**"Öze Temas Etmek"**

 **"Öze Temas Etmek"**


Bazı karşılaşmalar konuşmadan olur.Bir etkinlikte, kalabalığın gürültüsü içinde, kelimeler henüz ortada yokken kurulan o enerjisel bağ…


 El sıkışmadan, tanışma cümleleri kurulmadan, hatta isimler bile netleşmeden. Psikolojik olarak bunu sezgi, aktarım, ayna nöronlar diye açıklamaya çalışırsın; felsefe ise biraz susar, biraz bekler. Çünkü bazı tanışmalar akılla değil, varoluşun frekansıyla gerçekleşiyor sanırım. 


Sonra zaman işi devralır. O sessiz tanışıklık sosyal medyada sohbete dönüşür. Cümleler gelir, düşünceler çarpışır, kelimeler birbirini tartar.


 Sohbetin kalitesi, kaçınılmaz olarak bakışını genişletir. Dünyaya tuttuğun mercek hafifçe kayar. Aynı şeylere bakarsın ama artık aynı şeyi görmezsin. 


İşte tam burada insan, kendisine yeni bir şey katıldığını fark eder; ama eklenen şey süs değildir, vitrinlik değildir. Bir öz eklenmiştir.


Aşağıdaki deneme , böyle bir karşılaşmanın tortusudur.

Güzelliğin değil, içeriğin peşine düşen bir dikkat halinin; konuşmadan başlayan, sonra söze dönüşen bir temasın sonucudur.


 Arının çiçeğe yönelmesi gibi. Göze hoş geleni değil, dönüştüreni arayan bir hareket. Bu yüzden bu yazı bir beğeni metni değil; bir üstlenme denemesidir. Okurunu bahçede gezdirmeyi değil, özle yüzleştirmeyi hedefler.


Tam da böyle bir sohbetten çıkan bir söz üzerinden doğdu bu deneme. Buyrun okuyun bakalım. 


"Arı çiçek bahçesine çiçeğin güzelliğinden dolayı gitmez; çiçeğin özünü emmek için gider."


Bu cümle, bugünü anlamak için yeterince keskindir. Süs yoktur, makyaj yoktur. İşlev vardır. Seçim vardır. Risk vardır.


 Sartre bize şunu söyler: İnsan, özünden önce vardır. Yani çiçek hazır bir anlamla bizi çağırmaz; biz çiçeğe yaklaşırken anlamı yaratırız. Arı gibi.


 Varoluşçu bakışta güzellik bir davet değildir, bir oyalamadır. Asıl mesele, o güzelliğin arkasında neyin emileceği, neyin üstlenileceğidir. 


Sartre’ın özgürlük anlayışı tam burada sertleşir: Özgürlük bir hak değil, bir yükümlülüktür. Çiçeğe konmak kolaydır; nektarı emmek, onun bedelini üstlenmek zordur.


 Çünkü emdiğin öz, seni değiştirir. Değişen sen, artık eski bahçeye ait değilsindir.


Bugün tam da bu yüzden bir bahçeler çağında yaşıyoruz. Görünürlük var, vitrin var, slogan var. Ama öz? Kıt. 


İnsanlar çiçekten çiçeğe konuyor; beğeniyor, paylaşıyor, alkışlıyor. Sartre buna “kötü niyet” derdi: Özgürlüğün ağırlığından kaçıp, rollere sığınmak. “Ben sadece seyirciyim.” “Ben sadece paylaştım.” Oysa arı seyirci değildir. Arı, eylemdir.


Simone de Beauvoir bu noktada itirazı büyütür: Özgürlük, tek başına yaşanan bir iç deneyim değildir; başkalarının özgürlüğüyle birlikte anlam kazanır. Arı çiçeğin özünü emerken, bahçeyi de dönüştürür. Tozlaşma olur. İlişki olur. Sorumluluk olur. 


Beauvoir için etik, tam da burada başlar: Özgürlüğümü başkasının özgürlüğünü çoğaltacak biçimde kullanıyor muyum? Yoksa güzelliği tüketip geçiyor muyum?


Bugünü anlamak istiyorsak, şunu açıkça söyleyelim: Biz çiçeğin güzelliğine aşık değiliz; güzelliği vitrine koyup kaçıyoruz. Özle yüzleşmek istemiyoruz. Çünkü öz, bizi taraf olmaya zorlar. 


Sartre’ın dediği gibi, seçmek zorundayız; seçmemek de bir seçimdir. Ve her seçim, bizi bütün insanlık adına sorumlu kılar. 


Bu yüzden özgürlük romantik bir masal değil, kurumsal jargonla söyleyelim: yüksek maliyetli bir operasyondur.


Arı olmayı seçmek, bahçede kaybolmayı reddetmektir. Bugün arı olmak; süslü lafları, kolay duygulanımları, geçici öfkeleri bırakıp özle temas etmektir. Emperatif ( buyurgan) bir çağrı bu: Eyle. Üstlen. Dönüştür.


Çiçek güzel olabilir. Ama bizi insan yapan, güzelliğe kapılmak değil; özün bedelini ödemektir. 


Yeni insanlar, yeni dünyalar, yeni özgürlükler demektir. Yeni insanlarla tanışmaktan korkmayalım ama bizi ileriye taşıyacak öze sahip olanları muhakkak seçebilelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**