**"Konuşuyoruz, tartışıyoruz ve çokça düşünüyorum…"**

 **"Konuşuyoruz, tartışıyoruz ve çokça düşünüyorum…"**


Sosyalist hareket güçsüz diyoruz. Öncüler öncü olabilme yetkinliğinde kadrolara sahip değil diyoruz. En azından sayıları az profesyonel kadroların. Elbette çok emek harcıyorlar asla inkar edilemez, yadsınamaz. 


Bu kadrolardan daha fazlası örgütsüz. Çünkü oldukları yerde örgüt içi işleyiş yüzünden ayrılmak zorunda kaldılar. Kalıp mücadele etmek diye söyler teori ama her şey teorinin dediği gibi olmuyor. 


Bir şekilde çeşitli alanlarda farklı platformlarda varlar. Yani aslında kavganın içindeler. Ama hep suçlanırlar ; sınıf kavgası bir örgütle verilir. Örgüttür kavgayı var eden. Lenin'de öyle demiyor mu şartlar sayıyor ve sonunda devrimci bir örgütün varlığından söz ediyor. 


Peki böyle olmayınca kavga sınıfsal olmuyor mu? İşte bu sorular bu tartışmslar büyük enerji kayıpları da yaratıyor. Örgütlü değilsen kavganın bir anlamı yok gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.


Elbette örgütlü olmak insanı daha diri, daha canlı, daha dinamik kılar her alanda. Buna itirazım yok. İşçilerin kendi partisi içinde kim örgütlü olmak istemez ki? 


Gelelim sorularımıza, sorgulamalarımıza. Bir devrimci mücadele, hangi şartları taşıdığında sınıf mücadelesi olur?


Her direniş sınıf savaşımı mıdır?

Bir mücadeleyi işçi sınıfı mücadelesi yapan şey nedir?


Son günlerde bu sorular ile yoğuruluyorum. Bir arayış, bir netleşme belki de benim ki. Sorgulamadan bir adım ileri gidemez insan, hele bir devrimci. Evrimleşmek zorunda. 


Bir kısım yoldaş, "sınıf savaşımı ancak illegal yürütülebilir" diyor. "Gerçek devrimcilik, sistemin dışına düşmekten geçer," diyorlar.


"Bir fabrikanın çevresine gece vakti afiş yapıştırmak, bildiriler bırakmak, sınıf savaşının en etkili biçimidir," diyorlar.


Peki gerçekten öyle mi? Bugün bu sorularla yüzleşmeden sınıf savaşının özünü kavrayamayız.


Nedir sınıf savaşı? Nerede başlar?


Karl Marx ve Friedrich Engels’in en temel tarifine bakalım:


“Tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.”

(Komünist Manifesto)


Sınıf mücadelesi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle başlar. Bu mülkiyete sahip olan burjuvazi ile, emeğini satarak yaşamını sürdüren proletarya arasındaki çelişki, tarihin itici gücüdür. Ama bu mücadele sadece fabrikada yaşanmaz; hayatın tüm alanlarına yayılmıştır.


Louis Althusser şöyle der:


 “Sınıf mücadelesi yalnızca üretim alanında değil; devlet aygıtında, ideolojik aygıtlarda, kültürde ve hatta ailede bile yürür.”


O halde sınıf savaşı, sadece işçiye bire bir temas etmek değil, sermayenin hüküm sürdüğü her alanda onunla hesaplaşmak demektir. 


Doğa mücadelesi de sınıf mücadelesidir; çünkü karşımızda bir doğa sever değil, maden şirketi vardır. 


Kadın mücadelesi de sınıf mücadelesidir; çünkü cinsiyet eşitsizliğini sürdüren şey ataerkinin olduğu kadar sermayenin de ta kendisidir. Kadın mücadelesini feminizmin dar kalıpları arasına sıkıştırıp sınıf ekseninden çıkartınca konu emeğin bağlamından kopartılıp liberal özgürlükler eksenine yerleşiyor. Ve ortaya emeğin geri planda kaldığı 8 Martlar ortaya çıkıyor. 


Peki mücadele biçimi sadece illegal mi olmalı?


Tarihte birçok büyük devrim, illegal yapılardan filizlenmiştir bu doğru. Ama zamanın ruhunu da iyi bilmek lazım. 


Lenin’in Bolşevikleri de, Rosa Luxemburg’un Spartakistleri de, illegal bir örgütlenme içinde büyüdüler. Ama onların illegalite anlayışı, kitlelerden kopuk bir gizlilik değil, bir zorunluluktu.


Lenin şöyle der:


“Yasal mücadele biçimleri kullanılırken, devrimci amaç terk edilmemelidir. Taktikler değişebilir, hedef değişmemelidir.”

(Ne Yapmalı?)


Yani mesele legal ya da illegal olmak değil; hangi sınıfa hizmet ettiğindir.


Bir gece vakti afiş asmak devrimci olabilir, ama sabah o afişi gören işçi ne hissediyor? Onunla temas kurabiliyor musun? Onun dünyasında bir karşılığı var mı? Nedir bunun karşılığı alandan veri alabiliyor musun? 


Yoksa sadece kendi eylemimizin fetişine mi kapılıyoruz?


Legal mücadele olanaksız mıdır, yetersiz midir?


Bazı yoldaşlar legal alana burun kıvırır.

"Orası düzenin bataklığı," derler.

Ama halkın büyük çoğunluğu orada yaşıyor.

O halde asıl soru şu: O alanı kim dolduracak? Sermaye mi, biz mi?


Gramsci bu konuda yol gösterir:


“Modern burjuva düzeni yalnızca zorla değil, rızayla da işler. Bu rıza, eğitimde, medyada, kültürde, gündelik hayatta üretilir. Devrimci mücadele, bu alanlarda hegemonya kurmadan başarıya ulaşamaz.”

(Hapishane Defterleri)


Yani legal alanı terk eden devrimci, halkı ideolojik olarak sermayeye teslim eder. 


Legal alan; üniversitedir, sendikadır, belediyedir, mahalledir, dernektir, meclistir.


Bu alanlarda sınıfla bağ kurmak, onların gündelik deneyimleriyle devrimci bir bilinç oluşturmak, uzun vadeli sınıf mücadelesinin kalbidir.


Peki illegal mücadele gereksiz midir?


Hayır. Ama öncü parti anlayışını, halkın dışında, kitlelerden kopuk bir "örgütçülük" pratiğine indirgiyorsak, orada bir sorun vardır.


Lenin'in öncülük anlayışı şuydu:


 “Öncü, halktan kopuk bir gizli cemiyet değil; halkla birlikte, ama halkın önünde yürüyen, kitlelerin bilincine göre hareket eden ve onları ileri taşıyandır.”


Yani öncülük, örgütlenme biçimi değil; politik rehberliktir.


Ve bu rehberlik, bazen legal alanda olur, bazen illegalde. Ama her durumda, halkın kalbinde bir yer edinmek zorundadır.


 Devrimcilik biçimde değil, içeriktedir.


Gece afiş asmak da sınıf mücadelesidir, ama o afişin sesi işçiye ulaşabiliyorsa.


Bir meclis konuşması da sınıf mücadelesidir, eğer o konuşma işçinin bilincinde bir karşılık buluyorsa.


Bir köy direnişi de sınıf mücadelesidir, eğer o direniş sermayenin düzenine karşı bir mevziyse.


Bir kadın forumu da sınıf mücadelesidir, eğer o forum patriyarkanın kapitalist köklerini söküyorsa.


Devrimcilik, biçimde değil; içerikte, niyette ve hedefte saklıdır.


Marks, Engels, Lenin, Rosa… Hiçbiri mücadeleyi tek biçime indirgemedi.

Hepsi, kendi dönemlerinin koşullarına göre taktik esneklik, ama stratejik kararlılık gösterdi. İşte bütün mesele dönemin ihtiyaçlarını belirleyebilmektir. 


Rosa Luxemburg’un dediği gibi:


“Devrim, önceden çizilmiş bir yolda ilerlemez; kendini yarata yarata ilerler. Sınıf savaşımı, grevin, gazetenin, forumun, sokağın, yenilginin içinde büyür.”


İşte bu yüzden; Devrim, hayatın her yerinde, halkın her deneyiminde, emeğin her biçiminde filizlenir.

Önemli olan, biz o filizin suyu, toprağı, güneşi olabiliyor muyuz?


İşte böyle bir deniz kenarında maviyi izlerken, mavinin verdiği dinginlik ile sorguladıklarımı yazayım dedim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**