**"Madencilik, Yeşil Dönüşüm ve Sınıf Mücadelesi'**
**"Madencilik, Yeşil Dönüşüm ve Sınıf Mücadelesi'**
Bugün her yerden susuzluk haberleri geliyor. Yeni yasal düzenlemeler yapılıyor madencilik için. Bütçe deniliyor, kalkınma deniliyor.
Bunun için şöyle bir gezineyim dedim nette. Bu konuda neler yazılmış, halkı manipüle eden ne tür haberler yapılmış.
Çünkü o kadar kendi hakkına ve sömürüsüne duyarsız kitleler yaratılmış ki istedikleri gibi düzenlemeleri yapabiliyorlar. Daha dün iş bırakma ve alanlara davet etti sendikalar ama görüntü bir kaç büyük şehir dışında felaketti.
Kendi ekmeği için kıyıda köşede atıp tutanlar konu meydan olunca ya korkak ya vurdum duymaz ya da devletten beklenti içindeler kazanma sırası bize de gelecek, reisin bir bildiği var duygu salınımı içindeler.
Reis'in AKP - SARAY iktidarının çeyrek asırdır nasıl bir bildiği olduğunu hala öğrenemedik demek. Ya çok safız, ya da çok korkak.
Yandaş Yenişafak gazetesinde geçmiş tarihlere ait geniş bir açıklsma / haber buldum. Madencilik sektöründe ülkenin nasıl bir zenginliği olduğunu söylüyordu Dr. Maden Mühendisi Muhterem Köse.
Bu zenginlik kesinlikle toprak altında kalmamalı acilen çıkartılmalı ve ülkenin kalkınmasının önü açılmalıydı. Bu yüzden yani kalkınmak için daha çok enerjiye ve madene ihtiyaç vardı.
Dili, tavrı sermayeye hizmet ediyor. Şimdiye kadar yapılan madencilik faaliyetlerinin yaşattığı felaketlerden hiç bahsetmiyor.
Türkiye'nin toplam 3.5 trilyon dolar değerindeki maden varlığına dikkati çeken madencilik sektörü temsilcileri, bu varlığın ekonomi için lokomotif olabileceği görüşünde.
Sektör temsilcileri “Hangi zenginliklerin üzerinde yaşadığını bilmeyen toplumlar zengin kaynakların fakir bekçisi durumuna düşer” diyor.
Yani tek dertleri doların yeşili. Türkiye’nin yeraltında 3,5 trilyon dolarlık maden rezervine sahip olduğu gerçeği ve bunun iştahı kabartması.
Bu söylem, her seferinde “ülke ekonomisinin lokomotifi” masalıyla sunuluyor. Oysa gerçek şudur: bu lokomotifin vagonlarında işçiler yok, köylüler yok, halk yok. Bu trenin yolcuları yalnızca şirket patronları, finans sermayesi ve onların siyasal sözcüleridir.
“Enerji ve madende dışa bağımlılığı bitireceğiz” diyerek kamuoyunu ikna etmeye çalışan sermaye grupları, aslında ülkenin dört bir yanını yağmaya açıyor.
Tarım alanlarını yok ediyor, hayvancılığı bitiriyor, ormanları ateşe veriyor. Bir gram altın için dört ton suyu gözden çıkaran, siyanürle toprağı, havayı ve suyu zehirleyen bu sistem, “yeşil dönüşüm” kılıfıyla kendini yeniden üretiyor.
Avrupa’dan Çin’e, ABD’den Japonya’ya kadar sermaye sınıfı “karbon yasaları” ile yeni birikim rejimi kuruyor.
Yoksulların suyunu, havasını, gıdasını elinden alarak “yeşil enerji” adı altında yeni rant sahaları yaratıyor. HES’ler, RES’ler, GES’ler kuruldu. Ama elektrik faturası düşmedi; halkın mutfağına ucuz gıda girmedi. İthalat azalmadı, dış ticaret açığı kapanmadı.
Çünkü mesele enerji üretmek değil, sermayenin birikim kanallarını genişletmek. Halkın yaşadığı köyler, vadiler, ovalar şirketlerin yeni “enerji tarlaları” oldu.
Burada mesele yalnızca “çevre mücadelesi” değil. Bu, sınıf kavgasının ta kendisidir. Çünkü çıkarılan her iklim yasası, her madencilik düzenlemesi doğrudan emeği hedef alıyor.
Vadilerdeki direnişlerin önü yasal düzenlemelerle kesiliyor. Şirketlerin tek bir imzayla devasa projeler yapabilmesi için başkanlık sistemine geçildi. Çünkü patronlar “tek adam”ın imzasını istiyor. Demokratik denetim mekanizmaları devre dışı bırakıldı, çünkü sermaye hız istiyor, “bürokrasi”ye tahammülü yok.
Bu, tesadüf değil. Sermaye sınıfı yıllardır taşları döşedi. Başkanlık sistemi, maden yasaları, iklim kanunları hep aynı zincirin halkaları. Hepsi emeği, doğayı, toplumsal yaşamı metalaştırmak için kuruldu.
Bugün ekonomik kriz derinleşiyor. Halk işsiz, aç, susuz. Gıda en pahalı ürün haline geldi. Marketlerin önünden bile geçilemez oldu. Peki hangi şirket battı? Hangi banka kapısına kilit vurdu? Yandaş sermayeden kim piyasadan silindi?
Cevap ortada: krizi biz ödüyoruz, sermaye sınıfı değil. Onlar maden sahalarından rekor kâr elde ediyor, biz susuzluk ve açlıkla yüz yüzeyiz.
Bugün yapılması gereken, meseleyi yalnızca “çevre” düzleminde tartışmaktan çıkarmaktır. Bu, doğrudan sınıf mücadelesidir. Maden yasası, iklim yasası, karbon vergisi; hepsi emeğe, köylüye, doğaya karşı ilan edilmiş bir sınıf savaşıdır.
Marksizmin bize gösterdiği hakikat şudur: sınıf mücadelesi doğa mücadelesinden ayrılamaz. Vadilerde, dağlarda, maden ocaklarında verilen direniş, fabrikadaki grevden, şehirdeki işçi mücadelesinden koparılamaz. Çünkü hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Bugün sermaye sınıfı, “yeşil dönüşüm” adıyla yeni bir sömürü düzeni kurarken, işçi sınıfı da kendi sözünü, kendi bayrağını yükseltmelidir. Bu ihanet zinciri, ancak sınıfsal bakışla, örgütlü mücadeleyle kırılabilir.
Bu örgütlü mücadele sosyal medyada çeşitli postlarla karşılık buluyor. Şu hakkı, yaşam hakkı diye. Altın madenciliğininin yapıldığı bütün illerde artık şu sıkıntısı yaşanıyor.
1 gr altın için 4 ton siyanür ve çeşitli kimyasallarla zehirlenmiş su kullanılıyor. Ama yeni yasa ile bahçende yetiştirdiğin sebzeyi sulaman suç. Yakında içmek de suç olacak. Çünkü su şirketlerin diyecekler.
Sosyal medya da bir örgütlü direniş güzel ve anlamlı ama en anlamlısı sokaktır. Su hakkı, gıda hakkı, yaşam alanı hakkı, emek hakkı için sokaktan başkası bundan sonra yalan.
Yorumlar
Yorum Gönder