.
Bu dil, yalnızca bir kelime seçimi değildir. Bu dil, bir halkın mücadelesini değersizleştiren, bir inancı aşağılayan, bir tarihi yok sayan üstten bakışın dilidir. “Bok yolu” dediği şey, bu ülkenin devrimci birikimi, sosyalist mücadele geleneği ve bir halkın kurtuluş arayışıdır.
Bu yüzden geri çekiliş bir olgunluk değil; bir dilin ifşasıdır.
Bu ülkede bazı kelimeler vardır; sadece söylenmez, tarih taşır.Kılıç artığı” onlardan biridir. Mine Kırıkkanat’ın kullandığı bu ifade bir dil kazası değil, bir zihniyetin açığa çıkmasıdır. Geri çekilmesi ise bir “mağduriyet edebiyatı” ile süslenmiş olsa da, ortada bir yenilgi yoktur. Ortada yalnızca bir dilin iflası vardır.“
Çünkü mesele kişiler değildir. Mesele, o kişileri mümkün kılan dildir.
“Kılıç artığı” bu coğrafyanın en karanlık hafızasından süzülüp gelen bir nefret kodudur. Katliamlardan sağ kalanları aşağılamak için üretilmiştir. Yani yalnızca bir hakaret değil; yok etme iradesinin dildeki devamıdır.
Bu yüzden bu söz söylendiği anda tartışma fikirler düzleminden çıkar, insanlık onuru düzlemine geçer.
Ve bu noktada geri çekilmek bir tercih değil, kaçınılmaz bir sonuçtur. Ama asıl mesele burada başlar: Bu dil bir istisna değildir.
Türkiye’de uzun yıllardır kendini “ilerici”, “seküler”, “cumhuriyetçi” diye tanımlayan bir kesim, eleştirdiği iktidar pratiklerini başka bir ideolojik zeminde yeniden üretmektedir. Yöntem değişmez: dışlama, küçümseme, homojenleştirme.
Mustafa Kemal Atatürk bu ülkenin tarihsel bir figürüdür. Sevilir ya da eleştirilir. Bu bir haktır. Ama bir tarihsel figürün tartışılmaz bir dogmaya dönüştürülmesi, siyaseti dondurur, düşünceyi tekleştirir ve toplumu daraltır.
Bu daralma yalnızca geçmişin üzerini örtmedi.
Aynı zamanda bugünün demokratik taleplerini de bastıran bir zihniyet yarattı.
Sabahattin Ali’nin akıbeti, Nazım Hikmet’in sürgünü, Dersim Katliamı, Maraş Katliamı, Çorum Olayları, Sivas Katliamı… Bunlar birer “tali başlık” değil; bu ülkenin gerçek tarihidir.
Ve bu tarih, hâlâ konuşulmadığı için bugünün diline sızmaktadır. “Kılıç artığı” tam da bu sürekliliğin ürünüdür.
Bir siyasetçi eleştirilebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun çizgisi tartışılabilir. Ama bir insanı inancı üzerinden hedef almak, onu tarihsel bir nefret kategorisine yerleştirmek siyaset değil; sınıfsal bir üstünlük iddiasının, kültürel tahakkümün ve açık ayrımcılığın ifadesidir.
Bu dil yalnızca bir kişiyi hedef almaz. Bir toplumu hedef alır.Alevilere, Kürtlere, gayrimüslimlere yönelen bu dil; kendini “makbul vatandaş” olarak konumlandıran bir üst aklın ürünüdür. Bu, tesadüfi bir nefret değil; tarihsel olarak üretilmiş ve yeniden dolaşıma sokulan bir iktidar dilidir.
Ve burada sınıf devreye girer. Çünkü bu dili en rahat kullananlar, bu düzenin imkânlarından en çok faydalananlardır.
Kendini “aydın” diye pazarlayan ama halkların acısına kör olan bu entelektüel çevre, hakikati aramak yerine kendi ideolojik konfor alanını korur. Gazetecilik, bu noktada bilgi üretimi değil; ideolojik tahkimat aracına dönüşür.
Bu yüzden “bilmiyordum” savunması geçersizdir.
Bu ülkede bu sözün ne anlama geldiğini herkes bilir.
Bilmiyorsa da bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Alevi toplumu bu dili tanıyor.
Bu öfkeyi tanıyor. Bu dışlamayı tanıyor. Ve artık şunu da biliyor: Sessizlik, bu dili büyütür.
Bu yüzden mesele bir gazetecinin geri çekilmesi değildir. Mesele, bu dili üreten ve yeniden üreten zihniyetle hesaplaşmaktır.
Türkiye yalnızca bugünkü iktidarın baskıcı dilinden değil, geçmişten devralınan daraltıcı kalıplardan da yorulmuştur. Kürtlerin dilinden, Alevilerin inancından, farklı kimliklerin varlığından korkan bir siyaset güçlü değildir. Bu, gücün değil; güvensizliğin dilidir.
Bu ülkede sorun yalnızca nefret değildir. Sorun, o nefreti üreten ve meşrulaştıran düzendir. Ve bu düzen değişmeden, isimler değişir ama dil değişmez.
Bu toprakların ihtiyacı olan şey açıktır: Kimlikleri düşmanlaştıran değil, onları eşit yurttaşlık zemininde buluşturan yeni bir siyasal dil.
Aksi halde, bu entelektüel sefalet yalnızca kelimelerde kalmayacak; toplumsal hayatın tamamını zehirlemeye devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder