**"Gerçekten Bu Barışı İstiyor Muyuz?"**
**"Gerçekten Bu Barışı İstiyor Muyuz?"**
"Kürt Ulusal Hareketi, Sokak Eylemleri ve Sosyalist Tutum Üzerine Bir Tartışma"
Son Bahar Eylemlilikleri üzerinden Gezi ayaklanmasında da tartışılan aynı konu yine Saray iktidarına karşı sokaklara çıkanların gündeminde ; Kürtler ve Demparti nerede sorusu?
Şimdi bu konuyu ulusal sorun üzerinden yazmaya çalışacağım. Tabiki eksik olacak. İtirazlar olacak, eleştirenler olacak. Olsun.
Zaten derdim tartışmak, tartıştırmak. Tartışmaktan birbirimizi anlamaktan kırkmayalum. Birleşik bir mücadele gibi bir arzumuz varsa her şeyi rahatça tartışabilmeliyiz. Ki Kürtler olmadan Birleşik bir emek mücadelesi de eksik kalır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeniden “barış” sözcüğü duyuluyor. Bir yanda sokakları dolduran öğrenciler, gençler ve kadınlar, İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla patlayan demokratik tepkiler; bir yanda da bütün bunların ortasında ise neredeyse yarım yüzyıllık bir mücadeleye sahip Kürt ulusal hareketi yeniden devletle görüşme masasına oturuyor.
Suriye’deki gelişmeler, bölgesel güç dengeleri ve ABD-Rusya-İran - İsrail ekseninde şekillenen emperyal politik oyunlar, barış masasına hem bir fırsat hem de bir tehdit olarak oturuyor.
Ama sosyalistlerin zihninde bir soru hâlâ yankılanıyor:
“Gerçekten bu barışı istiyor muyuz?”
Marksist Bir Çerçeveden Ulusal Sorun
Marksizmin ulusal soruna yaklaşımı, her zaman “ezilen ulusların özgürlük talebi” ile “enternasyonal proletarya birliği” arasında denge kurmaya çalıştı.
Bu dengenin iki kutbunu ise Rosa Luxemburg ile Lenin temsil eder. Rosa, ulusal hareketlerin çoğunu burjuva karakterli ve bölücü görerek reddederken; Lenin, özellikle ezilen ulusların ayrılma hakkını bile tanıyan bir yaklaşım geliştirmişti.
Lenin’in temel vurgusu şuydu:
- “Ulusal eşitlik ancak ve ancak ayrılma hakkı tanındığında, özgür bir birliğin zemini kurulabilir.”
Rosa ise bu düşünceye karşı şunu savunmuştu:
- “Ulusal talepler, çoğunlukla burjuvazinin çıkarlarını temsil eder; sosyalist mücadeleyi böler, işçi sınıfını parçalara ayırır.”
Bugün Kürt ulusal hareketine “emperyalizme teslimiyet” suçlaması yönelten sosyalist çevrelerin bir bölümü, Rosa’nın bu yaklaşımına yaslanıyor.
Oysa Rosa’nın haklı olduğu noktalar olduğu kadar, göz ardı ettiği tarihsel gerçeklikler de var: Örneğin, Lenin’in belirttiği gibi, ezilen ulusun özgürleşmesi, bir sınıfın da özgürleşmesidir.
Kürt Ulusal Hareketi: Bugünün Çelişkisi
Kürt hareketi, bugün Ortadoğu’da sadece etnik bir özgürlük değil; kadın özgürlüğü, demokratik özyönetim ve toplumsal eşitlik talebiyle bir “alternatif uygarlık tahayyülü” inşa etmeye çalışıyor.
Bu haliyle ne tam anlamıyla klasik bir ulusal burjuva hareketidir, ne de bütünüyle sınıfsal bir işçi hareketidir.
Bir geçiş hareketidir; çelişkiler barındırır ama bu çelişkiler, sosyalist müdahaleyi dışlamaz, aksine çağırır.
Barış süreci, yalnızca silahların susması değildir. Asıl barış, çok dilli, çok kimlikli, halkçı ve demokratik bir cumhuriyetin inşasıdır.
Bu barış, Kürt halkı için “eşit yurttaşlık” demekse, Türk halkı için de devlet şiddetinin sona ermesi, demokrasinin güçlenmesi ve sömürünün zayıflaması demektir.
Bu nedenle bu barış, yalnız Kürtlerin değil; işçinin, öğrencinin, kadının, yoksulun da barışıdır.
Sosyalistlerin Tutumu Ne Olmalı?
Sosyalist hareketin görevi, devletin “millî birlik” naralarının değil; halkların gönüllü birliğinin savunucusu olmaktır.
Bu, Kürt ulusal hareketine destek vermek anlamına gelir ama kuyrukçuluk değil, eleştirel dayanışma anlamında.
Ulusal hareketin içindeki gerici eğilimlere, pragmatik ittifaklara ve emperyal yönelimlere karşı net bir Marksist pozisyon geliştirmek zorundayız.
Ama bu pozisyon, barışa karşı çıkmak ve bir ulusun özgürlük taleplerine karşı durmak anlamına gelmez. Barış, halkların inisiyatifinde olduğunda devrimci bir zemindir.
Bugünkü barış süreci, eksikleriyle birlikte, demokrasiye açılan çatlaklardan biridir. Bu çatlağı genişletmek, devrimci bir sorumluluktur.
Kemalizm ve Üniter Devlet Tuzağı
Kemalist, ulusalcı çevrelerin “üniter devletin bölünmesi” korkusuna sosyalistler ortak olamaz. Marksizm, devletin değil, halkların birliğini savunur.
Üniter devletin bugünkü anlamı, ezilen halkların bastırılması ve Türk işçisinin de aynı devlet tarafından sömürülmesidir. İşçi sınıfının ortak mücadelesi, ancak halkların eşitliği temelinde mümkündür.
Barış mı, Direniş mi?
Aslında ikisi de. Gerçek barış, direnişin zeminidir. Silahların susması, sınıflar arasındaki savaşın sona erdiği anlamına gelmez.
Ama bu sessizlikte yeni bir toplumsal sözleşme inşa edilebilir. Sosyalistlerin görevi, bu süreci kendi ezberleriyle değil; halkların talepleriyle kurmaktır.
Barış istiy
Ama devletin istediği gibi değil.
Halkların kardeşliğine dayalı, eşit yurttaşlığa yaslanan, demokratik ve devrimci bir barış istiyoruz.
Elbette bu barışa kimse karşı durmaz sanırım. Asıl barışın sosyalist bir devrimle geleceğini bilerek. Bu barışı istiyoruz.
En azından ben istiyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder