**“Küllerinden Doğan Orman”** (Sonbaharın Pagan Ağıtı) Bugün güneşi sabah bulutların arasında görünce yine dağlara doğru çekti yüreğim. Gel diye bir annenin çağrısını hissettim bütün bedenimde. Kalktım kahvaltı yapmadan çıktım evden yanıma bir ekmek, biraz peynir, onlara eşlik edecek iki adet domates aldım. Arabaya binmeden gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Bir pınar başında uzanıp kahvaltı yapmak iyi gelecekti. Belki orada uzanıp gökyüzünü izlemek, doğanın kuçağında uykuya dalmak. Uyuyamamıştım gece boyu. Başka bir boyutta dertlerim yine benimleydi gece boyunca. Sığınmak istedim o kutsal kadim toprak anaya. Durdum bir yerde, bıraktım arabayı orada, yürümeye başladım. Yol, dağların kalbine kıvrılarak iniyordu. Sanki bir yılanın derisini her yıl yeniden soyduğu o eski pagan ayinlerinden kalmaydı ormanı saran bu renkler: sarının yakarışı, turuncunun direnişi, yeşilin vedası… Ben o yolun kenarında, yitirdiğim bir aşkın külleriyle yürüyordum. O külleri savurmak istiyordum renklerin içine ama yapamadım. Çünkü o küllerde saklıydı umutlarım. Sonbahar, aşk mıydı, yoksa doğanın kendi iç çekişi mi? Kim bilir, belki o da benim gibi varlığını sürdürmek için ölümü göze alan bir mevsimdi. Rüzgâr, saçlarıma dokunurken bir tanrı kadının elleri gibiydi; eski mitlerin tanrıçasıydı belki. Demeter’in sabrını, Persephone’nin sessizliğini, Artemis’in yalnızlığını taşıyordu. Ve ben, insan denilen o haddini bilmez varlık, onların hükmettiği bir dünyanın ortasında, sadece bir yolcuydum. Yamaçlardan aşağıya süzülen yapraklar, birer eksen gibi dönüyordu zamanın etrafında. Her biri, bir “olmamışlık”tı. Bizim gibi… Birbirine dokunmadan yan yana duran iki ruhun sembolüydüler. Bir keresinde bana, “Beni seviyorsun ama anlamıyorsun,” demişti. Oysa anlamak, bir insanı öldürmekti. Çünkü anlamak, onu sabitlemekti; oysa ben onun değişimini, onun mevsim gibi dönüşen halini seviyordum. Anlaşılmaz olmasıydı benim için çekici olan belkide. O, hep bir sonbahar kadınıydı. Bir şeyleri bitirerek başlatan, yakarak yeşerten. Ağaçların arasında ilerledikçe bir tür sessizliğe vardım. Felsefi bir sessizlikti bu , Platon’un mağarasından değil, Herakleitos’un ateşinden doğmuştu. Her şey akıyordu: renk, gölge, benlik. Ve ben, kendi akışımda artık ona değil, onun bıraktığı boşluğa aşıktım artık. Bir yerde gökyüzü açıldı; mavi bir yırtıktan ışık sızdı. O an fark ettim ; aşk, bir tanrının intikamıydı aslında. İnsanı kendi derinliğine çeker, sonra orada boğardı. Ben hala yoldaydım. Yol, tıpkı onun gibi, hiçbir yere varmıyordu. Ama ben yine de yürüyordum. Çünkü yürümek, unutmanın değil, hatırlamanın biçimiydi. Yürüdükçe daha çok hatırlıyor, daha çok acı çekiyor bazen de mutlu hissediyordum. Ve ormanın sonunda bir açıklıkta, bir fısıltı duydum. Rüzgârın değil, yaprakların konuştuğu o ince pagan diliyle: “Aşk, toprağa düşen son yapraktır. Düşmeden önce parladığı kadar hatırlanır.” Ben de parlamıştım bir zamanlar. Sonra düştüm. Ama hala yanıyordum. Sonbahar, aslında bir yangındır. Ama bu yangın, hiçbir ormanı yok etmez , tam tersine, her ağacın içinde saklı kalan ruhu açığa çıkarır. Yeşilin yerini alan o kızıllık, doğanın kendi kendini yakma ayinidir. Paganların eski inancında buna “ölmeden yeniden doğmak” denirdi. Çünkü onlar bilirlerdi ki, toprak yalnızca çürüyenle nefes alır. Ben o sabah dağ yoluna çıktığımda, orman yanıyordu , ateşle değil, renkle. Sarı, turuncu, pas kırmızısı... Her biri ayrı bir tanrının imzasıydı. Güneş ağaçların tepesine vurdukça, yapraklar titriyordu. O titreyiş, bir dua gibi yayıldı havaya. Belki de o dua, yitirdiğim kadının sesiydi; belki de doğanın kendi ağıtıydı. Hangisi olduğunun önemi yoktu. Çünkü insan, sonunda her sesi kendine çevirir. Bir yaprağın dalından ayrılışı bile sessiz bir başkaldırıdır. Kökten koparken bir anlığına havada asılı kalır, kendi ölümüyle dans eder. İşte o anda ben, onun içinden geçtim. Bir zamanlar “biz” olan şeyin, rüzgarda savrulan bir “hiç”e dönüşünü gördüm. O kadının gözlerinde de hep böyle bir mevsim vardı: Ne tam yaz, ne tam kış… Hep arada kalmış bir doğa gibiydi. O yüzden ona “Sonbahar Kadını” derdim. Sevdiğinde yakar, giderken yeşertirdi. Kimi insanlar baharda aşık olur, çünkü çiçeklerin açtığına inanır. Ben sonbaharda aşık oldum, çünkü çiçeklerin öldüğüne. Ölümün içinden yeniden doğabilen bir güzellikti bu. Belki de aşk dediğimiz şey, doğanın kendi kendini kandırma biçimidir: Çürüyüşü estetikle saklamak… Herakleitos’un dediği gibi, “Ateş, her şeyin hem babası hem kralıdır.” O gün, ormanın kalbinde bunu anladım. Aşk da tıpkı ateş gibi, bir şeyleri yakmadan var olamıyor. Ve biz, her seferinde yeniden yanmaya razı oluyoruz. O yol kıvrıldıkça, içimdeki renkler de değişti. Bir an sarıydım , korkak ve yorgun ; Sonra turuncuya döndüm , arada kalmış, yanmakla sönmek arasında. Ve sonunda kırmızıya ulaştım , öfke, tutku, kayıp, hepsi bir arada. Bir ağacın kabuğuna elimi koydum, soğuktu. Ama o soğukluğun içinde bir hayat vardı. O an, doğanın felsefesini anladım: Her şey ölür, ama hiçbir şey kaybolmaz. Tıpkı aşk gibi , biçim değiştirir, ama yok olmaz. Bir bakarsın yaprak olur, bir bakarsın taşın içindeki damar. Ve ben, o yolda yürürken şunu fark ettim: Sonbahar, aslında bir çağrıdır. Tanrıların artık unuttuğu bir insanın, doğaya dönüş çağrısı. Bir pagan için bu, ölüm değil; yeniden doğmaktır. Aşk, bazen bir dua gibi başlar, bir suskunlukla biter. Benimkisi ikisinin arasına sıkıştı: ne tam bir dua olabildi, ne de gerçek bir sessizlik. O kadın, doğanın tam ortasında kayboldu , bir rüzgârın savurduğu yaprak gibi. Ne uğurlayabildim, ne de unutabildim. Yalnızca kaldım, tıpkı bu orman gibi; her mevsim başka renge bürünen ama asla yerinden kımıldamayan bir varlık gibi. Bazı akşamlar, adını içimden geçiriyorum. Sesim, bir derenin taşlara vuruşu kadar kırık, bir dağ yankısı kadar yorgun çıkıyor. Biliyorum, beni duymuyor. Ama doğa, kaybolan sesleri saklar; hiçbir yankı kaybolmaz. Bir çam kozalağının içinde, bir yaprağın damarında, bir taşın gölgesinde yankılanır. Belki de benim “seni seviyorum” deyişlerim şimdi bir tilkinin gece ulumasına karışmıştır. Kim bilir? Bir zamanlar, ona dokunurken doğaya dokunur gibiydim. Teninde rüzgârın serinliği, gözlerinde bulutun ağırlığı vardı. Ve dudakları… sanki toprağın yeni yağmurla buluştuğu ilk andaki koku gibiydi , nemli, sıcak ve kaçınılmaz. Ama hiçbir mevsim kalıcı değildir. Sonbahar bile, kendini kışa teslim etmek zorundadır. Bir gün bana, bir rüyasını anlatmıştı. Dedi ki: “Bir kulübe var ormanın içinde. Dışarda kar, tipi, fırtına... İçeride bir şömine yanıyor. Alevlerin sesiyle karın uğultusu birbirine karışıyor. Pencereye vuran dallar kapıyı dövüyor sanki. Tam o sırada, bir gölge beliriyor dışarda. Kapıyı açıyorum ve sen içeri giriyorsun. ‘Korkma,’ diyorsun, ‘ben senin kurtarıcınım.’ Ateşin karşısında oturuyoruz. Senin gözlerinde karın beyazı, benim yüzümde ateşin kızıllığı. Sonra birden, sen kayboluyorsun. Yalnız kalıyorum. Ateş sönüyor.” Böyle anlatmıştı rüyasını. O rüya, onun bana anlattığı son şeydi. Aslında ilk anlattığı da buydu. O günden sonra bir daha görüşmedik. Belki hâlâ o rüyanın içinde, o kulübenin önünde bekliyordur beni. Belki ben o kapıdan hiç girmedim. Belki de sadece hayalinde yaşadım. Oysa o biliyor muydu , o kulübedeki adam gerçekten bendim. Ama şimdi o adam, onun için sadece bir rüya. Ben, bir zamanlar onu kurtaracağına inandığı hayal oldum. Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum: Bizim hikayemiz bir doğa yasasına dayanıyordu. Yaratılış ve çürüme arasındaki döngüye… Biz birbirimizi sevmedik, biz birbirimizde doğayı yaşadık. Ben onun içindeki ateşi sevdim, o benim içimdeki toprağı. Ama ateş toprağı kavurur, toprak ateşi söndürür. Ve sonunda biri kalır, diğeri yok olur. Bir keresinde bana “Seninle konuşurken kendimi ilkel hissediyorum,” demişti. İlkel… Belki de öyleydik. Kelimelerden önceki çağların çocuklarıydık. O, tanrısız bir inancın son tanrıçasıydı; ben, o inancın artıklarından doğan bir put kırıcı. Birbirimizi anlamamız zaten mucize olurdu. Oysa onun sessizliğinde bile bir felsefe vardı. Spinoza’nın dediği gibi, “Tanrı doğadır.” O kadın da doğa gibiydi: anlamaya kalktığında senden uzaklaşırdı. Bırakınca, yeniden geri dönerdi. Ama artık çok geçti. Çünkü aşkın bir kuralı vardı: Yeniden dönen hiçbir şey, eskisi gibi dönmezdi. Her adımda, bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz o yolda kendimi yeniden buluyorum. Kayaların arasında hala onun ayak sesleri yankılanıyor gibi. Rüzgâr birden yön değiştiriyor, sanki biri kulağıma fısıldıyor: “Her insan, sevdiğini kaybettiği yerde biraz tanrılaşır.” Belki de haklı… Belki de aşk, bizi tanrılara yaklaştıran tek günah. Şimdi, bu dağlarda yürürken fark ediyorum , Ben aslında ona değil, onunla birlikte kaybolduğum o zamana aşığım. Aşkın düşüşü, bir insanın değil, bir anın kaybıdır. Ve o anı geri almak için insan her seferinde yeniden yanar. Bu yüzden belki de hâlâ yürüyorum. Yol bitmiyor, çünkü içimdeki yangın bitmiyor. Ama artık biliyorum: Aşk, ateşi söndüğünde bile külleriyle ısıtır insanı. O küllerde hem ölüm hem yaşam vardır. Ve ben o külleri savurdukça, bir yanım hala ona dokunuyor. ( devam edecek.....)

 **“Küllerinden Doğan Orman”**

                  (Sonbaharın Pagan Ağıtı)


Bugün güneşi sabah bulutların arasında görünce yine dağlara doğru çekti yüreğim. Gel diye bir annenin çağrısını hissettim bütün bedenimde. Kalktım kahvaltı yapmadan çıktım evden yanıma bir ekmek, biraz peynir, onlara eşlik edecek iki adet domates aldım. 


Arabaya binmeden gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Bir pınar başında uzanıp kahvaltı yapmak iyi gelecekti. Belki orada uzanıp gökyüzünü izlemek, doğanın kuçağında uykuya dalmak. 


Uyuyamamıştım gece boyu. Başka bir boyutta dertlerim yine benimleydi gece boyunca. Sığınmak istedim o kutsal kadim toprak anaya. 


Durdum bir yerde, bıraktım arabayı orada, yürümeye başladım.  Yol, dağların kalbine kıvrılarak iniyordu. Sanki bir yılanın derisini her yıl yeniden soyduğu o eski pagan ayinlerinden kalmaydı ormanı saran bu renkler: sarının yakarışı, turuncunun direnişi, yeşilin vedası…


Ben o yolun kenarında, yitirdiğim bir aşkın külleriyle yürüyordum. O külleri savurmak istiyordum renklerin içine ama yapamadım. Çünkü o küllerde saklıydı umutlarım. 


Sonbahar, aşk mıydı, yoksa doğanın kendi iç çekişi mi?  Kim bilir, belki o da benim gibi  varlığını sürdürmek için ölümü göze alan bir mevsimdi.


Rüzgâr, saçlarıma dokunurken bir tanrı kadının elleri gibiydi; eski mitlerin tanrıçasıydı belki. Demeter’in sabrını, Persephone’nin sessizliğini, Artemis’in yalnızlığını taşıyordu.


 Ve ben, insan denilen o haddini bilmez varlık, onların hükmettiği bir dünyanın ortasında, sadece bir yolcuydum.


Yamaçlardan aşağıya süzülen yapraklar, birer eksen gibi dönüyordu zamanın etrafında. Her biri, bir “olmamışlık”tı. Bizim gibi…


Birbirine dokunmadan yan yana duran iki ruhun sembolüydüler.


Bir keresinde bana, “Beni seviyorsun ama anlamıyorsun,” demişti. Oysa anlamak, bir insanı öldürmekti. Çünkü anlamak, onu sabitlemekti; oysa ben onun değişimini, onun mevsim gibi dönüşen halini seviyordum. Anlaşılmaz olmasıydı benim için çekici olan belkide.  O, hep bir sonbahar kadınıydı.

Bir şeyleri bitirerek başlatan, yakarak yeşerten.


Ağaçların arasında ilerledikçe bir tür sessizliğe vardım. Felsefi bir sessizlikti bu , Platon’un mağarasından değil, Herakleitos’un ateşinden doğmuştu.


Her şey akıyordu: renk, gölge, benlik. Ve ben, kendi akışımda artık ona değil, onun bıraktığı boşluğa aşıktım artık. 


Bir yerde gökyüzü açıldı; mavi bir yırtıktan ışık sızdı. O an fark ettim ; aşk, bir tanrının intikamıydı aslında.

İnsanı kendi derinliğine çeker, sonra orada boğardı.


Ben hala yoldaydım. Yol, tıpkı onun gibi, hiçbir yere varmıyordu. Ama ben yine de yürüyordum. Çünkü yürümek, unutmanın değil, hatırlamanın biçimiydi. Yürüdükçe daha çok hatırlıyor, daha çok acı çekiyor bazen de mutlu hissediyordum. 


Ve ormanın sonunda bir açıklıkta, bir fısıltı duydum. 

Rüzgârın değil, yaprakların konuştuğu o ince pagan diliyle:


“Aşk, toprağa düşen son yapraktır. Düşmeden önce parladığı kadar hatırlanır.”


Ben de parlamıştım bir zamanlar. Sonra düştüm.

Ama hala  yanıyordum.


Sonbahar, aslında bir yangındır. Ama bu yangın, hiçbir ormanı yok etmez , tam tersine, her ağacın içinde saklı kalan ruhu açığa çıkarır.


Yeşilin yerini alan o kızıllık, doğanın kendi kendini yakma ayinidir. Paganların eski inancında buna “ölmeden yeniden doğmak” denirdi. Çünkü onlar bilirlerdi ki, toprak yalnızca çürüyenle nefes alır.


Ben o sabah dağ yoluna çıktığımda, orman yanıyordu , ateşle değil, renkle. Sarı, turuncu, pas kırmızısı... 


Her biri ayrı bir tanrının imzasıydı. Güneş ağaçların tepesine vurdukça, yapraklar titriyordu. O titreyiş, bir dua gibi yayıldı havaya. Belki de o dua, yitirdiğim kadının sesiydi; belki de doğanın kendi ağıtıydı. Hangisi olduğunun önemi yoktu. Çünkü insan, sonunda her sesi kendine çevirir.


Bir yaprağın dalından ayrılışı bile sessiz bir başkaldırıdır. Kökten koparken bir anlığına havada asılı kalır, kendi ölümüyle dans eder.


İşte o anda ben, onun içinden geçtim. Bir zamanlar “biz” olan şeyin, rüzgarda savrulan bir “hiç”e dönüşünü gördüm.


O kadının gözlerinde de hep böyle bir mevsim vardı:

Ne tam yaz, ne tam kış… Hep arada kalmış bir doğa gibiydi. O yüzden ona “Sonbahar Kadını” derdim.

Sevdiğinde yakar, giderken yeşertirdi.


Kimi insanlar baharda aşık olur, çünkü çiçeklerin açtığına inanır. Ben sonbaharda aşık oldum, çünkü çiçeklerin öldüğüne. Ölümün içinden yeniden doğabilen bir güzellikti bu.


Belki de aşk dediğimiz şey, doğanın kendi kendini kandırma biçimidir: Çürüyüşü estetikle saklamak…


Herakleitos’un dediği gibi, “Ateş, her şeyin hem babası hem kralıdır.”


O gün, ormanın kalbinde bunu anladım. Aşk da tıpkı ateş gibi, bir şeyleri yakmadan var olamıyor.

Ve biz, her seferinde yeniden yanmaya razı oluyoruz.


O yol kıvrıldıkça, içimdeki renkler de değişti.

Bir an sarıydım , korkak ve yorgun ; Sonra turuncuya döndüm , arada kalmış, yanmakla sönmek arasında.

Ve sonunda kırmızıya ulaştım , öfke, tutku, kayıp, hepsi bir arada.


Bir ağacın kabuğuna elimi koydum, soğuktu.

Ama o soğukluğun içinde bir hayat vardı. O an, doğanın felsefesini anladım: Her şey ölür, ama hiçbir şey kaybolmaz.


Tıpkı aşk gibi , biçim değiştirir, ama yok olmaz.

Bir bakarsın yaprak olur, bir bakarsın taşın içindeki damar.


Ve ben, o yolda yürürken şunu fark ettim: Sonbahar, aslında bir çağrıdır. Tanrıların artık unuttuğu bir insanın, doğaya dönüş çağrısı. Bir pagan için bu, ölüm değil; yeniden doğmaktır. 


Aşk, bazen bir dua gibi başlar, bir suskunlukla biter.

Benimkisi ikisinin arasına sıkıştı: ne tam bir dua olabildi, ne de gerçek bir sessizlik.


O kadın, doğanın tam ortasında kayboldu  , bir rüzgârın savurduğu yaprak gibi. Ne uğurlayabildim, ne de unutabildim.


Yalnızca kaldım, tıpkı bu orman gibi; her mevsim başka renge bürünen ama asla yerinden kımıldamayan bir varlık gibi.


Bazı akşamlar, adını içimden geçiriyorum. Sesim, bir derenin taşlara vuruşu kadar kırık, bir dağ yankısı kadar yorgun çıkıyor.


Biliyorum, beni duymuyor. Ama doğa, kaybolan sesleri saklar; hiçbir yankı kaybolmaz. Bir çam kozalağının içinde, bir yaprağın damarında, bir taşın gölgesinde yankılanır.


Belki de benim “seni seviyorum” deyişlerim şimdi bir tilkinin gece ulumasına karışmıştır.

Kim bilir?


Bir zamanlar, ona dokunurken doğaya dokunur gibiydim.

Teninde rüzgârın serinliği, gözlerinde bulutun ağırlığı vardı. Ve dudakları… sanki toprağın yeni yağmurla buluştuğu ilk andaki koku gibiydi , 

nemli, sıcak ve kaçınılmaz.


Ama hiçbir mevsim kalıcı değildir. Sonbahar bile, kendini kışa teslim etmek zorundadır.


Bir gün bana, bir rüyasını anlatmıştı.

Dedi ki:


 “Bir kulübe var ormanın içinde. Dışarda kar, tipi, fırtına...

İçeride bir şömine yanıyor. Alevlerin sesiyle karın uğultusu birbirine karışıyor. Pencereye vuran dallar kapıyı dövüyor sanki.


Tam o sırada, bir gölge beliriyor dışarda.

Kapıyı açıyorum  ve sen içeri giriyorsun.

‘Korkma,’ diyorsun, ‘ben senin kurtarıcınım.’

Ateşin karşısında oturuyoruz. Senin gözlerinde karın beyazı, benim yüzümde ateşin kızıllığı.

Sonra birden, sen kayboluyorsun.

Yalnız kalıyorum. Ateş sönüyor.”


Böyle anlatmıştı rüyasını. 


O rüya, onun bana anlattığı son şeydi. Aslında ilk anlattığı da buydu. O günden sonra bir daha görüşmedik.


Belki hâlâ o rüyanın içinde, o kulübenin önünde bekliyordur beni.


Belki ben o kapıdan hiç girmedim.

Belki de sadece hayalinde yaşadım.

Oysa o biliyor muydu , o kulübedeki adam gerçekten bendim.

Ama şimdi o adam, onun için sadece bir rüya.

Ben, bir zamanlar onu kurtaracağına inandığı hayal oldum.


Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum: Bizim hikayemiz bir doğa yasasına dayanıyordu.

Yaratılış ve çürüme arasındaki döngüye…


Biz birbirimizi sevmedik, biz birbirimizde doğayı yaşadık. Ben onun içindeki ateşi sevdim, o benim içimdeki toprağı.


Ama ateş toprağı kavurur, toprak ateşi söndürür.

Ve sonunda biri kalır, diğeri yok olur.


Bir keresinde bana “Seninle konuşurken kendimi ilkel hissediyorum,” demişti. 

İlkel…

Belki de öyleydik.

Kelimelerden önceki çağların çocuklarıydık.

O, tanrısız bir inancın son tanrıçasıydı;

ben, o inancın artıklarından doğan bir put kırıcı.

Birbirimizi anlamamız zaten mucize olurdu.


Oysa onun sessizliğinde bile bir felsefe vardı.

Spinoza’nın dediği gibi, “Tanrı doğadır.”

O kadın da doğa gibiydi: anlamaya kalktığında senden uzaklaşırdı.


Bırakınca, yeniden geri dönerdi. Ama artık çok geçti.

Çünkü aşkın bir kuralı vardı: Yeniden dönen hiçbir şey, eskisi gibi dönmezdi.


Her adımda, bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz o yolda kendimi yeniden buluyorum.

Kayaların arasında hala  onun ayak sesleri yankılanıyor gibi. Rüzgâr birden yön değiştiriyor, sanki biri kulağıma fısıldıyor:


 “Her insan, sevdiğini kaybettiği yerde biraz tanrılaşır.” Belki de haklı…

Belki de aşk, bizi tanrılara yaklaştıran tek günah.


Şimdi, bu dağlarda yürürken fark ediyorum , 

Ben aslında ona değil, onunla birlikte kaybolduğum o zamana aşığım.


Aşkın düşüşü, bir insanın değil, bir anın kaybıdır.

Ve o anı geri almak için insan her seferinde yeniden yanar.


Bu yüzden belki de hâlâ yürüyorum.

Yol bitmiyor, çünkü içimdeki yangın bitmiyor.


Ama artık biliyorum: Aşk, ateşi söndüğünde bile külleriyle ısıtır insanı.


O küllerde hem ölüm hem yaşam vardır.

Ve ben o külleri savurdukça, bir yanım hala  ona dokunuyor.


( devam edecek.....)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**