**"Ataletle Olmaz"**

 **"Ataletle Olmaz"**


Bir söz çarptı yüzüme:

“Bu ataletle olmaz. Mücadele tatil tanımaz, iş tanımaz, çocuk tanımaz.”


Ve haklıydı. Çünkü biz, mücadeleyi hayatın kenarına koydukça, devrim sadece boş zaman uğraşı haline geliyor. 


İşten artan vakitte, tatilden dönünce, keyfimizi bozmadığında uğranan bir hobiye indirgeniyor. Oysa mücadele hobi değildir. Mücadele, hayatın kendisidir.


Bugün kendini sosyalist partilerde, emek örgütlerinde, derneklerde örgütlü sanan nice insan, mücadeleyi hep erteliyor. 


İş, çocuk, aile, tatil, keyif bahane ediliyor. Mücadele hep “sonra”ya bırakılıyor. Sosyal medyaya birkaç paylaşım, iki söyleşiye katılım, bir kültürel etkinlik… sonra da “bugün de iyi iş çıkardık” diyerek sofrada iki kadeh rakı ile günü kapatmak. Bu mudur devrimcilik? Bu mudur örgütlü sorumluluk?


Lenin, “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” derken, teoriyi süs olarak değil, eylemin kılavuzu olarak koymuştu önümüze. 


Marks, işçi sınıfına dünyayı değiştirme görevini verirken, “filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar, oysa mesele onu değiştirmektir” diye haykırmıştı. O halde soruyorum: Bugün kaçımız dünyayı değiştirmek için gerçekten kolları sıvıyoruz? Kaçımız teoriyi, eyleme dönüştürmek için ateş gibi yüreğimizde taşıyoruz?


Bizim yoldaşlarımız darağaçlarında boy verdiler. İnfaz mangalarının karşısında gözlerini kırpmadılar. Zindanlarda yıllarını yaktılar, işkencede dişlerini sıkıp devrim marşları söylediler.


 Sevdiği yurdunun dağlarında, göğsünü mermiye siper ederek can verdi nice yoldaşımız. Bir köşe başında, daha gencecik yaşında polis kurşunuyla düşen arkadaşlarımız var. Onların tek tesellisi, bizlerin, bıraktıkları yerden bayrağı alıp bir adım daha ileri taşıması olacaktı.


Ama biz ne yapıyoruz?

O yoldaşların yasını tutmakla yetiniyoruz. Anma günü gelince şiir okuyoruz, slogan atıyoruz, sosyal medyada fotoğraf paylaşıyoruz. 


Oysa mücadele, onların bıraktığı yerden bayrağı devralmak demektir. Bayrağı taşırken düşersen, ardındaki yoldaşına devretmek demektir.


 Mücadele zinciridir devrimcilik; kimse tek başına sonsuz koşmaz. Ama kimsenin de bayrağı yere düşürmeye hakkı yoktur!


Bugün devrimciyim diyenler, devrimciliği “boş vakit etkinliği”ne çevirirse, gelecek kuşaklara ihanet etmiş olur. 


Çünkü devrim, sadece iktidarı eleştirmek değildir. İktidarı yıkma iradesidir. Devrim, sadece söyleşi düzenlemek değildir. Sokaklarda, fabrikalarda, okullarda, tarlalarda kavga etmektir. Devrim, yalnızca fikir üretmek değil, fikir için bedel ödemektir.


Korkmadan söyleyelim:

Bu anlayışla, yani “mücadele ertelenebilir, keyfim bozulmasın, ailemle vakit geçireyim, tatilimi yapayım, işim gücüm düzelsin, sonra dönerim” diyerek bir devrim değil, bir demokrasi mücadelesi bile verilmez. Böyle bir ataletle bırak devrimi, düzenin küçük taşları bile oynatılmaz.


Devrimcilik, vazgeçmeyi bilenlerin işidir. Bugün devrimci olduğunu iddia eden herkes, düşmüş yoldaşların yüzüne bakabilmek için kendine şu soruyu sormalı:

“Onlar darağaçlarında, zindanlarda, dağlarda, sokaklarda can verirken, ben ne yapıyordum? Hangi bahanenin ardına sığınıyordum? Hangi keyfimi mücadeleye tercih ediyordum?”


Ve eğer bu soruya yanıtın utanmadan verilemiyorsa, bil ki bayrağı yere düşürüyorsun.


Ataletle olmaz.

Bahanelerle olmaz.

Mücadele ertelenmez.

Mücadele, yükün tam ortasında, işin, çocuğun, ailen, tatilin arasında yapılır.

Çünkü mücadele, boş zaman uğraşı değil; yaşamın ta kendisidir.


Ya gerçekten mücadele edeceğiz, ya da “devrimci” kelimesini dilimizden, üzerimizden silip atacağız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**