**“Sınıf Eksenine Geri Dönmek”**


Ulusal sorun, Türkiye'de Kürt hareketi ile devlet arasında sürdürülen artık adına barış bile söylemeye dilimin varmadığı bir süreç iyice kafalarımızı bulandırdı. 


Sanırım ülkede barış istemeyen yoktur. Herkes silahlar sussun istiyor. Barışı sadece buraya bir süreç olarak kabul ediyor ama bir halkın taleplerini kimi ulusal bakış açısıyla ulus devletin parçalanması ,  emperyalizmin bölge politikalarının bir parçası olarak görüyor. 


Sosyalistler ise haklı olarak sınıfsal baktığından burjuva sistem içinde nihai bir barışın olamayacağını asıl barışın işçi sınıfı iktidarında gerçekleşebileceğini söylüyor. 


Bu söylem teorik olarak doğru elbette. Fakat bunun için güçlü bir sınıf hareketi gerekiyor ki bu henüz gerçekliği olan bir olgu değil. 


Ulusal hareketler Marks ve Lenin tarafından net bir çizgiye oturtulmuştur. Sadece bu çizgiyi çok iyi okuyabilmemiz gerekiyor. Nerede, nasıl, hangi koşullarda desteklenir. Burada kafalarımız, karışıtır. Ya toptan reddeden bir çizgide duruyoruz ya da her koşulda bu hareketin arkasına takılan bir tutumumuz var. 


Sorun bizim olunca karşısında yer alma kolaycılığını tercih ediyoruz. İçerdeki sorun ile Suriye'de ki durumu bile ayırt edebilecek söylemi geliştiremiyoruz. Suriye'deki gelişmeleri de egemen dilin kullandığı emperyalist politikalar üzerinden okuyoruz. Sanki bölgede güçlü bir sosyalist hareket varmış gibi. Filistin konusundaki hassasiyetimiz maalesef Suriye'deki halklar için yok. 


Bunun yanında Kürt hareketinin sınıfsal politikalardan uzaklaşması ve Marksizm dışında yeni yol arayışları da ayrı bir eleştiri konusudur. 


Abdullah Öcalan’ın yıllara yayılan ve anarşizmle liberal-komünalizmin karışımından oluşan tezleri, ilk bakışta kapitalist modernitenin tahribatlarına karşı “alternatif bir yol” gibi sunuluyor. 


Bookchin’den devralınan demokratik konfederalizm, yerel demokrasi ve devlet-dışı örgütlenme vurgusuyla cazip de görünebiliyor. Fakat tam da bu noktada ciddi bir teorik problem karşımıza çıkıyor:


Sınıfların, üretim ilişkilerinin ve devlet aygıtının tarihsel gerçekliği, adeta düşünsel bir manevrayla ortadan kaldırılabilir sanılıyor.


Oysa devlet, bir “kötü fikir” değil; sınıf karşıtlıklarının ürünüdür. Kapitalist devlet, sermaye birikim rejiminin zorunlu kurumsal çerçevesidir. 


Sınıf sömürüsünün sürdüğü bir toplumda “devletsiz demokrasi” çağrısı, iyi niyetli olduğu kadar nesnellikten kopuktur.


Teorinin bu zayıf yanları, pratiğe yansıdığında daha görünür hale geliyor. Ulusal hareketin özgün mücadelesi değerli olmakla birlikte, Bookchin yorumuna bağlanan çizgi, giderek radikal-liberal bir ideolojik çerçeveye sıkışıyor. 


Devleti aşmak isterken devleti belirleyen maddi süreçleri gözden kaçırıyor; böylece sınıf eksenli politikanın yerini kültürel-yerel bir perspektif alıyor.


Bu tablo karşısında sosyalist hareketin durumu ise maalesef daha parlak değil. 


Bugün Türkiye’de sol hareketin geniş kesimleri, ağır baskı koşulları nedeniyle geri çekilmiş durumda. Bu anlaşılabilir. Ama anlaşılır olan, teorik bulanıklığın bu kadar yaygınlaşması değil.


* Sınıf mücadelesi yerine kimlikçi ve liberal söylemler öne çıkıyor.


* Reformizm taktik bir esneklik olmaktan çıkıp strateji haline geliyor.


* Teorik üretim, kapitalist üretim ilişkilerinin sert zemini yerine soyut demokratizmde eriyor.


* Örgütlenme modelleri, uzun erimli sınıf çalışması yerine günübirlik siyasi reflekslere indirgeniyor.


* Sosyalist hareket, ulusal sorun karşısında da benzer bir teorik savrulma yaşıyor.


Bir yanıyla ulusal harekete destek veriyor; diğer yanıyla onun ideolojik çerçevesini neredeyse hiç sorgulamadan devralıyor. Böyle olunca da bağımsız sınıf perspektifi giderek zayıflıyor.


Yakın zamanlarda sıkça dile getirilen “Kürt hareketi Cumhuriyetçi-laik çizgiyle aynılaşabilir mi?” tartışmalarının arka planında da bu teorik bulanıklık var.


Cevap kısa ve nettir:


Hayır, ulusal hareket cumhuriyetçi-laik modernleşme söylemine eklemlenemez.


Çünkü:


* Ulusal hareketin kökeni devlet mağduriyetleri ve tarihsel dışlanmışlıktır.


* Cumhuriyetçi-laik hareket ise devlet merkezli modernleşmenin mirasçısıdır.


Bu iki çizgi bazı momentlerde yan yana gelebilir; fakat birbirine dönüşemez.


Sosyalistlerin burada yapması gereken, ulusal hareketi doğru bir sınıfsal konuma oturtmak; onu ya kutsamak ya da mahkûm etmek değil, eleştirel-yoldaşça bir yakınlık kurmaktır


Sosyalist hareketin bugün ihtiyaç duyduğu şey, sisin içinde yön arayan bir pusula değil; bizzat sisi dağıtacak bir politik iradedir. Bunun yolu da Marksizm’in özüne dönmekten geçiyor:


1. Sınıfların belirleyiciliğini esas almak, devletin kaynağını toplumsal karşıtlıklarda görmek.


2. Reformları taktik bir araç olarak değerlendirmek, stratejiyi devrimci kopuş üzerine kurmak.


3. Türk ve Kürt emekçilerinin ortak örgütlenmesini yeniden stratejik bir hedef haline getirmek.


4. Ulusal hareketle teorik teslimiyet olmaksızın dayanışma kurmak.


5. Bookchin-Öcalan çizgisinin ideolojik sınırlarını açıkça tartışmaktan kaçınmamak.


Devrimci bir hareketi ileri taşıyacak olan, ne liberal yerelcilik ne de romantik bir devletsizlik tahayyülüdür.


Toplumsal dönüşümü mümkün kılacak tek hat, sınıf mücadelesi temelinde örgütlenen bağımsız bir sosyalist stratejidir.


Bugün Türkiye’de sosyalist hareketin önünde iki büyük görev duruyor. Hem kendi teorik berraklığını yeniden inşa etmek hem de ulusal hareketle ilişkisinde bağımsız çizgisini korumak.


Devletin olmadığı bir dünya elbette kurulabilir; fakat bu dünya, sınıfların ortadan kalkmadığı bir tarihsel zeminde şekillenemez. 


Bu nedenle sosyalist hareketin önünde duran görev, Bookchin ve Öcalan’ın bıraktığı boşlukları doldurmak değil; Marksizm’in bilimsel zemini üzerine yeniden yükselmektir.


Sisin ötesinde yol yoktur. Yolu, sisin içindeki toplumsal güçler yaratır.


Ve o güç, hala işçi sınıfının bağrındadır.


Biz güçlü olursak öncü olur sorunu çözeriz. Güçlü değilsek yol alıp gidene de eleştiri hakkımızı saklı tutarak karşısında durmayız.**“Sınıf Eksenine Geri Dönmek”**


Ulusal sorun, Türkiye'de Kürt hareketi ile devlet arasında sürdürülen artık adına barış bile söylemeye dilimin varmadığı bir süreç iyice kafalarımızı bulandırdı. 


Sanırım ülkede barış istemeyen yoktur. Herkes silahlar sussun istiyor. Barışı sadece buraya bir süreç olarak kabul ediyor ama bir halkın taleplerini kimi ulusal bakış açısıyla ulus devletin parçalanması , emperyalizmin bölge politikalarının bir parçası olarak görüyor. 


Sosyalistler ise haklı olarak sınıfsal baktığından burjuva sistem içinde nihai bir barışın olamayacağını asıl barışın işçi sınıfı iktidarında gerçekleşebileceğini söylüyor. 


Bu söylem teorik olarak doğru elbette. Fakat bunun için güçlü bir sınıf hareketi gerekiyor ki bu henüz gerçekliği olan bir olgu değil. 


Ulusal hareketler Marks ve Lenin tarafından net bir çizgiye oturtulmuştur. Sadece bu çizgiyi çok iyi okuyabilmemiz gerekiyor. Nerede, nasıl, hangi koşullarda desteklenir. Burada kafalarımız, karışıtır. Ya toptan reddeden bir çizgide duruyoruz ya da her koşulda bu hareketin arkasına takılan bir tutumumuz var. 


Sorun bizim olunca karşısında yer alma kolaycılığını tercih ediyoruz. İçerdeki sorun ile Suriye'de ki durumu bile ayırt edebilecek söylemi geliştiremiyoruz. Suriye'deki gelişmeleri de egemen dilin kullandığı emperyalist politikalar üzerinden okuyoruz. Sanki bölgede güçlü bir sosyalist hareket varmış gibi. Filistin konusundaki hassasiyetimiz maalesef Suriye'deki halklar için yok. 


Bunun yanında Kürt hareketinin sınıfsal politikalardan uzaklaşması ve Marksizm dışında yeni yol arayışları da ayrı bir eleştiri konusudur. 


Abdullah Öcalan’ın yıllara yayılan ve anarşizmle liberal-komünalizmin karışımından oluşan tezleri, ilk bakışta kapitalist modernitenin tahribatlarına karşı “alternatif bir yol” gibi sunuluyor. 


Bookchin’den devralınan demokratik konfederalizm, yerel demokrasi ve devlet-dışı örgütlenme vurgusuyla cazip de görünebiliyor. Fakat tam da bu noktada ciddi bir teorik problem karşımıza çıkıyor:


Sınıfların, üretim ilişkilerinin ve devlet aygıtının tarihsel gerçekliği, adeta düşünsel bir manevrayla ortadan kaldırılabilir sanılıyor.


Oysa devlet, bir “kötü fikir” değil; sınıf karşıtlıklarının ürünüdür. Kapitalist devlet, sermaye birikim rejiminin zorunlu kurumsal çerçevesidir. 


Sınıf sömürüsünün sürdüğü bir toplumda “devletsiz demokrasi” çağrısı, iyi niyetli olduğu kadar nesnellikten kopuktur.


Teorinin bu zayıf yanları, pratiğe yansıdığında daha görünür hale geliyor. Ulusal hareketin özgün mücadelesi değerli olmakla birlikte, Bookchin yorumuna bağlanan çizgi, giderek radikal-liberal bir ideolojik çerçeveye sıkışıyor. 


Devleti aşmak isterken devleti belirleyen maddi süreçleri gözden kaçırıyor; böylece sınıf eksenli politikanın yerini kültürel-yerel bir perspektif alıyor.


Bu tablo karşısında sosyalist hareketin durumu ise maalesef daha parlak değil. 


Bugün Türkiye’de sol hareketin geniş kesimleri, ağır baskı koşulları nedeniyle geri çekilmiş durumda. Bu anlaşılabilir. Ama anlaşılır olan, teorik bulanıklığın bu kadar yaygınlaşması değil.


* Sınıf mücadelesi yerine kimlikçi ve liberal söylemler öne çıkıyor.


* Reformizm taktik bir esneklik olmaktan çıkıp strateji haline geliyor.


* Teorik üretim, kapitalist üretim ilişkilerinin sert zemini yerine soyut demokratizmde eriyor.


* Örgütlenme modelleri, uzun erimli sınıf çalışması yerine günübirlik siyasi reflekslere indirgeniyor.


* Sosyalist hareket, ulusal sorun karşısında da benzer bir teorik savrulma yaşıyor.


Bir yanıyla ulusal harekete destek veriyor; diğer yanıyla onun ideolojik çerçevesini neredeyse hiç sorgulamadan devralıyor. Böyle olunca da bağımsız sınıf perspektifi giderek zayıflıyor.


Yakın zamanlarda sıkça dile getirilen “Kürt hareketi Cumhuriyetçi-laik çizgiyle aynılaşabilir mi?” tartışmalarının arka planında da bu teorik bulanıklık var.


Cevap kısa ve nettir:


Hayır, ulusal hareket cumhuriyetçi-laik modernleşme söylemine eklemlenemez.


Çünkü:


* Ulusal hareketin kökeni devlet mağduriyetleri ve tarihsel dışlanmışlıktır.


* Cumhuriyetçi-laik hareket ise devlet merkezli modernleşmenin mirasçısıdır.


Bu iki çizgi bazı momentlerde yan yana gelebilir; fakat birbirine dönüşemez.


Sosyalistlerin burada yapması gereken, ulusal hareketi doğru bir sınıfsal konuma oturtmak; onu ya kutsamak ya da mahkûm etmek değil, eleştirel-yoldaşça bir yakınlık kurmaktır


Sosyalist hareketin bugün ihtiyaç duyduğu şey, sisin içinde yön arayan bir pusula değil; bizzat sisi dağıtacak bir politik iradedir. Bunun yolu da Marksizm’in özüne dönmekten geçiyor:


1. Sınıfların belirleyiciliğini esas almak, devletin kaynağını toplumsal karşıtlıklarda görmek.


2. Reformları taktik bir araç olarak değerlendirmek, stratejiyi devrimci kopuş üzerine kurmak.


3. Türk ve Kürt emekçilerinin ortak örgütlenmesini yeniden stratejik bir hedef haline getirmek.


4. Ulusal hareketle teorik teslimiyet olmaksızın dayanışma kurmak.


5. Bookchin-Öcalan çizgisinin ideolojik sınırlarını açıkça tartışmaktan kaçınmamak.


Devrimci bir hareketi ileri taşıyacak olan, ne liberal yerelcilik ne de romantik bir devletsizlik tahayyülüdür.


Toplumsal dönüşümü mümkün kılacak tek hat, sınıf mücadelesi temelinde örgütlenen bağımsız bir sosyalist stratejidir.


Bugün Türkiye’de sosyalist hareketin önünde iki büyük görev duruyor. Hem kendi teorik berraklığını yeniden inşa etmek hem de ulusal hareketle ilişkisinde bağımsız çizgisini korumak.


Devletin olmadığı bir dünya elbette kurulabilir; fakat bu dünya, sınıfların ortadan kalkmadığı bir tarihsel zeminde şekillenemez. 


Bu nedenle sosyalist hareketin önünde duran görev, Bookchin ve Öcalan’ın bıraktığı boşlukları doldurmak değil; Marksizm’in bilimsel zemini üzerine yeniden yükselmektir.


Sisin ötesinde yol yoktur. Yolu, sisin içindeki toplumsal güçler yaratır.


Ve o güç, hala işçi sınıfının bağrındadır.


Biz güçlü olursak öncü olur sorunu çözeriz. Güçlü değilsek yol alıp gidene de eleştiri hakkımızı saklı tutarak karşısında durmayız.

Yorumlar