**"TELEF ETMEK: BİR FAŞİST DİLİN YÜKSELİŞİ"*"

 **"TELEF ETMEK: BİR FAŞİST DİLİN YÜKSELİŞİ"*"


“Bir halkı yok etmek için önce dilini kirletirsiniz. Sonra o dili, halkın kendisine karşı silaha çevirirsiniz.”


Türkiye’de artık yeni bir dil konuşuluyor. Bu dil ne Türkçedir, ne Kürtçe; ne Zazaca ne de Lazca. Bu dil, faşizmin dili. 


Ağzı olanın konuştuğu değil, ağzı olanın susturulduğu bir düzlem. Ve bu dil, yalnızca bir öfke boşalımı değil; bir iktidar politikasının ta kendisi.


Devletin en üst kademesinden yayılan “aşağılama dili”, sıradan bir politik polemik olmanın çok ötesine geçmiş durumda. 


Artık karşımızda siyasal rakibi telef etmeyi, yani insan olmaktan çıkarmayı hedefleyen, sistemli bir nefret söylemi var. “Çapulcu” ile başlayan, “zibidi” ile devam eden, “sürüngen”, “vatan haini”, “şerefsiz”, “terörist” gibi ifadelerle bir milleti kendi içinden parçalayan bir dil bu. Ve bu dilin sahibi, yalnızca bir kişi değil; ona boyun eğen tüm bir ideolojik aygıt.


Bu dilin taşıyıcısı olan siyasal figür, yıllar boyunca sistematik bir aşağılama pratiği inşa etti. Hatırlayalım:


-Gezi Direnişi için: “Bunlar çapulcu.”


-Kadınlar için: “Kadınla erkek eşit olamaz.”, “Kadın mıdır, kız mıdır?”


-Sanatçılar için: “Tükürüğümüzle boğarız.”


-Akademisyenler için: “Sözde aydınlar.”


-Kürt halkı için: “Onlar bebek katilinin izindeler.”


-Muhalefet liderlerine: “Zübük”, “Bay Kemal”, “Sırtını teröre dayayanlar.”


- Öğrencilere: “Bunlar terörist.”


Bu söylemler yalnızca “duygu yüklü” cümleler değil, organize bir siyasal şiddetin altyapısını oluşturuyor. Her kelime, bir linç çağrısıdır. Her hakaret, bir infaz buyruğudur. Ve her suskunluk, bu buyruklara verilen bir rızadır.


Türkiye siyasetinde sert tartışmalar hep oldu. Ama 1990’lara kadar siyasal figürler arasında belli bir “dil terbiyesi” hakimdi.


 Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Bülent Ecevit gibi figürler, birbirlerine ağır eleştiriler yöneltse de halkı kutuplaştıracak, aşağılayacak, bölüp parçalayacak bir dile sığınmadılar. Çünkü bir gelenek vardı: Rakibini düşman değil, rakip olarak görmek.


Bugün ise siyaset değil, intikam konuşuyor. Uslup değil, kin belirliyor dili. Ve bu, sadece bir gerileme değil, faşistleşmenin dilsel ifadesidir.


Marx’ın da işaret ettiği gibi, üretim sadece maddi nesnelerle sınırlı değildir. Egemen sınıflar, fikirlerin ve anlamların da üreticileridir. 


Bugün devletin dili, artık anlam değil; anlamın yıkımıdır. “Telef etmek” işte burada devreye giriyor: Sadece muhalifleri değil, onların temsil ettiği tüm sınıfı ; kadınları, gençleri, Kürtleri, işçileri, akademisyenleri insan olmaktan çıkarmak, toplumsal meşruiyetini yok etmek.


Bu söylem, “hain” damgası ile bir yurttaşı öteki kılmakla kalmaz; aynı zamanda ona karşı işlenecek her suçu meşrulaştırır. Tıpkı Mussolini’nin “kırıntı bile bırakmayacağız” sözü gibi. 


Unutmayalım: Faşizm önce kelimelerle gelir. Sonra üniformalarla. Bugün dille insanı telef edenler, yarın fiilen yok etmeye kalkacaktır. Çünkü bu ideoloji, kendisinden olmayanı yaşatmaz; kendisine benzemeyeni insan saymaz.


Ama biz bu dilin karşısına başka bir dili koyabiliriz: İnsanlaşmanın, yoldaşlaşmanın, birlikte mücadele etmenin dili. Çünkü onlar “şerefsiz” der, biz “onurlu halk” deriz. Onlar “telef” der, biz “yaşasın insanlık” deriz.


Ve şunu da unutmasınlar: Faşizmin dili ne kadar yükselirse yükselsin, bir halk, konuştuğu dili mücadeleye dönüştürdüğü gün, o dil susar, halk konuşur!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**