**"Altın mı Su mu? "**

Bugün Birgün gazetesine göz atarken baş sayfada son 2 ayda 104 maden arama ruhsatının şirketlere dağıtıldığını acı bir gülümseme okudum. Nereye varacak bu yok oluş? 


Talanın büyüklüğü, soygunun tarif edilemez boyutları, insanlığa düşmanlığın acımasızlığını bir kez daha görmek ve anlamak beynimi uyuşturdu. Peki buna karşı tepkimiz? Maalesef bir vurdum duymazlık. 


Haber yazısında şöyle deniliyordu ; AKP iktidarı, ‘işgal yasası’nın gündeme gelmesiyle iştahları kabaran ulusal ve uluslararası maden şirketlerinin yüzünü güldürmeye devam ediyor.


Teklifin gündeme geldiği günlerde başlayan ruhsatlandırma furyası, Meclis’ten geçtikten sonra da devam etti. Son iki ayda şirketlere verilen maden arama ruhsatı sayısı 104’ü buldu.


İklim krizi ve artan kuraklıkla boğuşan aralarında Sinop, Dersim, Muğla, Çanakkale gibi illerin de olduğu 40 farklı kentte doğa sermayeye açıldı.


Ruhsatların 15’ini altın madeni arama ruhsatı oluşturdu. Verilen ruhsatlarla birlikte Samsun’da, Kütahya’da, Aksaray’da, Tokat’ta, Çorum’da ve Dersim’de altın aranabilecek.


İşte burada aklıma başlıkta yazdığım soru geldi ; altın mı su mu? 


Kapitalizm bugün bize basit bir soruyu yakıcı bir gerçeklik olarak dayatıyor.  Kasalar altınla dolup taşabilir, şirket bilançoları milyarlarla şişebilir. 


Ama bir gün musluğu açtığında damla akmazsa, tarlada buğday yeşermezse, sofrada ekmek olmazsa, o altını çiğneyip yiyemezsin.


Türkiye’de madencilik yasası, özellikle altın madenciliği için uluslararası şirketlerin lehine düzenlenmiş durumda. 


Maden şirketleri toprağı siyanürle yarıyor, dereleri asitle zehirliyor, yeraltı sularını kurutuyor. Kanunlar, suyun, ormanın, köylünün, doğanın değil; şirketin, yatırımcının ve sermayenin çıkarını gözetiyor.


Bir köyün içme suyu kaynağını kesmek, bir vadinin yaşam damarlarını kurutmak, kapitalizmin gözünde sadece “maliyet.”


Kapitalizmin doğası şudur: yaşamı meta haline getirmek. Altın, hisse senedi, döviz rezervi… bunlar insanın yaşamak için ihtiyacı olan şeyler değildir; bunlar kârın sembolleridir.


 Fakat su, ekmek, nefes… bunlar olmadan hayat yoktur. Kapitalizm, sermayenin sürekli büyüme iştahıyla, yaşamın bu en temel kaynaklarını yağmalıyor.


Bugün “altın çıkarma” adına yapılan, aslında “geleceği yok etme” operasyonudur.

Bir litre altın için binlerce litre suyu kirleten bu düzen, insanlığa şu soruyu dayatıyor: Sermaye mi yaşasın, halk mı yaşasın?


Türkiye özelinde tablo çok daha çıplaktır. Devlet, şirketlere teşvik, vergi muafiyeti, kredi garantisi sağlar. Köylüye, işçiye, halka ise “katlan” denir.


Kaz Dağları’ndan Fatsa’ya, Erzincan İliç’ten Bergama’ya kadar altın madenciliği projeleri, bir “servet transferi mekanizması”dır. Sermaye birikiyor, şirket kâr ediyor; köylü toprağını kaybediyor, halk suyunu kaybediyor, işçi canını kaybediyor.


Bu tam anlamıyla sınıf meselesidir:Suya erişim hakkı için mücadele eden köylü ve işçi sınıfı, Altın için toprağı yaran şirket ve onun devlet aygıtı.


Kapitalizm, doğayı ve toplumu tüketerek ayakta kalıyor. Fakat burada bir çelişki var: Sermaye kâr etmek için yaşamı öldürüyor; ama yaşam öldüğünde sermaye de mezara giriyor. Bu, sistemin kendi intiharına giden yoludur.


Bugün Türkiye’de ve dünyada mücadele şudur: Altının parıltısına mı teslim olacağız, yoksa suyun berraklığını mı savunacağız?


Altın kasalarda saklanabilir; ama su yok olursa, yaşam da yok olur. Ve sınıf mücadelesi, tam da bu noktada, halkın “yaşamı savunma” mücadelesi olarak yeniden doğuyor.


O zaman bu ölü uykusundan uyanma zamanı, uyanamazsak hepimiz yok olacağız. Su bitiyor, çocuklarımızın içeçek bir damla suyu olmayacak. 


Daha nasıl anlatılır ayağa kalkmak için!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**