**“Kuş ölür. Sen uçuşu hatırla.”**

 Füruğ Ferruhzad, kadının bedeniyle, sesiyle, aşkıyla kuşatıldığı bir dünyada uçuşu hatırlattı. Aşkı mülk olmaktan, evliliği kader olmaktan, susmayı erdem olmaktan çıkardı. Bedel ödedi, yalnız kaldı, ama yönünü kaybetmedi.


Çünkü bazı hayatlar yaşanmaz, direnilerek yazılır.

En son çok sevdiğim bu ismin  sözünü sosyal medyada görünce, onun yaşamı üzerinden ona seslenen küçük bir deneme yazmayı denedim. Umarım onu birazcık anlatmıştır. 


             **“Kuş ölür. Sen uçuşu hatırla.”**

Bu bir teselli cümlesi değil, bir itaatsizlik çağrısıdır. 


Hikaye bir kuşla başlamaz. Hiksye, kuşun öldüğü yerde başlar. Dağın yamacında bir köy vardı, adı rüzgarla söylenirdi, ağızdan ağza geçerken biraz aşınırdı. Evler taştandı, çatılar yorgun, kadınların sesi alçak, erkeklerin omzu yüksekti. Herkes bir şey taşırdı, erkekler sırtında yük, kadınlar hayatın kendisini.


O köyde insanlar uçmayı bilmezdi ama uçuşu hatırlayanlar vardı. Onlar genelde suskun olurdu. Çünkü bu memlekette konuşmak, önce ekmeğini sonra canını riske atmaktı.


Bir çocuk büyüdü o köyde. Annesi sabahları ekmek yoğururken hamurun içine sessizce gözyaşı katardı. Aşkı vardı kadının, gençliğinde, bir nehir gibi akmıştı. Sonra evlilik geldi. 


 Adına “yuva” dediler, ama kapıları hep içeriden kilitliydi. Kadın sevmeyi unutmadı, sadece yüksek sesle sevmesi yasaktı.


Erkekler “namus” derdi. Kadınlar “nefes” derdi.

Sistem ise ikisini de susturmayı bilirdi.

Çocuk büyürken öğrendi: Yoksulluk bir eksiklik değil, paylaştırılmış bir adaletsizlikti. 


Bazılarının sofraları kalabalık, bazılarının kaderi. Bazıları kuşu vurur, bazıları tüyünü taşırdı. Ve hep kadınlar, vurulan kuşun yasını tutardı.


Gençlik çağında bir aşk düştü çocuğun yoluna. Bir bakıştı önce, sonra bir cümle. “Bu hayat böyle gitmek zorunda değil.” İşte en tehlikeli söz buydu. Çünkü sistem, aşktan korkar. Aşk zincir tanımaz. Aşk, kadını mülk olmaktan çıkarır. Aşk, erkeği efendi olmaktan düşürür.


Ama aşk uzun sürmez bu topraklarda. Ya sürgüne gider, ya mezara. Bu kez sürgün oldu.


Şehir büyüktü ama adaleti küçük. Fabrikalar vardı; bacaları gökyüzünü delik deşik etmişti. İşçiler sabah fabrikada çoğalır , akşam eksilirdi. Kadınlar çift vardiya çalışırdı, bir makinada, bir evde. Erkek yorgunluğu hak sayılırdı, kadın yorgunluğu görev.


Bir gün grev oldu. Kadınlar en önde yürüdü. Çünkü zinciri en iyi tanıyan, kilidi de en iyi tanır. Bir kadın haykırdı: “Bedenim sizin değil, emeğim sizin hiç değil!”


O gün bir kuş daha vuruldu. Ama meydanda bir şey oldu: İnsanlar başlarını kaldırdı. İlk kez gökyüzüne bakarken korkmadılar. Birisi fısıldadı, sanki bir destanın ilk dizesi gibi: “Kuş ölür. Sen uçuşu hatırla.”


O söz, kulaktan kulağa yayıldı. Bir annenin ninnisi oldu, bir işçinin sloganı, bir aşığın vedası. Kadınlar o sözle zincirlerini saydı, erkekler o sözle omuzlarındaki yanlış yükü fark etti. 


Uçuş, artık bireysel bir kaçış değil, kolektif bir ihtimaldi.


Ve hiksye burada bitmez. Çünkü destanlar zaferle değil, ınatla  yazılır. Kuşlar hala vuruluyor. Kadınlar hals susmaya zorlanıyor. Aşk hala  suç, yoksulluk hala  kader gibi anlatılıyor.


Ama bir halk hala şunu biliyor:

Gökyüzü kimsenin tapulu malı değildir. Herkese aittir. 


Kuş ölür. Biz uçuşu hatırlıyoruz. Hep hatırlayacağız. 

Hatırladıkça, yeniden kanatlarımızı ısrarla, inatla yapacağız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**