**"“Hayatın Anlamına Dair”**

 “Hayat, cevabı bulunacak bir bilmece değil; her gün yeniden yazılan bir denemedir.”

SHB


**"“Hayatın Anlamına Dair”**


Kendimle konuşuyorum, öfkeleniyorum, umutsuzluğa kapılıyorum yine de teslim olmuyorum. Asla vaz geçmiyorum. Hayatın bir anlamı var biliyorum. Bu anlamı yakalamaya çalışıyorum. 


İç monologlarım oluşuyor beynimde, hiç susmuyor şu sıralar ne beynimin ne yüreğimin sesi. Hep bir sorgu, hep bir düşünce. Bazen isyan oluyor bazen derin bir sessizlik. 


Yaşıyorum evet, nefes alıyorum herkes gibi. Doğanın diğer parçaları gibi, onun bir parçasıyım. Ama beni diğerlerinden farklı yapan milyonlarca yıl içinde geliştirdiğim düşünme yeteneğim. 


İşte bu beni yoruyor. Bir anlam arayışına itiyor. İnsan, hazır bir anlam bulamaz; özgürlüğüyle kendi yaşamının anlamını yaratmak zorundadır.

Başka bir deyişle, Sartre’ın dediği gibi: “İnsan, özünü sonradan kendisi kurar.”


İşte mücadelemle, sorgularımla, sevdalarımla, sevdiklerimle bu anlamı, kendi özümü kurmaya çslışıyorum. 


Bazen düşünüyorum: bu hayat neyin peşinde? Doğduğum andan beri önümde açılan yolun gerçekten bana ait olup olmadığını soruyorum kendime. 


Yoksa ben sadece benden öncekilerin ayak izlerini mi takip ediyorum? Hayatın anlamı dediğimiz şey, belki de tam burada gizli: kendi yolunu bulmaya çalışırken, başkalarının izlerini silemeden, onlarla beraber yürümekte.


Umudum var mı? Evet, var. Ama çoğu zaman umudumun gölgesinde bir umutsuzluk geziniyor. Umut dediğim şey, bir kırıntı; bazen yolda rastladığım küçücük bir tebessüm, bazen bir söz, bazen bir hatıra. 


Umutsuzluk ise çok daha büyük, daha kalın, daha koyu bir perde. Ama garip bir şekilde, umutsuzluk olmasa umudun da bu kadar parlamayacağını biliyorum. Karanlığın içinde bir kıvılcımın nasıl da göz alıcı olduğunu anladığımda, aslında karanlığa da teşekkür ediyorum.


Beklentilerim var hâlâ. Belki fazlasıyla. Bir gün yazdıklarımın birilerine dokunacağına dair, bir gün emeklerimin karşılığını alacağıma dair, bir gün insanlığın daha adil bir dünyaya uyanacağına dair…


 Ama her beklentiyle beraber gelen hayal kırıklığını da yaşıyorum. Yine de vazgeçemiyorum. Çünkü beklenti olmadan yaşamak, neredeyse ölmek gibi geliyor. İnsan bir şeye yönelmeden, bir şeye uzanmadan nasıl yaşayabilir ki?


Mutluluk meselesine gelince… Hiçbir zaman uzun süreli, tamamlanmış bir mutluluğa sahip olamadım. Belki kimse olamıyor. Mutluluk bir an meselesi: sabah çayını içerken pencereden içeri giren ışık, dostlarınla kahkahalara boğulduğun bir akşam, sevdiğin birinin gözlerine baktığında hissettiğin huzur.


 O anlar geliyor ve geçiyor; geriye hep bir özlem kalıyor. Ama belki de mutluluğun özü budur: yakalanmaya çalışıldıkça kaçan, ancak yaşanırken fark edilmeyen bir şey.


Özlem… işte o hiç gitmiyor. Geçmişte bıraktığım anlara, yitirdiğim insanlara, hayalini kurduğum geleceklere, hatta bazen hiç yaşamadığım ama yaşamak istediğim ihtimallere özlem duyuyorum.


 Özlem, sanki ruhumun yakıtı. Bir eksiklik hissi; ama aynı zamanda beni yürütmeye devam eden şey. Eğer hiç özlemeseydim, belki çoktan dururdum.


Ve bütün bunların ortasında kendime soruyorum: Hayatın anlamı nedir?


Belki bir başkasının cevabını ödünç almak mümkün değil. Belki anlam, bir kitaptan, bir öğretiden, bir inançtan alınabilecek bir şey değil. 


Belki anlam, tam da bu soruyu sorarken, yürümeye devam ederken, düştüğünde yeniden kalkarken, mücadeleyi sürdürürken yaratılıyor.


Biliyorum, bir gün ben de biteceğim. Ama belki hayatın anlamı, bittiğinde değil; sürdüğü müddetçe var. 


Umutla, umutsuzlukla, hayal kırıklıklarıyla, mutluluğun kırıntılarıyla ve hiç dinmeyen bir özlemle. Ve belki de bu içsel konuşmalarım, benim asıl yolculuğum.


Ve bütün bu soruların, umutların, hayal kırıklıklarının, özlemlerin ardından biliyorum ki hayatın anlamı yalnızca mücadelede değil, yüreğin en kırık köşesinde de gizlidir.


Ve bütün bu sorgulamaların, umudun ve umutsuzluğun, özlemin ve mücadelenin arasında kalbimde hep bir yara var: sevda. 


Kaybolmuş bir aşkın izi, hâlâ içimde yankılanıyor. Belki de hayatın anlamı, bir insana duyulan o tarifsiz bağlılıkta gizlidir. O sevda çoktan bitmiş olsa bile, geriye bıraktığı acı bile bir anlam taşır.


Sevda, insanı hem yaralayan hem de iyileştiren tek çelişkidir. Kaybolmuş bir aşk, insanın yüreğinde bir boşluk açar; ama aynı boşluk, özlemin ve umudun en derin kaynağına dönüşür. 


Belki de aşk, asla tamamen kaybolmaz. O, anıların içinde, hatırladığım bir gülüşte, bir şarkıda, bir sokak köşesinde yaşamaya devam eder.


Ve işte tam da bu yüzden, kaybolmuş bir sevda bile bana şunu hatırlatıyor: İnsan, yalnızca aklıyla değil; kalbinin en kırık, en yaralı köşesiyle de yaşamın anlamını kurar.


Anlam arayışım, bedenim toprağın sessizliğine karışıncaya dek sürecek sanırım. Her bir molekülümden yeni bir hayat, her bir hayattan yeni bir anlam doğacak. 


Kalın sağlıcakla!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**