**'Her Yolculuk Geride Bir Gün Batımı, İleride Yeni Bir Başlangıç Bırakır"**

 **'Her Yolculuk Geride Bir Gün Batımı, İleride Yeni Bir Başlangıç Bırakır"**


“Belki de varmak, bir yere gitmek değil; olduğun yeri kabullenmektir.”


İstasyonda garip bir sessizlik vardı. Kalabalık değildi ama kalabalık gibiydi; çünkü her insan kendi sessizliğini taşıyordu. Rayların arasına düşen taşlar, zamanın kırık dökük anılarını andırıyordu.

Adam bileti elinde tuttuğu halde, nereye gittiğini bilmiyordu. Trenin rotası belliydi, ama anlamı belirsizdi.


Elinde küçük bir bavul vardı, içinde ne kıyafet, ne kitap. Sadece bir mektup. Yıpranmış zarfa yazılmış birkaç satır:

“Gidersen, ardına bakma. Çünkü ardında kalacak olan ben değilim.”


Kadının el yazısı  zarfa sinmişti. Mürekkebi dağılmış, kelimeler yaşlanmış, ama acı taptazeydi.


Tren yaklaştıkça rayların sesi büyüdü. Bir kalbin kendini unutturmak isterken yeniden hatırlayışı gibi. Kapılar açıldı. Adam, içeri girdi.


Tren hareket ettiğinde rayların sesi müzisyenlerin kullandıkları bir metronom gibi atmaya başladı: ta-ta, ta-ta... Kalbin ritmiyle yarışır gibiydi.


“Her yolculuk biraz ölümdür,” diye düşündü,

“ama her ölüm de bir başlangıcın kıyısıdır.”


Tren şehirden uzaklaştıkça, sokak lambaları birer birer söndü. Camın ardında yalnızca gölgeler kaldı. Geçmişin gölgeleri. O şehirde yaşanan tüm geçmiş artık birer gölge gibiydi. 


Adam başını cama yasladı. Zihninde aynı sahne dönüp duruyordu: kadının gidişi.O gün, kadın bir şey dememişti. Sessizliğinde bütün vedalar gizliydi. Tıpkı ölüm gibi. Ölüm de pek çok şeyi gizler. Artık ölümle gidenleri bilmek imkansızdır. 


Onunla yaşadıkları bir film şeridi gibi aklına doldu.

Bir parkta birbirine bakan gözler…

Yağmurda paylaşılan tek şemsiye…

Bir göğüste unutulan bütün dertler... 


Ve sonunda hep aynı cümle: “Biz birbirimizi yarım sevdik.”


Belki de sorun tam oradaydı. Çünkü fazla sevmek, birini kendinden mahrum bırakmaktır demiştik. Adam öyle yapmıştı. Çok fazla sevip kendinden mahrum bırakmıştı belli ki. Bu yüzden  kadın, onun sevgisinin ağırlığı altında ezilmişti.


Tren kırsala vardığında, pencerede sadece karanlık ve arada bir hani berrak havalarda çakan yıldırımın kısa aydınlığı vardı.


O aydınlıkta, kadının yüzünü gördü sanki.Bir anlık yanılsama mıydı, yoksa hatıraların beyninde ona oynadığı oyun mu ? Bilemedi. 


“Biz hep yanlış duraklarda indik,” diye düşündü,

“oysa doğru olan belki de hiç inmemekti.” Belki bendim O yanlış durakları seçen diye düşündü. 


Trenin içindeki O zaman zaman titreyen sarı ışık, insanların yüzlerini yorgun gösteriyordu. Bir kadın kucağında bebeğini taşıyordu; çocuğun nefesi cama vuruyor, sonra kayboluyordu. O nefesin buharında, adam kendi yaşamının işte bu kadar kolayca silinip gidişini gördü.


Biraz ileride, askeri üniformasıyla bir delikanlı oturuyordu. Gözlerinde savaş vardı. Adam onu seyretti, düşündü: “İnsan bazen bir ideolojiye, bazen bir sevdaya, bazen de yalnızlığa asker olur.” işte ben dedi O yalnızlığa asker olmuş olanlatdanım diye geçirdi içinden. Ve yüreğine bir ateş düştü, hiç acısı dinmeyecek bir ateş. 


Trenin diğer ucunda yaşlı bir kadın vardı, kucağında solmuş bir çiçek. Yanında kimse yoktu. Belki bir mezara gidiyordu, belki bir vedaya.


Adamın içinden geçti: “Belki de hepimiz bu trende ölümü farklı biçimlerde taşıyoruz. ölüm hep yanı başımızda " ve mutlu olmadan ölmek ne acı, ne acı bir hayatı heba etmek. Hiçlik bu mu diye düşündü pencereden dışarı bakarak camdan akan yağmur damlalarına. Sanki onun yerine gökyüzü ağlıyordu. 


Yağmur başlamıştı işte. Raylar ışık altında parlıyor, her damla sanki zamanı yeniden yazıyordu göz yaşlarıyla. 


Tren bir istasyonda durdu; kimse inmedi, kimse binmedi.


Rüzgar içeri doldu, bir fısıltı bıraktı: “Varacağın yer, aradığın yer değil. Çünkü sen kendini arıyorsun.” 


Evet kendini arıyordu adam. Ama insan bir insanda kendini kaybetmesin. O yol göstermedikçe bulması imkansız. 


Tren birden sarsıldı. Dışarıda ışık kayboldu.

Karanlık içeri doldu, sanki canlı bir varlık gibi.

Adam kendi yansımasına baktı , solgun, yabancı, neredeyse tanımsız bir yüz. Kendine yabancılaşmıştı artık. 


Bir ses duydu: “Bir insan affetmediği sürece ölüdür.”


Ses kadının sesine benziyordu. O yumuşak, tanıdık ton… Gözlerini kapattı. Kadın karşısında oturuyordu sanki. Her yerde, her anda O vardı. 


“Sen,” dedi kadın, “beni değil, bende görmek istediğin şeyi sevdin. Ben gittiğimde, sen aslında kendini kaybettin.”


Adam, “Ben seni korumaya çalıştım,” dedi.

Kadın gülümsedi: “Hayır, kendini temize çıkarmaya çalıştın. Sevmek, korumak değil, kabul etmektir.”


Trenin içi artık bir vicdana dönmüştü. Her ses yankılanıyor, duvarlardan geri dönüyordu.

Adamın çocukluğu, annesinin sesi, çocukluğunda  en çok canını acıdan dizindeki yara, hepsi bir arada geçti zihninden.


“Her yara seni biraz daha büyütür,” demişti annesi.

“Belki de aşk da böyle bir yaraydı,” diye düşündü. “Beni öldürmedi ama büyüttü.” Büyüttü mü emin değildi artık. Artık hayatı ile ilgili hiçbir şeyden emin değildi. 


Çünkü yıllarca elleriyle resmini çizdiğini sandığı kadını bile  çok severek kaybetmişti. 


Tünelin sonundaki ışık göründü: ne sabah, ne lamba, sadece varoluşun kendisi. Belki kurtuluyordu, belki ölüyordu. Ama fark etmedi, çünkü o an ikisi de birdi.


Tren yavaşladı.Tekerleklerin sesi azaldı, ardından tamamen sustu.Kapılar açılmadı, ama dışarıda bir ışık vardı.


Ne dünya ışığıydı, ne öte tarafın. Sadece sessizlikle yoğrulmuş bir beyazlık.


Adam ayağa kalktı.Yolcular hala  hareketsizdi.

Birinin elinde bir kitap, sayfası yarım kalmıştı.

Belki herkes bu vagonda yarım kalmış bir şeyin içinde asılıydı.


Pencereye yürüdü.“Belki de varmak,” dedi kendi kendine, “bir yere gitmek değil, olduğun yeri kabullenmektir.”


Kapı kendiliğinden açıldı. Dışarıda hava yoktu, ama nefes vardı. Kalp atışı yoktu, ama yaşam vardı.


Kadının sesi bir kez daha yankılandı:

“Her yolculuk geride bir gün batımı, ileride yeni bir başlangıç bırakır.”


Adam gözlerini kapadı. Ne bir hatıra kaldı, ne bir korku.


Sadece huzur.


Tren sessizce geride kaldı. Raylar ufka uzandı.

Işık büyüdü.Ve adam kendi içine vardı.Belki ölmedi, belki yeniden doğdu. Ama fark etmedi  çünkü o an, her ikisi de birdi. 


Ve düşündü adam, İnsan, sevdiklerinden ayrıldığında değil; kendi içindeki karanlıktan geçip ışığı bulduğunda tamamlanır.


Kimi trenler istasyona varır, kimi sonsuzluğa.

Ama hepsi aynı şeyi taşır: Geride bir gün batımı, ileride yeni bir başlangıç., 


Yine akşam oluyordu yine gün batıyordu. Gün batımları hüzünlü bir keyif verir çünkü gün doğumu sadece bir umuttur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**