**" Çözüm Sürecinin Yeni Gerçekliği"**
Süreç kapının eşiğinde bekliyor. Fakat o kapı artık “iyi niyet” ya da “tarihsel kardeşlik” sözleriyle açılmıyor; çıtası yükseltilmiş, çıplak gerçekliğin diliyle konuşuyor.
**" Çözüm Sürecinin Yeni Gerçekliği"**
1 yılı aşkındır hala tanımlayamadığımız, üzerinde zaman zaman gelişen süreç içerisinde sert tartışmalar yaşadığımız bir "barış" süreci yaşıyoruz.
Bu sayfada da çok tartıştık. Özellikle de İmralı ziyareti üzerine üzerine. CHP gitmeli mi, gitmemeli mi diye. Bu konuyu tekrar açmıyorum çünkü taraflar kararlarını verdi ziyaret bir şekilde gerçekleşti.
Sonrasında çeşitli açıklamalar taraflardan geldi. Oy hesapları yapıldı, demokratikleşme, Suriye meselesi, Kopenhag sendromu derken karşılıklı açıklamalar gündeme düştü.
Bugün de PKK tarafıntan biz gerekli adımları attık şimdi sıra devlette, eğer devletten herhangi bir adım görmezsek başka adım olmayacak .
Belki ki bu süreç belli bir kamuoyunun beklentisi olan barış ve demokratikleşmeye ilerleyecek bir süreç olmayacak ama seçimlere kadar bir şekilde devam edecek.
Tartışmaları sürerken, 2 HPG Komutanı Fransız haber ajansı AFP’ye konuştu. france24.com’da yer alan habere göre HPG komutanlarından Amed Malazgirt, sürece ilişkin iki temel taleplerinin olduğunu belirtti.
PKK’nin üst düzey isimlerinden Amed Malazgirt ve Şerda Mazlum Gabar, AFP’ye süreçle ilişkili değerlendirmelerde bulundu. Malazgirt, PKK’nin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğini belirtti. Kandil’de yapılan görüşmede Malazgirt, bundan sonra 2 temel taleplerinin olduğunu ifade etti.
Konuşmasında Malazgirt, “Biz tehlike yaratan güçlerimizi çektik, bu son süreç içerisinde gerçekleşti. ‘Kuzey’den (Türkiye’den) güçlerinizi çekin’ dediler, biz onları da çektik. Bizim artık atmamız gereken adım kalmadı” ifadelerini kullandı.
Şimdi beklenti Öcalan'ın serbest bırakılması ve Kürt kimliğinin resmi olarak tanınması. Bu mümkün mü? Bunu da ilerleyen süreçte göreceğiz .
Yine de bu açıklamayı değerlendirmeye çalışayım. Amed Malazgirt ve Şerda Mazlum Gabar’ın AFP’ye yaptıkları değerlendirme, spontane bir röportaj değil; stratejik bir “durumsal analiz” iletilmiş durumda.
Yani Kandil, “biz gereğini yaptık, şimdi sıra sizde” diyor , hem de bir diplomatik üst perdeden değil, sahadaki 48 yıllık çatışmanın gerçekliğinden kalkarak.
İlk talep Apo'nun özgürlüğü.Bu talep, sadece sembolik bir figürün özgürlüğü değil; müzakere masasının kurulacağı odaya girebilmek için gereken anahtar olarak sunuluyor.
Bugünkü tabloda PKK şunu söylüyor:
“Liderliğimiz tecritteyken masa diye bir şey yoktur; masa kurulacaksa önce aktör normalize edilir.”
Bu, devlet açısından “çözüm mimarisi”nin en sert duvarına çarpıyor. Çünkü İmralı meselesi, Türkiye siyasetinde duygusal, ideolojik ve seçimsel tepkiyi tetikleyen neredeyse tek dosya.
Talep radikal görünse de, örgütün yeni süreç için “tabansız bir pazarlık istemiyoruz” mesajını verdiği açık.
İkinci talep ise anayasal tanınma. Rötuş değil, rejim maddesi. Bu talep, kültürel iyileştirmenin değil, devletin kurucu metninin değişmesinin talebidir.
Dolayısıyla PKK şunu diyor:
“Yeni süreç makyaj istemiyor; rejimsel bir kırılma istiyor.”
Bu, Türkiye’nin yüzyıllık inkar-asimilasyon politikalarının bilançosuna karşı siyasi bir reset çağrısıdır.
“Kardeşlik söylemi”ni reddetmeleri de bundan: Çünkü o söylem, modern devletin eşitlik hukukunu değil, pre-modern bir duygusal yakınlık retoriğini temsil eder.
“48 yıldır savaşıyoruz” cümlesi, bu retoriği çöpe atıyor. Diyorlar ki: “Duygu değil, statü konuşacağız.”
Bu ne anlama geliyor?
Pratik olalım: Yeni bir süreç olacaksa, bu sürecin zeminini ne “iyi niyet”, ne “ortak tarih”, ne de “barış isteyenler” gibi duygusal paketler taşıyacak.
Bürokratik dille: “Süreç, talepler üzerinden yürüyen bir müzakere protokolüne dönüştü.”
Siyasi dille: “Kürt meselesi artık sadece çözüm istemiyor; çözümün çerçevesini de dikte ediyor.”
Devlet açısından tablo bugün; güvenlik paradigmasının kökleştiği, bölgesel rekabetin sertleştiği, Suriye’deki denklemde Kürt hareketinin fiili statü kazandığı bir sahada konuşuyor.
PKK’nın “biz çektik, sıra sizde” demesi aslında şunu söylüyor:
“Operasyonel sahada elimiz zayıflamış değil; siyasi masanın maliyeti arttı.”
Bu bir güç gösterisi değil, güç denetimi. Peki süreç mümkün mü? Mümkün, fakat eskisi gibi değil.
Eskiden, “Silahları susturalım, demokratikleşelim” dönemi vardı. Şimdi, “Statü, anayasa, liderlik normalleşmesi” diyen bir denklem var.
Yani çözüm süreci artık bir “barış romantizmi” değil; rejim mühendisliği dosyasıdır.
Bu açıklama bize şunu anlatıyor:
Türkiye yeni bir tarih eşiğinde duruyor. Bu eşikten geçmek için de artık kimsenin duygusal cümlelere, “kardeşiz” söylemlerine ya da sembolik jestlere tahammülü yok.
Bu ülke ya cesurca, akılcı bir anayasal çözümün kapısını aralayacak ya da yine bir kez daha aynı döngüye hapsolacak.
Ama bir gerçek var, onu es geçmeyelim. Bu topraklarda barış, “iyi niyetle” değil; hakların tanınmasıyla gelir. Sınıfsal bir çözümle gelir.
Ve bugün açıklanan iki talep, işte tam bu çıplak gerçeğin adıdır.
Bu iki talep Kürt ulusuna bir kimlik kazandırır belki ama Kürt yoksullarına, Kürt işçisine ne kazandırır.
Belki kimliğini kazanan Kürt yoksulu, işçisi mücadelesini sınıfsal bir konuma taşır.
Yorumlar
Yorum Gönder