**"Azınlık Korkusu: Devletin Aynasındaki Ermeni"**

 **"Azınlık Korkusu: Devletin Aynasındaki Ermeni"**


24 Kasım 1920... Bugün resmî belgelerde bir “göç” olarak geçen, bazı kitaplarda “ihanetin cezası”, bazı dillerde ise “Büyük Felaket” diye anılan bir olayın yıldönümü. 


Soykırım mı, karşılıklı katliam mı, yoksa Batılı devletlerin Ermenileri Türk devletine karşı kışkırttığı bir oyun mu? 


Herkesin kendi anlatısı var. Ama bu anlatıların hiçbiri, Ermeni köylüsünün ayazda, aç, korkmuş ve yalnız yürüyüşünü geri getirmiyor.


Bu yazı, ne devletin resmi savunusunu tekrar eder, ne de tek taraflı bir tarihî öfkeye yaslanır. Biz burada, bir halkın hafızasına, bir devletin korkularına ve üç farklı dönemin aynı şablonuna bakıyoruz.


Paramaz ve yoldaşları... 15 Haziran 1915’te idam edildiklerinde ellerinde ne silah vardı ne de saraylar yıkacak bir ordu.


 Onların suçu, bir halkın eşitlik içinde yaşaması gerektiğini söylemekti. Talepleri, bir ulus-devlet değil, halkların birlikte yaşadığı bir cumhuriyetti.


 Fakat her cumhuriyet, halkla değil, kanla kurulunca; onların sesi susturuldu, ardından da unutturuldu.


Bu yazı, işte o unutmanın haritasıdır. Çünkü bir halk, yok sayıldığında devlet büyümez; sadece vicdan küçülür.


Tarih, yalnızca olanı değil; nasıl hatırlandığını da anlatır. Türkiye’nin azınlıklar tarihi, hatırlamaktan çok unutturmanın tarihidir. Ve bu unutma, üç büyük figür etrafında şekillenmiştir: Abdülhamit, Menderes, Erdoğan.


Her biri farklı çağların çocuğuydu. Ama hepsi, azınlıklar söz konusu olduğunda aynı zihniyetin devamcısı oldular: Şüpheci, dışlayıcı, gerektiğinde yok sayıcı.


1. Abdülhamit: Panislamizm ve “ İç Tehdit” Algısı


Abdülhamit’in imparatorluğu çok uluslu bir yapıydı. Ama onun gözünde Ermeniler, Batı’nın maşası, içerideki sinsi düşmandı. 


Hamidiye Alayları sadece bir güvenlik gücü değil, aynı zamanda bir korku rejiminin sembolüydü. 1894-96 katliamları, bu algının kanlı sonucuydu.


Halifelik ünvanıyla İslam dünyasını birleştirmeye çalıştı, ama bu birlik Ermeniler için sürgün, baskı ve ölüm anlamına geldi. 


"Sadık tebaa" ifadesi, aslında bir itaat beklentisinin örtüsüdür. Çünkü azınlık sadıksa makbuldür, hak talep ettiğinde düşman olur.


Nietzsche uyarır: “Hatırlamayanlar, tekrar etmeye mahkumdur.”


Ama biz, Abdülhamit’in zulmünü ya unuttuk ya da romantikleştirdik.


2. Menderes: “Öfkeli Kalabalıklar” ve Varlık Üzerinden Yok Oluş


Cumhuriyetin başında azınlıklar görünmez kılınmıştı. Menderes döneminde ise yeniden görünür hale geldiklerinde linçle karşılaştılar. 


6-7 Eylül 1955, sadece Rumlara değil, Ermeni ve Yahudi yurttaşlara da yapılan bir “uyarıydı”. Devlet, linçten bir gün önce “halkı galeyana getirdi”.


 Sabahına ise İstanbul’da binlerce dükkan yağmalandı, kiliseler yakıldı, kadınlar tecavüze uğradı.


Menderes ne yaptı? “Kontrolden çıkmış gençlik” dedi. Oysa her gençlik, devletin sustuğu yerde konuşur. Sessizlik onaydır.


Aynı dönemde Varlık Vergisi’nin yarattığı ekonomik yıkımın izleri hâlâ sürerken, Ermeni yurttaşlar zenginliklerinin ve kimliklerinin bedelini yeniden ödemeye zorlandı.


Hegel der ki: “Devlet, ahlaki aklın dışavurumudur.”

O hâlde 1955’te devlet, ahlaksız aklın ta kendisiydi.


3. Erdoğan: Sessizleştirmenin Sofistike Yöntemleri


Erdoğan döneminde Ermeniler doğrudan hedef alınmadı belki, ama “millilik” üzerinden tanımsız bir dışlama yürütüldü. 


Kimlikleriyle değil, sessizlikleriyle kabul gördüler. Hrant Dink suikasti, bu dönemin en keskin kırılma noktasıdır. Dink’in cenazesinde yükselen “Hepimiz Hrant’ız” sesi kısa sürdü. Sonrası yine suskunluk.


Azınlıklar bu dönemde “görünmeyen bir vitrin ögesi”ne dönüştürüldü. Erdoğan’ın “Azınlıkların temsilcileriyle görüştük” açıklamaları, bir diyalogdan çok bir vitrin düzenlemesiydi.


 Azınlık vakıfları Diyanet’e ve iktidara yakın iş insanlarına mahkûm edildi. Kültürel varlıkları restore edilirken, toplumsal hafızaları bastırıldı.


Spinoza'nın dediği gibi: “Gerçek özgürlük, korkunun yokluğudur.”


Ama Ermeni yurttaş hâlâ adını yüksek sesle söylemeden önce etrafına bakmak zorunda.


Üç Çağ, Tek Zihniyet


Bu üç adamın döneminde de “azınlık olmak”, sürekli olarak sadakat ispatı istemek demekti. Devlete değil; çoğunluğun keyfine. Hukuka değil; sokaktaki linç potansiyeline.


Ermeniler, bu topraklarda yalnızca öldürülerek değil, unutturularak da yok edilmeye çalışıldı. Hrant Dink “Bu ülkede bir güvercin tedirginliğiyle yaşıyorum” derken, sadece kendini değil; bu coğrafyanın tüm azınlıklarını anlatıyordu.


Bugün Ermeni olmak, hâlâ geçmişini sessiz taşımak; devletle kurduğu ilişkiyi “bağırmadan” sürdürmektir. 


Ve işin trajedisi şurada: Her yeni iktidar azınlıkları “kucakladığını” söyler, ama o kucak çoğunlukla susturmanın adı olur.


Belki pek çok kişi itiraz edecek bu yazıya ama itiraz etmeden önce  oturun sakince empati yapın ve hayatı sorgulamayı hiç unutmadan yorumlarınızı yazın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**