**"Yeşil Enerjinin Kara Yüzü"**

 **"Yeşil Enerjinin Kara Yüzü"**


“Temiz enerji” masalının ardında, kirli bir madencilik gerçeği yatıyor. Yaptığımız tüm okumalarımızdan bunu artık çok iyi biliyoruz. 


Bize anlatılan yeşil dönüşüm hikayeleri ; Güneş panelleri, rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar ve dijital cihazlar…  Hepsi, insanlık tarihinin yeni bağımlılığına , nadir metallerin emperyalizmine hizmet ediyor. Dünyayı kurtardığımızı sanarken, belki de yalnızca başka bir yıkımı hızlandırıyoruz. Bu artık saklanamaz bir gerçek. 


Biz okuduklarımızı, öğrendiğimiz ayrıntıları yazmaya devam edelim. Bu işin ayrıntılarını anlatmaya devam edelim. Çünkü yeni sömürü alanı burası. 


Bugün dünya, “yeşil dönüşüm” adı altında tarihinin en büyük endüstriyel yeniden yapılanmasını yaşıyor.

Hükümetler karbon nötr hedefleri açıklıyor, dev şirketler rüzgar ve güneş yatırımlarını “gezegenin kurtuluşu” olarak pazarlıyor. Kapitalizm 500 yıldır yalan konuşuyor hala yalanlarına devam ediyor. 


Ama gerçekte ne oluyor?


Kanadalı madenciler, yatırımcılar, danışmanlar ve bürokratlar Toronto’daki otellerde bir araya gelip “nadir metallere hücum” konferansları düzenliyor. Çünkü artık petrodolar çağının yerini madendolar çağı alıyor demiştik. 


Yeni enerji ekonomisinin görünmeyen yakıtı, lityum, kobalt, nikel, nadir toprak elementleri ve grafit…

Hepsi yoksul ülkelerin dağlarından, ormanlarından, köylülerinin yaşam alanlarından sökülüp alınıyor.


“Yeşil” denilen teknolojiler o kadar da yeşil değil. Her bir güneş paneli üretilirken 70 kilogramdan fazla CO2  salınıyor. Hani Karbon salınımını sıfırlayacaktık? 


Elektrikli araçların bataryaları yüzlerce kilo ağırlığında ve bunların üretimi klasik otomobillerden daha fazla enerji ve atık gerektiriyor.


Bir çipin üretiminde ortaya çıkan atık oranı 1’e 16.000. Kısacası, çevreci diye pazarlanan sistemin çevresel faturası korkunç boyutlarda.


Rüzgar türbinlerinin kanatlarından güneş panellerine kadar her “temiz” ürün, kirli bir üretim zinciriyle hayat buluyor.


Bu sistem, “karbonsuz ekonomi” söylemiyle aslında yeni bir madencilik furyasını doğurdu. Çin’in Baotou kentinde, nadir toprak elementlerinin işlendiği alanların etrafında Çernobil seviyesinde radyasyon ölçülüyor. Kongo’da çocuklar kobalt madenlerinde zehir soluyor.Latin Amerika’da lityum havzaları kuruyor, yerel halk suya hasret kalıyor.


Yani “temiz enerji”nin üretimi, kirli jeopolitiğin yeni biçimi. Batı kendi karbon ayak izini temiz gösterirken, kirini Güney’e ihraç ediyor.


Batı dünyası, “geri dönüşüm ekonomisi”ni bir kurtuluş reçetesi gibi sunuyor. Ama bu yalnızca başka bir yanılsama.


Nadir metallerin geri kazanımı son derece zor, pahalı ve verimsiz. Tokyo Üniversitesi’nden bilim insanı Toru Okabe’nin dediği gibi:


 “Size umut verici bir teknoloji tanıtıyorum ama ekonomik olarak karlı değil.”


Japonya geri dönüşümle kendi madensizliğini telafi etmeye çalışıyor. Ama bu “döngüsel ekonomi” bile bağımlılığı azaltmıyor, yalnızca kirli üretimi yeni bir biçime sokuyor.


Elektronik atıklar Asya’ya ihraç ediliyor; ABD’nin ürettiği atığın %80’i doğrudan Asya’ya gidiyor.

Japonya, Basel Sözleşmesi’ne taraf olmasına rağmen elektronik atıklarını Çin’e gönderiyor.

Yani “geri dönüşüm” adı altında bir de atık sömürüsü sürüyor.


Her dijital cihaz ,bilgisayar, telefon, bulut sistemi, görünmeyen bir madencilik zinciriyle ayakta duruyor.


Bir e-posta göndermek bile, bir ampulün iki saatte tükettiği kadar enerji harcıyor. Veri merkezleri, 30.000 kişilik şehirler kadar elektrik tüketiyor.

Dijitalleşme çağında bile hala doğadan kopmadık; tam tersine, daha çok madene bağımlı hale geldik.


“Karbon ekonomisi” bitti diyorlar; ama yerini madenci ekonomisi aldı. Artık savaşların, darbelerin, diplomatik krizlerin konusu petrol değil, lityum, kobalt ve nikel.


Enerji dönüşümü, yalnızca enerji kaynaklarını değil, küresel iktidar ilişkilerini de yeniden düzenliyor.


Batı dünyası kirli üretimini, düşük çevre standartlarına sahip ülkelere kaydırarak ahlaki bir maske takıyor.


Yoksul halkların toprağı, havası, suyu “temiz enerji” uğruna kirletiliyor. Sonra da bu döngü, “yeşil kalkınma” adı altında meşrulaştırılıyor.


Dünya Bankası’nın uyarısı açık:


“Yeşil teknolojiler, daha az değil, daha çok ham madde gerektirecek.” Önümüzdeki otuz yılda insanlık, geçmiş tüm kuşakların toplamından fazla metal tüketecek. Bu, “sürdürülebilirlik” değil, yalnızca ekokırımdır, doğanın kıyımıdır.


Gerçek bir enerji dönüşümü, üretim ve tüketim ilişkilerinin kökten değişmesiyle mümkündür.

Ama bugün yapılan, aynı kapitalist motorun yakıtını değiştirmektir: Petrol yerine maden. Karbon yerine kobalt. Kara altın yerine gri toprak.


Batı, bu kirli dönüşümün sorumluluğunu Çin’e, Kongo’ya, Kazakistan’a yıkmak istiyor. Oysa bu düzeni kuran, batının sermaye mantığı ve tüketim kültürüdür.


Biz bugün “yeşil geçiş”i değil, yeni bir sömürge çağını yaşıyoruz.


Ve belki bir gün çocuklarımız geriye bakıp şöyle diyecek:


“21. yüzyıldaki atalarımız, nadir metalleri bir çukurdan çıkarıp başka bir çukura koyan insanlardı.”


Yeşil enerji, dijital dönüşüm, sıfır karbon...

Bu kavramlar umut kadar tehlike de taşıyor.

Gerçek çevrecilik, yeni bağımlılıklar yaratmadan, üretim ve yaşam biçimlerini kökten dönüştürmeden mümkün değil.


Yoksa “yeşil devrim”, yalnızca kapitalizmin yeni rengi olmaktan öteye gidemez.


Bize başka bir devrim lazım, dünyayı da bu vampirlerin, barbarların elinden kurtaracak bir devrim. İşçi sınıfının kendi elleriyle yapacağı bir devrim. 


Bizi bir kızıl şafak kurtaracak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**