**"Demokratik İslam Mümkün mü?"**
“Demokratik İslam Kongresi” açılımı bir inanç tartışması değil; sınıfsal, tarihsel ve siyasal bir yönelim meselesidir. Dinle kurulan her stratejik temas, ulusal hareketlerin tarihinde ya ilerici bir geçiş dili olmuş ya da geri dönüşü zor bir ideolojik savrulmanın kapısını aralamıştır."
**"Demokratik İslam Mümkün mü?"**
Diyarbakır’da düzenlenen Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu 1. Olağan Kongresi’ne bir mesaj gönderen Abdullah Öcalan, "demokratik İslam" vurgusu yaptı.
"Orta Doğu’nun kanayan yaralarına ancak Demokratik İslam yorumu şifa olabilir. Demokratik İslam, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir.
Bilinmelidir ki gerçek cihad, nefsimize ve zulme karşı sürekli özeleştiriyle sürdürülen mücadeledir" dedi.
Buradan devam edelim ve asıl soruyu koyalım masaya.
Demokratik İslam olur mu veya daha genelleştirelim demokratik din olur mu ?
Bu soru bir inanç sorusu değildir. Bir iktidar, tarih ve sınıf sorusudur. Çünkü dün Avrupa'ya karanlık bir dönem yaşatan bugün Orta Doğu’yu kana bulayan şey, dinlerin varlığı değil; dinlerin devletleşmesi, mülkiyetle ittifak kurması ve eleştiriden azade ilan edilmesidir.
Medine Vesikası’na yapılan atıf, bu yüzden hafife alınamaz. Orada kutsal bir devlet yoktu. Egemenliğini Tanrı adına dayatan bir iktidar aygıtı da.
Farklı inanç topluluklarının, kabilelerin ve sınıfların bir arada yaşamasını düzenleyen dünyevi bir sözleşme vardı.
Yani siyasal İslam’ın bugün anlattığı masalın aksine, Medine düzeni bir teokrasi değil; tarihsel koşulları içinde çoğulcu bir uzlaşma metniydi.
Ama tarih burada durmadı. Durmazdı.Tarihsel materyalizm açısından din, gökten düşmez. Belirli üretim ilişkilerinin, sınıfsal ihtiyaçların ve iktidar biçimlerinin ürünüdür.
İslam tarihi de bundan muaf değildir. Erken döneminde Mekke aristokrasisine karşı yoksulların, kölelerin ve dışlanmışların isyan dili olan İslam; devletle buluştuğu anda, Emevilerle birlikte bir itaat ideolojisine dönüştü.
Abbasilerde bürokratikleşti, Osmanlı’da tımar sistemiyle uyumlu kaderci bir ortodoksiye evrildi.
Yani din, ahlaki bir çağrı olmaktan çıkıp mülkiyet ilişkilerinin bekçisi haline geldi.
Bugün “siyasal İslam” dediğimiz olgu, bu tarihsel hattın modern versiyonudur. Devletle, sermayeyle, patriyarkayla barışıktır.
Sınıf çelişkilerini ahlak diliyle örter; eşitsizliği “kardeşlik”, sömürüyü “sabır” kavramlarıyla normalleştirir. Bu yüzden siyasal İslam, yalnızca gerici bir ideoloji değil; düzen kurucu bir aygıttır.
Kürt ulusal hareketinin son yıllarda dillendirdiği “Demokratik İslam” açılımı, ne salt bir kültürel tanıma jestidir ne de masum bir çoğulculuk hamlesi.
Bu, siyasal İslam’la mesafeyi yeniden tanımlama girişimidir ve mesele tam da burada düğümlenir. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi.Dinle siyaset arasındaki sınır muğlaklaştığında, kazanan genellikle örgütlü sınıf bilinci değil, örgütlü muhafazakarlık olur.
Peki Kürt ulusal hareketi neden bu alana temas ediyor?
Bunu anlamak zor değil. Kürt toplumunun sosyolojisi hala güçlü biçimde kırsal, aşiret ilişkileri canlı, tarikat ağları etkili.
Proleterleşme geç ve parçalı. Devlet baskısının yoğun olduğu koşullarda, halkın gündelik diline temas etme ihtiyacı anlaşılır bir taktiktir.
Ancak sorun şudur.Taktik temas, stratejik yönelime dönüşürse ne olur?
“Demokratik İslam” tam da bu eşikte duruyor. Devletçi-şeriatçı İslam’dan ayrıştığını söylüyor ama dini siyasal alanın merkezinde tutmaya devam ediyor.
Oysa demokrasi, egemenliğin halka ait olduğu bir rejimdir. Siyasal olarak kurulan her din ise egemenliği ilahi bir kaynağa bağlar. Bu iki ilke arasında uzlaşma yoktur.
Araya ne kadar “şura”, “adalet”, “vicdan” koyarsanız koyun; belirleyici olan iktidarın kaynağıdır.
Sınıfsal açıdan bakıldığında “Demokratik İslam”, sınıf çelişkilerini görünmez kılma riski taşır. İşçiyle patron arasındaki gerilim, kadınla patriyarka arasındaki çatışma, mülksüzle mülk sahibi arasındaki antagonizma; “ümmet”, “ahlak”, “kardeşlik” söylemiyle yumuşatılır.
Bu, iyi niyetle de yapılsa, nesnel olarak düzen içi bir sonuç üretir.Ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihi bu konuda acı derslerle dolu.
Cezayir’de ulusal zafer siyasal İslamcı restorasyona, İran’da anti-emperyalist devrim teokratik devlete, Filistin’de direniş İslamcı hegemonya mücadelesine evrildi.
Sorun halkın dindar olup olmaması değildir. Sorun, dinin siyasal temsilini kimin ve hangi sınıf adına üstlendiğidir.
Kürt ulusal hareketinin bugüne kadar biriktirdiği ilerici kazanımlar, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi, çoğulculuk, siyasal İslam’la stratejik bir senteze girerse, bu kazanımlar pazarlık konusu haline gelir. Bu bir niyet sorgulaması değil; tarihin defalarca doğruladığı bir sonuçtur.
O yüzden açık konuşalım. “Demokratik İslam” bir geçiş dili olabilir; ama bir varış noktası olamaz. Varış noktası; laik, çoğulcu, sınıf çelişkilerini açıkça tanıyan, kadın özgürlüğünü tartışmaya açmayan bir halk demokrasisidir.
Din bu düzende yaşanır, korunur, özgürleşir. Ama yönetmez. Aksi halde din, bir kez daha ezilenlerin elinden alınır ve egemenlerin elinde bir yönlendirme aracına dönüşür.
Tarih iyi niyetle yazılmaz. Sonuçlarla yazılır. Halk demokrasisi de sınıf iktidarında kurulur. İnançlarda işçi sınıfının iktidarında en özgür şekli ile yaşanır.
Bu taktiksel bir adım olarak kalır temennisi ile burada bitiriyorum. Yoksa pek çok kazanım çöpe atılmış olur. Yılların tecrübesine sahip bir hareketin böyle bir hataya düşeceğini düşünmek bile istemiyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder