**"İllüzyonun Sonu: Devlet mi Var, Şirket mi?"**
**"İllüzyonun Sonu: Devlet mi Var, Şirket mi?"**
Bir yanı Gazze’de dümdüz olmuş şehirler, diğer yanı Suriye’de darmadağın olmuş bir ülke. İran’da suikastlar, Hizbullah’ta kanat kırıklığı, Suriye’de HTŞ’nin saltanatı ve ÖSO’nun Türkiye tarafından her türlü fonlanarak bir nevi taşeronlaştırılması ve günün sonunda elde kalması …
Öte yandan, İsrail’in Şam’a doğru uzayan elleri ve PYD’nin yeni hükümetle anlaşma zemini kurarken, askeri gücünü elinde tutma becerisi.
Tüm bunlar olurken Türkiye’de ne mi var? Mavi Vatan düşleri, Suriye'de Kürt özerkliğine karşı hamlelerin ABD’nin Kürtlere desteğiyle ertelenmesi, İmralı ile kapalı kapılar ardında süren muğlak ilişkiler, Kürt hareketinin buna verdiği cevaplar, kayyum politikaları, ekonomik kriz ve AKP’nin sürekli yenilenen büyük illüzyonu: Güçlü devlet algısı.
Devlet mi dedik? İşte tam burada duralım. Devlet dediğimiz, sosyal bilimlerde, felsefede, ekonomide farklı açılardan yorumlanan bir yapı. Klasik anlamda burjuvazinin iktidar aygıtı olarak tanımlanan devlet, bizde de adım adım şirketleşti.
Kamu kaynaklarının talan edilmesi, stratejik varlıkların satılması, eğitimden sağlığa kadar her alanda piyasa mantığının hâkimiyeti, şirket-devlet konseptinin en keskin örneklerini sundu.
Peki ya bu model işçi sınıfı için ne anlama geliyor? Enflasyon altında ezilen asgari ücretli, açlık sınırının bile gerisinde kalan emekli, her geçen gün zorlaşan hayat koşullarıyla boğuşan halk…
Hepsi, sermayeye vergi affı, müteahhitlere teşvik paketi, yandaşlara ihaleler düşerken sistemin “kaybedenleri” olarak kaderlerine terk edildi.
Ancak bu kaybedenler yalnız işçiler, emekçiler mi? Hayır. Tüm ulus devlet aygıtı dağılma sinyalleri veriyor. Ulus devlet yapısı, iç politikadaki çarpıklıklarla deforme oldu.Kimi zaman şirket, kimi zaman düşman seçtiklerine ulus devlet refleksi.
Bugün AKP’nin çizgisini takip etmek için teleskop yetmez. Bir yanda Osmanlıcı retorikler, diğer yanda şirketleşmiş devlet modeli.
Bir gün Kürt hareketiyle temas, ertesi gün Kürt düşmanlığı. Mavi Vatan savunusu, ama Yunanistan ve ABD karşısında sürekli geri adım. Libya macerası, fakat bölgedeki siyasi denklemin tamamen aleyhine dönmesi. Ukrayna meselesinde Soçi görüşmeleri derken denklemin dışına itilme süreci… Dış politikada manevralar çok, ama sonuç ne?
İçeride Cadı Avı, Dışarıda Hayal Kırıklıkları
İç siyasette ise tam bir şizofreni hali. Halk, derinleşen yoksulluk karşısında ayakta kalmaya çalışırken iktidar, bütün sorunları “beka” üzerinden okuyarak her şeyi gözlerden kaçırmaya çalışıyor.
Bunun bir ayağı da sistematik cadı avı. Kimi muhalifse yaftalanıyor, kimi isyan ederse hain ilan ediliyor.
Bu arada, Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek en güçlü rakiplerden biri olan İmamoğlu için devlet imkânlarıyla yürütülen karşı kampanyalar, diploma meselesinde dönen tiyatrolar. Diploması hala sorgulanan bir devlet başkanı, diploması uzun yollar kaddetmiş ülkeyi yönetmeye aday bir belediye bsşkanı ve bir güreşçinin sahte diplomayla vekilliğe kadar yükselmesi… kimbilir daha neler göreceğiz.
Bürokraside liyakatten bahsetmek artık komedi unsuru oldu. Hulusi Akar’ın kızının biyolojiden tıbba ışık hızıyla geçişi, Amerika’dan İstanbul’a kadar diplomaların transfer süreci, sahte diplomalarla yönetilen kurumlar…
Bütün bunlar halkın gözünün önünde yaşanırken, işçiler haklarını almak için greve gidiyor, emekliler barınamaz hale geliyor, ama tek adam rejimi bütün bu çürümüşlüğü bir illüzyonla örtmeye devam ediyor: “Güçlü devlet” algısı.
Kapitalizmin kriz anlarında en sık kullandığı yöntem, kitleleri büyük anlatılarla uyutmak olmuştur. Bugün Türkiye’de de aynısı yaşanıyor. “Beka sorunu var” deniyor, ama devlet çöküşte. “Dış güçler” suçlanıyor, ama ülkenin tüm kaynakları yabancı sermayeye peşkeş çekilmiş. “Ekonomi iyiye gidiyor” deniyor, ama halkın cebindeki para buharlaşıyor.
Marksist terminolojiyle konuşursak, altyapı ile üstyapı arasındaki çelişkiler en sert şekilde ortaya çıkmış durumda. Sermayenin, devlet kurumlarını tamamen ele geçirmesi, şirket devlet modeline geçiş ve toplumun buna karşı refleks geliştirememesi, bir hegemonya krizini işaret ediyor.
Gramsci’nin kavramıyla söylersek, hegemonya çökerken, otoriterleşme ve baskı artıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu tablo, tam da bu sürecin bir örneği.
Fakat baskı arttıkça halkın öfkesi de birikiyor. Bugün işçiler grev yapıyor, emekliler isyan ediyor, gençler gelecek göremiyor. AKP’nin ise bu öfkeyi dindirecek hiçbir çözümü kalmadı. Tek bildikleri, illüzyonu sürdürmek. Ama illüzyonun sonuna geldik.
Türkiye, ya bu bataklıktan radikal bir dönüşümle çıkacak ya da daha derin bir çöküşe sürüklenecek. Başka bir seçenek yok.
İşte bu radikal çıkışın tek yolu birlikte hareket etmektir. Elele vermek, birlikte mücadele etmek.
Hiç kimse en devrimci, en iyi bilen değildir. En olan ortak akıldır, birlikte mücadeledir.
Yorumlar
Yorum Gönder