**" Kant’ın Ardından Dünyaya Bakmak"**
**" Kant’ın Ardından Dünyaya Bakmak"**
Uzun zamandır Kant üzerine okuyorum. Öyle kolay değil doğrusu…
Bir felsefeciyi okumaktan çok, onunla yürümek gibi: bazen durup soluklanıyorsun, bazen de yokuşta kendi iç sesini duyamayacak kadar
suskunlaşıyorsun. Ama ilerliyorsun , düşüncenin yürüyüşü böyle bir şey.
Kant’ın en önemli ve en çok tartışılan eseri "Saf Aklın Eleştirisi’ni " ara ara , dinlene dinlene, notlar ala ala okumaya çalıştım.
Dürüst olmak gerekirse, her satırını ilk seferde anlayamadım. Defalarca geri dönerek okudum. Ama kavrayabildiklerimi kendi düşünce sistematiğime aktarmaya, onunla bağlar kurmaya çabaladım. Kitap bitmedi; hala beynimde yoğurulmaya devam ediyor. Çünkü Kant’ta kitap bitince düşünce başlıyor.
Şimdi "Pratik Aklın Eleştirisi" ve "Yargı Gücünün Eleştirisi" ile üçlemeyi tamamlamaya çalışacağım.
Ama elimdeki notlarla yetinmeyip, bir sosyalist olarak bu felsefenin bendeki yankılarını da yazıya dökmek istedim.
Çünkü bilgi sadece bir nesne değildir; insan zihninde bir süreçtir. Ve bu süreci anlamak, yaşadığımız dünyayı da anlamamıza yardım eder. Ve bilgiyi aktarmak, en önemli olanı da bu sanırım.
Bu yazı, Saf Aklın Eleştirisi’nden hareketle, bilginin nasıl oluştuğu, zihnin hangi çerçevelerle çalıştığı, ahlakın akıl içindeki yeri ve bütün bunların kapitalizm ile sosyalizm gibi somut tarihsel gerçekliklerle nasıl bağ kurulabileceğine dair kişisel bir denemedir.
Kant’a göre dış dünyada bir gerçeklik vardır ama biz ona doğrudan ulaşamayız. Gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz her şey bizim zihnimizden süzülerek gelir.
Örneğin, biz masayı ya da taşı olduğu gibi değil, uzay ve zaman kalıplarıyla algılarız. Ama burada durmaz zihin. Kategorilerle çalışır: birlik, çokluk, neden, öz, zorunluluk…
Ve işte o zaman masa, sadece “bir şey” olmaktan çıkıp, tanınan, kavranan bir nesne haline gelir.
Bu süreç, Kant’a göre her bilgide işler:
Algı (duyum) + biçim (uzay/zaman) + anlama yetisi (kategoriler) = bilgi. Förmül budur.
Ama bu yalnızca doğa nesneleri için geçerli değil.
Toplumsal olgular için de geçerli.
Sınıf mücadelesi de bilgidir. Kapitalizmin içinde doğduk, yaşıyoruz ama onu her zaman “bilinçli” şekilde kavramayız.
Oysa zihnimiz yaşadıklarımızı işler. Birlik kategorisiyle deriz ki “bu sadece benim yaşadığım bir sorun değil.”
Çokluk kategorisiyle fark ederiz: “başkaları da yoksul.”
Nedensellik kategorisiyle sorarız: “neden bu kadar çok çalışan bu kadar yoksul?”
Ve öz/madde kategorisiyle kavrarız: “bu, sadece bireysel değil, sistemsel bir düzendir.”
İşte o an bilgi oluşur. Kapitalizm, artık sadece bir “gerçeklik” değil; anlamlandırılmış bir sistem haline gelir.
Ve zihnimiz alternatifini arar: sosyalizm.
Kant’a göre ahlak, ödül ya da ceza beklentisinden değil, ödev duygusundan doğmalıdır.
“Öyle davran ki davranışın evrensel yasa olabilsin.”
Bu, Kant’ın kategorik imperatifidir.
O hâlde soralım:
Sömürüye, açlığa, eşitsizliğe dayanan bir sistem evrenselleştirilebilir mi?
Elbetteki hayır. Bu, Kant’ın ahlak anlayışına aykırıdır.
Peki ya her insanın onuruyla yaşadığı, emeğin kutsal sayıldığı, adaletin herkes için olduğu bir düzen evrenselleştirilebilir mi?
Elbetteki evet. Bu, Kant’ın ahlakına da, insanlığın vicdanına da uygundur.
O hâlde sosyalizm yalnızca ekonomik bir gereklilik değil; aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur.
Düşünmek yetmez, fönüştürmek gerek. Kant’ın felsefesi, bizi sadece masa ya da yıldızlar üzerine düşündürmez.
Aynı zamanda bize şunu da fısıldar: “Eğer zihin bilgiyi kuruyorsa, o hâlde dünyayı da değiştirecek olan yine zihindir. Ama sadece gören değil, kavrayan ve sorumluluk alan bir zihin.”
Kapitalizm yalnızca ekonomik bir rejim değil, algıyı bozan bir düzendir.
Sosyalizm, yalnızca bir sistem değil, bilincin örgütlenmesidir.
Ve ahlak, Kant’ın da dediği gibi, ancak herkes için geçerliyse anlamlıdır.
İşte bu yüzden sosyalizm, bir ütopya değil, aklın ahlaki yürüyüşüdür.Kant’ın deyişiyle: “Ödev gereği” seçilmesi gereken olandır.
Belki biraz zorlama oldu ama değerlendirme okıyucuya ait.
Yorumlar
Yorum Gönder