**"İÇİMDE KAÇ KAPI VAR SANA AÇILAN"**
Oldum olası yağmurlu, puslu, soğuk havalar beni hep içime kapatır. Daralırım. Ne kapalı bir yerde durabilirim, ne de açık alanda. İçimde fırtınalar kopar. Hep bir şeyler eksiktir o an benim için. Bunu hiç çözemedim bu yaşıma kadar. Hele ki yaşadığım hayatta her şeyi yarım bıraktığımı, tamamlayamadığım çok şey olduğu düşüncesi de sarınca beni o fırtınalar kasırgaya dönüşüyor.
Bunun psikolojide ve felsefedeki tanımına baktığımda karşıma ; Yağmurlu ve puslu havalarda insanın içine çöken o sıkışma hissi, psikolojide mevsimsel duygu dalgalanmasıyla içsel kaçınmanın birleştiği bir durum, felsefede ise varoluşsal kaygının, insanın kendi eksikliğini fark ettiği o karanlık anın adı olarak tarif ediliyor.
İnsan böyle havalarda hem kendine yaklaşır hem kendinden kaçar; yarım bıraktıklarını düşününce de bu iç fırtına, ruhun derinlerinde bir kasırgaya dönüşür.
İşte öyle anlardan birindeyim ve bir pazar sabahı erken bir saatte evden yine kaçtım. Sahilde bir mekana attım kendimi kahvem ile buluştum ve eksik kalanlardan birini yazarak tamamlamak istedim. Tamamlanır mı bilmem.
**"İÇİMDE KAÇ KAPI VAR SANA AÇILAN"**
İçimde kaç kapı var sana açılan, bilmiyorum.
Bazen hepsinin gıcırdayan aynı kapı olduğunu düşünüyorum; bazen de her birinin ayrı bir cehenneme açıldığını.
Sevmenin insana verdiği o yarı kutsal, yarı lanetli duygudan olsa gerek, insan birini ne kadar çok severse, o kadar çok kapı birikir içinde. Ve kapı çoğaldıkça insanın ruhu daralır, nefesi eksilir, umudu ağırlaşır.
1. Kapı
Bu kapıyı açtığımda içeri keskin bir yalnızlık kokusu doluyor. Sanki günlerdir havalandırılmamış bir oda gibi.
Seninle ilk karşılaştığım an, işte burada saklı; ama bu karşılaşmanın güzelliği değil beni sarsan ,onda gizlenen sonu görüyorum. Çünkü insan birini gördüğü anda kaderinin eğilip büküldüğünü hisseder.
Görüş o kadar kısa, o kadar sıradanmış gibi görünür ki; oysa büyük yıkımlar hep böyle başlar.
2.Kapı
Burada zaman yok. Saatlerin hiçbir anlamı yok.
Seni özlediğim anların üzerime çöktüğü dev bir boşluk var.
Özlemek sandıkları gibi masum bir duygu değildir; insanın içini kemiren, gece uykusunun ortasında soğuk terlerle uyandıran bir karanlıktır. Senin adın içimde bir ağrı gibi dolaşıyor. Kaçsam takip ediyor, sustursam bağırıyor.
Dostoyevski’nin insanları hep kendi vicdanına zincirlenmiştir ya; benim vicdanım da seni özlemekten utanıyor bazen.
Çünkü özlem, insanı zayıf gösterir. Ben ise güçlüymüş gibi yaşayan zavallı bir gölgeye dönüyorum.
Yine de özlüyorum; çünkü özlemek, unutamayan ruhun tek lüksü.
3.kapı
Bu kapının ardındaki sesler beni her defasında ürkütür. İnsan içindeki kavganın en tehlikeli yeridir burası.
İki adam var burada. Biri seni kaybettim diye çıldırıyor, Öteki “kaybedecek bir şey yoktu zaten” diye alay ediyor.
Bu odada hakaretler, öfke patlamaları, kırık sandalye sesleri var.
Bu odada ben varım, çirkin, yorgun, kendine tahammül edemeyen.
Ve ne tuhaftır, en çok bu odada sana sığınıyorum. Çünkü insan en kirli haliyle bile sevdiğine sığınmak ister. Korkak bir dürüstlük gibi…
Sevginin utancını burada yaşıyorum.
4.kapı
Burası sessiz değil, sessizliğin bile çığlık attığı yer.
Sen sustukça büyüyen bir karanlık var burada.
Benim kelimelerim çoğaldıkça senin sessizliğin insanın yüzüne kapı çarpması gibi acıtıyor.
Konuşmayan bir insanın ardında ne kadar büyük uçurumlar saklı olabilir, bilirsin. Senin uçurumun beni içine çekiyor. Ve ben her defasında biraz daha düşüyorum.
Dostoyevski’nin “Suskunluk en büyük işkencedir” diyen o karakterleri gibi, ben de bu kapıda nefesimin tükendiğini hissediyorum.
İnsanı öldüren susmak değil, susulan şeydir çünkü.
Senin bende sustukların ağır geliyor.
5.kapı
Bu kapıyı açmaya her çalıştığımda elim titriyor.
Burası son duraktır, ölüm duygusunun kol gezdiği yer.
Bu odada seni artık beklemeyen bir adam var.
Yüzüme bakmıyor bile. Yorgun, suskun, umudun gölgesini bile istemeyen biri.
Bir gün o adama dönüşmekten korkuyorum.
İnsan sevdiğinden vazgeçtiği gün kendinden de vazgeçer çünkü.
O günü geciktirmek için kapıyı sıkıca kapatıyorum her zaman…
Ama kapı yokmuş gibi davranmak kapıyı ortadan kaldırmıyor.
Orada duruyor.
Tetikte bekleyen bir unutma ihtimali gibi.
6. kapı
Bu koridorun lambaları yanıp sönüyor.
Duvarları rutubet tutmuş.
Zemin taş, adımlarımın sesi yankılanıyor.
Burası seni beklediğim yer.
Korkutucu ama vazgeçilmez.
Ne kadar yürürsem yürüyor olayım, seni bulamıyorum; çünkü bekleyiş bir yürüyüş değil, bir çöküş biçimidir.
Dostoyevski’nin bir cümlesi gelir aklıma burada.
“İnsan en çok, geri gelmeyecek olanı bekler.”
Belki bu yüzden içimdeki en uzun koridor burası.
Belki bu yüzden beklemek, ruhumun en ağır cezası.
7.kapı
Bu odanın ne ismi var ne anlamı.
Bir masa, bir sandalye, pencere bile yok.
Ve yine de burada sana bir yer bıraktım.
Gel diye değil…
Bir gün gelmek istersen oturacak bir yerin olsun diye.
İşte budur içimdeki bütün kapıların karanlık sırrı.
Seni unutmadan yaşayabilmek ile senden vazgeçmeden ölmemek arasındaki ince çizgi.
Bu odada insanlık halimle hesaplaşıyorum;
Seni sevmek kaderim miydi, yoksa bir yanılgının içimde yarattığı karanlık bir tapınak mı?
Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
İçimdeki kapıların hepsi sana açılıyor.
Ve ben kapılardan çıkamadıkça seni daha çok seviyorum.
Bu belki lanet, belki mucize;
Ama insanın kaderi çoğu zaman bu ikisinin karışımıdır.
Ve bil ki beklemek yalnız bireysel bir yarık değil, sınıfsal bir yazgıdır da; yoksulun, işçinin, emekçinin kaderi hep biraz beklemekten, ertelenmekten, yarım bırakılmaktan örülür.
İçimdeki fırtına havadan değil, bu düzenin insana sürekli “sonra” dediği o büyük gecikmeden gelir. Beklemek bizde bir duygu değil, bir sınıf tecrübesidir; eksik hissetmek de kader değil, bu çürümüş düzenin kalbimize bıraktığı paydır.
Tüm bekleyen sınıf kardeşlerime...
Yorumlar
Yorum Gönder