**"Bu Ülke Hasan’ı Kaybetti, Emine Anayı Unutamaz”**
**"Bu Ülke Hasan’ı Kaybetti, Emine Anayı Unutamaz”**
Bu ülkenin en suskun ama en gür seslerinden biri iki gün önce aramızdan ayrıldı.
Emine Ocak, 89 yıllık bir ömrü, devletin en karanlık koridorlarında kaybedilen oğlunun ardından adalet arayışıyla yoğurdu.
1995’te gözaltına alınan Hasan Ocak’tan tam 55 gün haber alınamadı. Bu bir annenin yaşayabileceği en uzun 55 gündü .
Ve sonunda...
Beykoz ormanlarında işkenceyle öldürülmüş bedenine ulaşıldı Hasan’ın. Devlet onu sadece öldürmedi. Onu tanımsızlaştırmak, bir “kimsesiz” haline getirmek istedi. Ama Emine Ocak buna izin vermedi.
O günden sonra her Cumartesi, Galatasaray Meydanı’na oturdu. Elinde Hasan’ın vesikalık fotoğrafı, gözlerinde insanlık suçu işlemiş bir rejime tutulmuş ayna gibi.
Hiç konuşmasa bile, orada oluşuyla bile bağırıyordu: "Ben buradayım. Bu ülkede adalet yok. Bu ülkede oğlumu kaybettiler."
Ve o meydanda her hafta, onun gibi nice anne oturdu. Kimi Cizre’den, kimi Dersim’den, kimi Gazi Mahallesi’nden, kimi Diyarbakır’dan…
Hepsinin ellerinde birer fotoğraf, dillerinde birer isim vardı. Ama isimlerin karşısında devlet yoktu.
Sadece inkâr, sadece susturma, sadece unutturma vardı.
İşte bu yüzden, Cumartesi Anneleri sadece evlatlarını aramadılar , bu ülkenin faşizmini teşhir ettiler o meydanda.
Cumartesi Anneleri, bu topraklardaki faşizmin adıdır. Faşizm sadece askeri darbeyle, sadece üniformalı baskıyla tanımlanamaz.
Faşizm bazen gözaltında kaybedilmiş bir gencin, kimsesizler mezarlığına gömülmesidir. Bazen bir annenin yıllarca mahkeme koridorlarında sürünmesidir. Bazen bir meydana oturan kadınların coplanması, yerlerde sürüklenmesidir.
Ve bazen, 90 yaşında bir annenin “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet”ten yargılanmasıdır.
Cumartesi Anneleri’nin yaşadığı tam da budur.
Bu ülkede hukuk, annelere bile adalet sağlamamıştır. Bu ülkede devlet, evlatlarını arayanları bile “suçlu” ilan etmiştir.
Çünkü bu ülkede kaybetmek sadece bir faili meçhul değil, sistemli bir devlet politikasıdır.
Ama o anneler…
Onlar sustukça büyüyen bir çığlık oldular.
Her biri, devletin kirli sırrını taşıyan birer hafıza taşıydı.
Her biri, Adorno’nun dediği gibi “acı çekenin diliyle konuşma” zorunluluğunu bize hatırlattı.
Çünkü hakikat, sadece açıklanarak değil; direnişle kurulur.
Emine Ocak, bu direnişin yüzüydü. O yüz, artık aramızda olmayabilir. Ama onun elleriyle tuttuğu o fotoğraf, hâlâ bu ülkenin alnına basılmış bir utanç mühürüdür.
Ve biz…
Galatasaray Meydanı’na her baktığımızda, sadece kaybedilen gençleri değil, kendi kaybettiğimiz insanlığımızı da hatırlamalıyız.
Cumartesi Anneleri'nin hikâyesi, bu ülkenin faşizm tarihidir. Ama aynı zamanda, bu ülkenin hâlâ silinmemiş vicdanıdır.
Ve bu vicdan, her Cumartesi taşların üzerine serilir.
Adalet gelene dek orada kalır.
Tıpkı Emine Ana gibi.
Emine Ocak’a sözümüz olsun: O taşların altından sesin hep yükselecek.
Ve biz senin “susarak haykırdığın” hakikati asla unutmayacağız.
Yorumlar
Yorum Gönder