**"Çayın Kıyısında Toplananlar"**
ÇAY TOPLAMA SEZONU BAŞLARKEN ÇAYDA SÖMÜRÜYÜ ANLATAN KÜÇÜK BİR DENEME...
**"Çayın Kıyısında Toplananlar"**
(Bir köy kahvesinde unutulmuş zamanların sesi.)
Yağmur, Karadeniz'in yorgun dağlarına ince bir tül gibi serilmişti. Sis, vadiden ağır ağır tırmanıyor, köyün taş yollarını, çatısı yosun tutmuş evlerini yutuyordu.
Sabahın ilk ışıkları puslu bir griyle yoğrulmuştu.
Ve köyün tam ortasında, eski ahşap kahvehanede, bir avuç insan, zamana meydan okurcasına toplanmıştı.
Kahvehane küçük ve sıcaktı.Ortada yanan sobadan çıtırtılar yükseliyordu; üstünde kaynayan bakır demlikten çayın kokusu yayılıyordu.
İçeride, dünyaya dair büyük sözler söylemeye alışkın beş yabancı oturuyordu:
Karl Marx, Friedrich Engels, Rosa Luxemburg, Vladimir Lenin ve Antonio Gramsci.
Onlar, eski zamanlardan düşmüş gibi buradaydılar.
Ama yüzlerinde yorgun bir bilgelik, gözlerinde hâlâ değişim umudu vardı.
Kahvehanenin köşesinde Mehmet Usta, ağır
hareketlerle çay dolduruyor, sobaya odun atıyor;
pencereden yağan yağmura karşı, içeride sıcacık bir direniş duvarı örüyordu.
Marx, kalın sakalını sıvazladı ve çay bardağını eline alarak ağır bir nefes verdi:
"Bu toprağın kokusu, eski Avrupa'nın kömür kokulu kasabalarına benzemiyor. Burada toprak hâlâ canlı. Ama yüzlerde eski bir yara izi var."
Engels, dikkatlice köyün gençlerinden biri olan İsmail'i izliyordu. İsmail’in avuçları nasır tutmuştu, omuzları yağmurla ağırlaşmıştı, ama bakışlarında yanan sessiz bir öfke vardı.
İsmail, gözlerini yerden kaldırmadan konuştu:
"Çay parasıyla bir zamanlar düğün yapılırdı burada. Bir kız gelin olur, bir oğlan evlenir, bir çocuk okula gönderilirdi. Şimdi... şimdi çay para etmiyor. Gübreyi, mazotu, toplama işçisini bile karşılamıyor."
Kahvehaneye, kapıdan içeri soğuk bir rüzgârla birlikte iki yabancı daha girdi: Üzerleri sırılsıklam, yorgun.Gürcü göçmen işçilerdi bunlar; Ahmet ve Ali.
Sırtlarında çuvallardan bozma ceketler, gözlerinde sonsuz bir yorgunluk taşıyorlardı. Sustular.
Onlara kimse kötü bakmadı ama kimse sahip de çıkmadı.
Çünkü herkes kendi hayatta kalma derdindeydi.
Burada kardeşlik, acının eşitliğinden doğmuştu; ama yine de herkesin acısı biraz kendisine aitti.
Rosa, gözlerini kaldırdı, sesinde bir ipek gibi yırtılan hüzün vardı:
"Bu insanlar neden burada köle gibi çalışıyor? Çünkü başka yerlerde daha kötüleri var. Sermaye bir yeri bitirince, ötekine geçer. Acı, çayın köklerine bile işlemiş."
Mehmet Usta, eski bir hikâye anlatır gibi konuştu:
"Ben gençken, çayla evlenirdik. Çaydan kazandığımız parayla oğlan evlenir, kızın çeyizi alınırdı. Şimdi evlenmek, okumak, yaşamak... hepsi hayal oldu."
Gramsci, sobanın ateşine bakarak kısık bir sesle söyledi:
"Çay tarlaları sadece yeşil değildir. Onlar,
görünmeyen zincirlerle sarılmıştır.Sözleşmeli tarım denen tuzaklar kuruluyor.Köylünün elindeki son özgürlük kırıntısı da alınacak."
Birden kapı gıcırdayarak açıldı.Köyün yaşlılarından biri içeri girdi.Üzerinde çamur bulaşmış çizmeler, yüzünde derin çizgiler vardı.Elinde, bir ilan taşıyordu:
"Çaykur, Varlık Fonu'na devredildi. Özelleştirilecek. Artık fiyatları biz değil, şirketler belirleyecek."
İçerideki hava bir anda ağırlaştı.Sanki soba sönmüş, yağmur tekrar başlamıştı.
Lenin, ayağa kalktı, yüzü sertleşmişti:
"Bu bir savaş ilanıdır. Sermaye size savaş açtı. Toprağınızı, emeğinizi, hatta geleceğinizi istiyorlar.
Ve siz, ya teslim olacak ya da ayağa kalkacaksınız."
İsmail, ilk kez başını dik kaldırdı.Gözlerinde bir alev vardı.Dudakları titredi ama sesi güçlüydü:
"Kooperatif kuracağız. Ürünümüzü doğrudan satacağız. Çayımızı, toprağımızı, çocuklarımızın geleceğini satmayacağız!"
Marx, gülümsedi. İlk defa o sabah yüzünde sıcak bir ışık yayıldı:
"İşte budur. Toprak kölelerin değil, özgür insanların olmalıdır. Ve çay, özgür ellerde demlenirken, dünya biraz daha adil olur."
O sırada Mehmet Usta, yeni bir çay demledi.
Emine Teyze, pencereden dışarı bakarak fısıldadı:
"Belki bizim göremeyeceğimiz bir sabah...
Ama çocuklarımız bir gün, bu çayın gerçek tadını alacak."
Kahvehanenin camlarından dışarı bakıldığında, yağmurun hafiflediği görülüyordu. Sis aralanmış, güneş utangaç bir çocuk gibi dağların ardından göz kırpmaya başlamıştı.
Ve o eski, yorgun köy kahvesinde; birkaç çay bardağının, birkaç nasırlı elin, birkaç yorgun yüreğin arasında, yeni bir dünya demleniyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder