**"Duyarlılık Değil, Popülizm. İran Üzerinden Vicdan Pazarlaması"**

 **"Duyarlılık Değil, Popülizm. İran Üzerinden Vicdan Pazarlaması"**


Artık pisikolojim ,  sinirlerim kaldırmıyor bu samimiyetsizliği. İnanın İran'da yaşanan onca kötü olaylara rağmen, oralı dostlardan zaman zaman edindiğim haberlere rağmen yazamıyorum. Yazma isteğim yok. 


Neden mi?  Söyledim ya insanlarda ki samimiyetsiz duyar basmalar. Elbette samimi olanları ayırabiliyorum. Çünkü yıllardır sokaklardayım.


 Son günlerde sosyal medya İran üzerinden kaynıyor.

Kadın özgürlüğü, mollaların baskısı, faşizm, idamlar, yasaklar…


Evet, İran’da ağır bir baskı rejimi var.

Evet, kadınlar bedenleri ve yaşamları üzerinde söz sahibi olmak istedikleri için öldürülüyor.

Evet, yoksulluk derin, ekonomik kriz yakıcı, dini tahakküm boğucu.

Bunların hepsi doğru.


Ama asıl mesele bu değil.

Asıl mesele, bu gerçeklerin sosyal medyada birer tüketim nesnesine, birer duyarlılık gösterisine dönüşmüş olmasıdır.


İki fotoğraf.

Bir video.

Bir hashtag.

Bir “bak ben de karşıyım” paylaşımı.

Ve sonra herkes kaldığı yerden hayatına devam ediyor.


Bu, dayanışma değil.

Bu, vicdan değil.

Bu, politik tutum hiç değil.

Bu düpedüz popülizmdir.


İran’daki kadınların, işçilerin, gençlerin yaşadıkları; burada, ekran başında, koltukta oturanların umurunda değil. Olan biten, sadece dönemsel bir “akım”. Bugün İran, dün Filistin, yarın başka bir coğrafya. Acının kendisi değil, trend olan acı ilgi çekiyor.


Daha acısı şu:

Bu “duyarlı” kalabalıkların büyük bölümü, kendi ülkesinde olan bitenden bihaber.

Bihaber olmayı da bir tercih olarak yaşıyor.

Bugün gazetelerde küçük bir haber vardı:

YÖK’ten üniversitelere yazı gönderildi; cuma namazı saatinde ders ve sınav yapılmayacak.

Kimin dikkatini çekti?

Kim itiraz etti?

Kim ses çıkardı?


12 Eylül 1980’den bu yana bu ülkede adım adım, planlı ve sistematik bir gericileştirme yaşanıyor.

Son 23 yılda ise bunun adı artık saklanmıyor: Bu bir rejim dönüşümüdür.


Ama sosyal medyada İran için ağlayanların kaçı bu dönüşüme karşı sokakta, işyerinde, kampüste ayakta durdu?

Kaçı bedel ödedi?

Kaçı sesini yükseltti?


Cevap net: Çok azı.

Geri kalanlar, suskunluklarıyla bu düzenin kurulmasına ortak oldu.

Sonra da oturdukları yerden “Cumhuriyet gitti” diye ağlıyorlar.


Oysa İran’da yaşanan sürecin kendisi de tanıdık.

Bir dönem halka kan kusturan bugün “umut” diye sunulan Şah rejimi çöktü, yerine mollalar geçti.

Neden?  İşte böyle vurdumduymazlık, zayıf örgütlülük yüzünden. Kimler geldi? Mollalar. 

İşte boşluklar böyle dolar.


Sınıf mücadelesi verilmezse, laiklik savunulmazsa, kamusal alan terk edilirse, gericilik gelir ve kalıcı olur.


Bugün İran için timsah gözyaşı dökenlere şunu açıkça söyleyelim:

Eğer gerçekten İran halkına, İranlı kadınlara bir katkı sunmak istiyorsanız, önce kendi ülkenizde ayağa kalkacaksınız.


Direniş burada başlar.

Mücadele sokakta, işyerinde, üniversitede verilir.

Kendi ülkesinde susan, başkasına özgürlük taşıyamaz.

Kendini kurtaramayan, kimseyi kurtaramaz.


Ayrıca bir başka gerçeği de not düşelim:

Ne ABD, ne İsrail, ne başka bir emperyalist güç İran’a özgürlük getirmez.

Irak’ta gördük.

Suriye’de gördük.

Filistin’de görüyoruz.

Venezuela’da gördük.

Kendi ülkelerinde göçmenlere ne yaptıklarını da görüyoruz.

Özgürlük ithal edilmez.

Kurtuluş dışarıdan gelmez.

İran halkı da, İranlı kadınlar da kendi kurtuluşlarını kendi elleriyle yaratmak zorundadır.


Bizim görevimiz ise, bunu sosyal medya köpüğüyle sulandırmak değil; kendi ülkemizde gericiliğe, sömürüye, faşizme karşı örgütlü mücadeleyi büyütmektir.


Aksi halde yapılan her paylaşım, sadece vicdan rahatlatan bir gösteriden ibaret kalır. Ve tarih şunu tekrar tekrar gösterir:

Sessizlik, düzenin en sadık müttefikidir.


Ya sosyal medyadaki gibi olup hakkınız olan için,geleceğiniz için alanları doldurun. Ya da tüm paylaşımlarınızı kaldırın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**