**"HER YENİ YIL YENİ UMUT MUDUR ?"**
Benim de yönetiminde olduğum hatta çıkartılan BKS derginin yayın kurulunda Sol parti'li dostların teveccühü ile görev aldığım, Bilim Kültür Sanat Evi’nin ( BKS) geçtiğimiz günlerde Trabzonlu değerli şairlerle düzenlediği şiir buluşmalarının ilkinde, şiirlerine büyük önem verdiğim, felsefe kokan dizelerinin içinde kaybolduğum değerli üstat, felsefe yolcusu Bürran Saka ile felsefe üzerine bir sohbetimiz oldu.
“Sohbet” diyorum ama ben hala felsefenin kıyılarında dolaşırken, o engin düşünce derinliğinde bana kısa ama sarsıcı bir yolculuk yaşattı. Söylediği cümle basitti, fakat yankısı büyük oldu: Kendini var ettiğin, var olduğunu hissettiğin yerden yürü.
Bu söz benim için kritik bir eşikti. Çünkü bir süredir varoluşçuluk üzerine yoğunlaşıyorum; ama Tanrı’ya, metafiziğe, soyut kurtuluş vaadine yaslanan bir varoluşçulukla değil.
Ayağı yere basan, tarihe, sınıfa, siyasete değen bir varoluş arıyorum. Var olmayı, bireysel içe kapanışta değil; politik, ideolojik ve sınıfsal sorgulamalarımda, bunların edebiyata düşen gölgelerinde buluyorum. Yani varoluş benim için, düşüncenin ve mücadelenin kesiştiği yerde başlıyor.
Tam da bu noktada, uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir analoji yeniden karşıma çıktı. Immanuel Kant’ta mekan ve zaman nasıl deneyimin a priori koşullarıysa; Jean-Paul Sartre’da da özgürlük, boşlukta salınan soyut bir irade değildir.
Sartre’ın özgürlüğü, tarihsel ve toplumsal bir zemin üzerinde yürür. İşte bu zeminin adı, bana göre, Karl Marx’tır.
Marksizm, Sartre’ın düşüncesi için değişmez bir akıl kategorisi değil; kaçınılmaz bir tarihsel ufuktur. Sartre’ın “Marksizm çağımızın aşılmaz ufkudur” cümlesi tam olarak şunu söyler: Özgürlükten söz edebilirim, ama onu tarihten, sınıftan, maddi ilişkilerden kopararak konuşamam.
Bu yüzden Marksizm, Sartre’ın varoluş felsefesinin tarihsel a priorisi olarak düşünülebilir. Kant’taki gibi donmuş ve zamansız değil; aksine çatışan, dönüşen, aşılmaya açık bir ön-koşul.
Aşağıdaki deneme de tam buradan yola çıkıyor. Varoluşu, liberal bireyciliğin steril odalarından çıkarıp tarihin tozuna, sınıfın gürültüsüne, siyasetin sert rüzgârına bırakma denemesi bu.
Kendimi var ettiğim yer burasıysa, yürüyüş de buradan başlayacak. Cesurca, sorgulayarak ve sorumluluktan kaçmadan.
**"HER YENİ YIL YENİ UMUT MUDUR ?"**
Takvim yaprağı koparken insanın içinden de bir şey kopar mı, yoksa sadece duvara asılı rakamlar mı yer değiştirir? Bu soru masum değil; çünkü umut dediğimiz şey, çoğu zaman çaresizliğin makyajıdır.
Yine de inkar etmeyelim, her yeni yıl kapıya dayandığında, insan ruhu eski bir refleksle ayağa kalkar. Sanki karanlık bir odada ışık düğmesini arar gibi.
Takvimler tarafsız değildir. Onlar iktidarın en sessiz aygıtlarıdır. Zamanı bölerek, hayatı dilimleyerek, “önce” ve “sonra” diye ayırarak bize bir düzen vaadi sunarlar.
Oysa hayat düz çizgide ilerlemez. Hayat bazen bir döngü, bazen bir çukur, bazen de bir çıkmaz sokaktır. Yeni yıl dediğimiz şey, çoğu zaman eski bir yılın devamıdır; yalnızca üstü örtülmüş, yeniden paketlenmiş bir sürüm.
Ama insan buna inanmak istemez. Çünkü insan umutla ayakta durur. Umut, insanın bastonu gibidir; yürümeyi kolaylaştırmaz belki ama düşmemeyi sağlar.
Yeni yıl gecesi geri sayım yapılırken, aslında hep birlikte aynı cümleyi fısıldarız: “Belki bu sefer.” Bu cümle, tarihin en eski ve en yorgun cümlesidir.
Yeni yıl, bu yüzden bir yanılsama değil, bir ertelemeler rejimidir.
“Bu yıl olmadı ama seneye…” “Bu yıl kaybettik ama yeni yılda…”
Bu erteleme, bazen hayatta kalma stratejisidir; bazen de değişimin önüne çekilmiş bir perdedir.
Umut romantik bir kavram değildir. Umut, yaralı bir kuştur; uçamaz ama yere de tam konamaz. Sürekli kanar, ama ölmez. İnsanlık tarihi umut mezarlığıyla doludur.
Devrimler yenilmiş, aşklar bitmiş, şehirler yıkılmıştır. Yine de her yıkıntının arasından bir çocuk, bir çiçek, bir cümle çıkmıştır. İşte umut, tam da oradadır, en olmadık yerde, en olmayacak zamanda.
Yeni yıl bu yaralı kuşu vitrine çıkarır. Işıklarla süsler, reklamlara sokar, indirim afişlerinin arasına yerleştirir. Umudu satılabilir bir şeye dönüştürür. “Yeni yıl, yeni sen” der. Oysa insanın en büyük trajedisi şudur: Kendinden kaçamaz. Yeni yıl, yeni bir insan yaratmaz; sadece eski yaraları yeniden hatırlatır.
Ama yine de… Bir sabah uyanırsın. Takvim değişmiştir. Pencere aynı, sokak aynı, yoksulluk aynıdır. Fakat içerde bir yerde, çok küçük bir yerde, bir kıpırtı vardır. Sanki içindeki saat yeniden kurulmuştur. Umut dediğimiz şey bazen bu mekanik harekettir ; küçük, sessiz ama inatçı.
Zaman adil değildir. Kimi için hızla geçer, kimi için yerinde sayar. Birinin yılı tatillerle bölünür, diğerinin yılı vardiyalarla. Birinin yeni yılı şampanya köpüğüdür, diğerinin yeni yılı ekmek kuyruğu.
Bu yüzden “herkes için umut” lafı biraz sahte kokar. Umut sınıfsaldır. Kimine lüks, kimine zorunluluktur.
Yeni yıl, bu eşitsizliği örter.
Aynı gece yarısında, farklı hayatlara aynı dilekler paketlenir. Oysa bazıları için yeni yıl, sadece eski bir borcun yeni taksitidir. Bazıları içinse yeni bir yatırımdır. Takvim aynı olabilir, ama zaman aynı akmaz.
Bu noktada sormak gerekir: Umut, değişim iradesi olmadan anlamlı mıdır?
Sadece beklemek umut değildir. Beklemek bazen teslimiyettir. Gerçek umut, rahatsız eder. Uykunu böler. Seni yerinden kaldırır. “Böyle gitmez” dedirtir. Eğer yeni yıl sadece sabır telkin ediyorsa, orada umut değil, uyuşturma vardır.
Hiçbir yeni yıl tertemiz gelmez. Eski yılların hayaletleriyle gelir. Söylenmemiş sözler, tutulmamış sözler, yarım kalmış hayatlar…
Takvim değişir ama hafıza değişmez. İnsan geçmişini sırtında taşır; bazen bir kambur gibi, bazen bir pusula gibi.
Yeni yıl gecesi bu hayaletlerle pazarlık yaparız.
“Bu yıl daha cesur olacağım.” “Bu yıl susmayacağım.” “Bu yıl gideceğim.”
Bu cümleler, insanın kendine yazdığı niyet mektuplarıdır. Çoğu açılmaz. Ama yazılmaları bile bir direniştir.
Çünkü insan, kendine söz vermeden yaşayamaz.
Yeni yıl, bu söz verme ritüelinin kolektif anıdır. Aynı anda milyonlarca insan, farklı dillerde ama aynı kırılganlıkla kendine bir şey vaat eder. Bu yüzden yeni yıl, bir takvim olayı değil, toplumsal bir iç çekiştir.
O halde soruya geri dönelim: Her yeni yıl bir umut mudur? Hayır.
Ama umut, bazen yeni yılı kullanır. Umut takvimde yazmaz. Umut, bir işçinin sabah yeniden kalkmasında, bir annenin çocuğunu okula göndermesinde, bir yazarın boş sayfaya yeniden bakmasında gizlidir. Umut, büyük cümlelerden çok küçük ısrarlarda yaşar.
Yeni yıl bize şunu hatırlatabilir: Zaman akıyor ve biz hala buradayız. Bu başlı başına bir veri, bir gösterge, bir ihtimaldir. Gerisi bize kalır.
Eğer yeni yılı sadece dileklerle karşılarsak, o bir dekor olur. Eğer yeni yılı bir hesaplaşma olarak karşılarsak, o zaman umut, süslü bir kelime olmaktan çıkar; ete kemiğe bürünür.
YYumuşatmadan son sözüm şu olsun : Umut beklemek değildir. Umut, risk almaktır.
Yeni yıl gelmiştir; peki sen nereye gideceksin?
İşte asıl soru budur.
Ben mi? Kendi varoluşumu aramaya devam edeceğim.
Yorumlar
Yorum Gönder