**"Aşkın Üçüncü Çağı"**

 Bu deneme, kendi iç yolculuğunda aşkı bir duygudan çok bir bilinç biçimi olarak görenlere adanmıştır.

        Birine değil, hayata aşık kalabilenlere. 


               **"Aşkın Üçüncü Çağı"**


“Aşk hiçbir çağda ölmedi.Sadece daha derine, insanın içine çekildi.”


Bir sabah uyandım. Pencerenin önünde geceyi delip gelen bir serinlik vardı. Dağların üzerinden ince bir sis geçiyor, toprak, uykusundan ağır ağır uyanıyordu.


Kuşlar, henüz doğmamış güneşi selamlar gibiydi.

Ve ben düşündüm: İnsan ne zaman unuttu yaşamayı sevmeyi?


Belki hızla koşarken düşürdü onu, ya da birini beklerken kendini beklemeyi unuttu.


Oysa aşk, beklemenin değil, var olmanın diğer adıdır. Birini sevdiğinde, dünyayı yeniden kurarsın.

Rüzgâr bile başka eser, su bile başka akar.


Birinci çağda aşk bir ateşti. Yakardı, aydınlatırdı, ama çoğu zaman kül de ederdi. İnsan sevmeyi savaş sanırdı.


“Sen benimsin,” derdi, “ben de senin.”


Sahip olmanın karanlığında yanardı ışığı. Aşk, kavganın bir biçimiydi o zaman; kazanmakla yan yana, kaybetmekle iç içe.


Ama her külün içinde gizli bir kor kalır. Ve insan, o közle kendine yol bulur.


İkinci çağda, aşk yorgundu. Sözcükler çoğaldı, duygular azaldı. İnsanlar konuşmayı öğrendi ama

birbirini duymayı unuttu.


Sevgi bazen bir kaçışa, bazen bir hatıraya dönüştü.

“Seviyorum” demek kolaylaştı, ama sevmek , hala zordu.


O çağda herkes, birbirine değil, kendi yankısına aşık oldu.


Ve şimdi, üçüncü çağdayız. Aşk artık bir ses değil, bir yankı. Bir fırtına değil, bir meltem. Ne büyük vaatleri var, ne de yalan tesellileri. Sadece var.


Akar, tıpkı su gibi , nerede bir boşluk bulsa orayı doldurur, ama hiçbir yere ait olmaz.


Bu çağda insanlar birbirine “kal” demiyor.

Çünkü herkes bilir, hiçbir şey sonsuza dek kalmaz.

Ama birinin ellerinde kalbini birkaç dakika bile taşıyabiliyorsan, o da bir ömür kadar değerlidir artık.


Üçüncü çağda aşk, bir denge sanatı. Birlikte eksik kalmayı öğrenmek.


Bir bahar sabahı, gökyüzü mavi değilse bile umut mavi kalabilir. Bir sonbahar akşamı, yapraklar dökülürken bile hayat yeşerir. Çünkü aşk, mevsimlerin değil, kalbin takvimindedir.


Bir gülüşün ardından bütün kışlar eriyebilir,

bir vedanın içinde bile bahar gizlenebilir.


Artık sözcükler sadeleşti. Bir “merhaba”, bir “nasılsın”, bir “iyi ki geldin”…


Her biri bir yeniden doğuş kadar kıymetli.

Sevmenin yeni bir dili yok ama eski kelimeler yeniden anlam kazanıyor.


Belki de aşkın üçüncü çağı,insanın kendiyle barıştığı çağdır. Birini sevmeden önce kendine “Ben buradayım,” diyebildiği çağ.


Kimse kimsenin eksik parçası değil artık. Tamamlanmak değil mesele; birlikte eksik kalmayı kabul etmek.


Bir deniz kıyısında yürürken ayak izlerinin yan yana düşmesi yeter. Bir kahvenin buharında sessizce oturmak yeter.


Sevmek artık sahip olmak değil; birlikte sessiz kalabilmektir.


Aşkın üçüncü çağında umut, büyük bir devrim gibi değil, küçük bir tebessüm gibi gelir. Karanlığı delmez ama aydınlatır.


Bir gün biri gelir; sana hiçbir şey vaat etmez.

Ne sonsuzluk, ne güvenlik, ne söz. Ama yanında yürürken zaman yavaşlar, ve anlarsın. 


İşte bu, aşkın üçüncü çağı. Ne yakar, ne söndürür;

sadece ısıtır.


 “Bir gün, herkes birini değil,kendini sevmeyi öğrenince dünya biraz daha yaşanılır olacak.”


Aşkın üçüncü çağı, kendini unutmadan bir başkasında yeniden doğmaktır. Kırılmadan, eğilmeden, sahip olmadan; ama bütün kalbinle var olarak.


Ve insan, sevmeyi böylesine öğrendiğinde dünya yeniden şiir olur.


Birinin kalbinde şiir olma umuduyla...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**