**"Kalbimin Saklı Eşiğinde Bırakılan Şeyler Üzerine"
**"Kalbimin Saklı Eşiğinde Bırakılan Şeyler Üzerine"**
Her insan gizli bir kutu taşır içinde. O kendine aittir. Yazmaya başladığımda O kutuyu açmayı denedim. Ama olmadı. Sadece aralayabildim.
Denemeler yazmaya çalışıyorum. Bir de bir belgesel roman niteliğinde bir roman yazdım. Fena eleştiriler almadı yazdığım roman.
Bir edebiyatçı dostum ile yazmak ve edebiyat üzerine konuşurken yazmaya çalıştığım denemelerden bahsettim. Ve ona iç dünyamı, yaşadıklarımı, çatışmalarımı olanca netliği ile yazmaya cesaret edemiyorum. Bir şeyler bende kalsın istiyorum dedim.
Bana " bence kendini koyver, saklama, saklarsan anlatamazsın ve olmax" dedi
Bir kaç kez denedim, sildim, yazdım ama yine beceremedim. Yani bir şekilde bir edebiyatçının o özgürlüğüne kavuşamadım.
Yazmayı denedim yine beceremedim ama sanki biraz daha fazla araladım kapıyı. Belki yazdıkça ne geçmişten, ne yaşadıklarımdan hiç bir şeyi saklamayacağım.
İnsanın geçmişi, bazen bir dağın yamacında unutulmuş eski bir patika gibidir; yıllar geçer, yollar değişir, şehirler büyür ama o patika içerde hep aynı kalır.
Yürürken ayakların bugüne bassa bile aklın oraya döner, çünkü orada bıraktığın bir şey vardır.
Adını söyleyemediğin, kıymetini tarif edemediğin, kaybolduğunu sandıkça daha çok var olan bir şey.
Benim de öyle bir patikam var. Ne tam sevda diyebilirim ona, ne tam yara. Kimi zaman bir ateşin közüdür, kimi zaman bir kuytunun serinliği.
Bazen bir bakışın ıslığını taşır, bazen bir kavganın gürültüsünü. Ama ne olursa olsun, içimde hala yürüdüğüm bir yol olarak durur.
Orada yaşadığım güzel şeyler var. İnsanın içini büyüten, omzuna bir dağ gibi güç koyan,
bir gecenin karanlığında bile yön bulduran güzellikler…
Onları kaybetmenin acısı değil aslında yorulmamı sağlayan; onları kaybetmemek için kendimle verdiğim uzun mesaim bitiriyor beni.
Hafızanın iç duvarlarını lime lime eden bir direnme hali…
Bir insan, bazen hatıraları korurken kendi omurgasını yoruyor; bunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Yine de, ne kırıyorum o geçmişi ne de kırılmış sayıyorum kendimi. Ben o günleri, o anları, o ışığı kalbimin en tenha rafına yerleştiriyorum. Kimsenin bilmediği, kimsenin dokunmadığı bir rafa…
Bir sandığın içine değil, içimde kurduğum küçük bir tapınağın yüksek bir oyuğuna. Bir çocuğun ilk defa tuttuğu bir kuş gibi dikkatle, özenle.
Okuyan belki “Bu adam neyi böyle saklıyor?” diye soracak.Kimi bir sevdaya yoracak, kimi bir dosta, kimi bir isyana, kimi bir yenilgiye…
Olsun.
İnsan neye benzetirse ona dönüşsün bu metin.
Çünkü gerçek duygular böyledir. Her kalpte başka bir şekle girer.
Benim içimdeki şekil ise hala canlı bir kıvılcım gibi duruyor. Bazen rüzgarıyla beni yakıyor, bazen sıcaklığıyla koruyor.
Ne tamamen geçsin istiyorum, ne de olduğum yerde beni zincirlesin. Sadece hak ettiği ağırlıkla dursun istiyorum, bir ustanın elinden çıkmış eski bir kılıç gibi. Artık kullanılmıyor ama değeri unutulmuyor.
Ve bugün, kendi içime dönüp baktığımda,
o geçmişi saklarken taşıdığım yükün giderek hafiflediğini hissediyorum.
Çünkü onu artık geleceğimin eşiğine bırakmıyorum;
kalbimin sessiz bir köşesine kilitliyorum.
Ne unutarak vefasızlık ediyorum, ne de tutunarak kendimi tüketiyorum.
Bazı şeyler unutulmaz çünkü unutulması gerekmez.
Bazı şeyler bırakılmaz çünkü bırakılması gerekir.
Benim yaptığım ise ikisinin ortasında, insana yakışan o zor ama onurlu denge:
Hatırlıyorum… ama özgürüm.
Saklıyorum… ama taşımıyorum.
Değer veriyorum… ama teslim olmuyorum.
Ve galiba artık biliyorum. Kendi içine dönebilen insanın yoluna hiçbir gölge düşmez.
Bir gün bütün gölgeleri yok etme umuduyla. Gölgelerden kurtulma zamanı geldi, geçiyor dostlar.
Yorumlar
Yorum Gönder