**"Terk Etmeyen Şeyin Adı – Sevda mı, Varoluş mu?'**
**"Terk Etmeyen Şeyin Adı – Sevda mı, Varoluş mu?'**
(Ahmed Arif’in dizelerinden yola çıkan bir deneme)
"Terketmedi sevdan beni,
aç kaldım, susuz kaldım..."
– Ahmed Arif
Bazen insan bir sevdayla doğar. Kimliği gibi takılıverir yakasına. O sevda bir kadın değildir yalnızca, bir ülke değildir tek başına, bir ideoloji de değil belki...
Ama her birine temas eder, her birinde yeniden doğar. Terk edilmez, çünkü insan onu terk edememiştir aslında.
Ahmed Arif’in dizelerinde dile gelen o inatçı sevda, belki de insanın kendi hakikatine saplanıp kalmış hâlidir.
Antik Yunan’dan bugüne uzanan felsefenin kadim sorusu: “İnsan nedir?”
Platon’a göre, ideaların peşinde koşan ruhun yeryüzü macerasıdır insan. Ama Ahmed Arif’in dizelerindeki ruh, ideaları değil, elleri kelepçelenmiş halkının gerçekliğini taşır.
Aristoteles, insanı “zoon politikon” olarak tanımlar; toplumsal bir hayvandır insan. Bu dizelerde ise toplumun dışına itilmiş, ama yine de toplum için yanan bir iç ses konuşur: “can garip, can suskun, can paramparça…”
Søren Kierkegaard, varoluşsal sıkıntının en derin hâlini “kendilik kaygısı” olarak betimler. İnsan, kendi içindeki boşluğu duyumsadığı an varlıkla yüzleşir. Ve bu yüzleşme çoğu zaman “terk edilme” hissiyle gelir.
Ama ne garip, bazı sevdalar vardır ki, insanı terk etmez. Belki o sevda, insanın o boşluğa karşı geliştirdiği ilk isyandır. Çünkü sevda, sadece bir duygulanım değil, bir varlık kipidir bazen. Kalmanın, direnmenin, yanmanın adıdır.
Ahmed Arif’in “sevda”sı işte bu bağlamda neredeyse bir ontolojik kararlılığa dönüşür. Aç kalır, susuz kalır, ama inandığı o “şey” gitmez içinden.
Sartre, özgürlüğün yükünden bahsederken insanın sürekli seçim yapmak zorunda olduğunu söyler. Peki ya bazı sevdalar seçim dışıysa? Eğer bazı sevdalar insanı seçiyorsa?
İşte o zaman sevda, felsefenin alanından çıkıp kaderin alanına girer. Tıpkı Spinoza’nın "zorunlu sevgi" tanımı gibi… Her şeyin Tanrı’nın doğası gereği zorunlu biçimde gerçekleştiğini savunan Spinoza için, sevgi bile özgür bir irade değil, zorunluluğun bir yansımasıdır.
O hâlde soralım: Ahmed Arif’in “terk etmeyen sevdası” da, bu zorunluluğun bir tezahürü değil midir? İnsan, kendi doğası gereği sevdiği için değil, sevmeden yaşayamayan bir varlık olduğu için mi böylesine yanar?
Bu noktada Marx’ın “insanın özü, toplumsal ilişkiler bütünüdür” sözü yankılanır. Bu sevda, yalnız bireysel değil, sınıfsaldır da. Halkı için, köylüsü, işçisi, mahpus yoldaşı için duyduğu bir yoldaş sevdasıdır.
Kelepçelenmiş eller bu yüzden hâlâ direnir; çünkü insan yalnızca bir birey değil, tarihsel bir özne olarak sevdayla donanmıştır.
Ve Nietzsche… Onun için insan, “kendi üzerine aşılması gereken bir varlıktır.” Belki de Ahmed Arif’in sevda direnci, bu aşmanın kendisidir. Acının içinden geçerek, anlamın sınırında gezinerek, insanı insana dönüştüren o derin yaradan geçerek ulaşılan bir hakikat...
Çünkü bazı sevdalar, tıpkı halk gibi, acıdan doğar.
Bazı sevdalar, terk edilmedikçe insanı insan eder.
Bazı sevdalar, yalnızca sevda değildir; varoluşun ta kendisidir.
Terk etmesin sevdalarımız bizi!
Yorumlar
Yorum Gönder